Anıları naftalinlenmiş, kadim bir semttir Kızılay. Kentin en büyük meydanını bulvarlar boyunca çevreleyen at kestaneleri ve ara sokaklarını bahar kokularıyla dolduran akasyalar, tanığıdır bu semtin kadim zamanlarının; unutulmaz anıların, aşkların, sevinçlerin, tutkuların, buluşmaların, ayrılıkların, kederlerin, sevinçlerin… Yalnızca gölgelerini ve kokularını sunmaz bu ağaçlar; kentin belleğini beklerler, geçip giden zamana inat… Sabahın erken saatlerinde işe yetişen […]
Anıları naftalinlenmiş, kadim bir semttir Kızılay. Kentin en büyük meydanını bulvarlar boyunca çevreleyen at kestaneleri ve ara sokaklarını bahar kokularıyla dolduran akasyalar, tanığıdır bu semtin kadim zamanlarının; unutulmaz anıların, aşkların, sevinçlerin, tutkuların, buluşmaların, ayrılıkların, kederlerin, sevinçlerin… Yalnızca gölgelerini ve kokularını sunmaz bu ağaçlar; kentin belleğini beklerler, geçip giden zamana inat… Sabahın erken saatlerinde işe yetişen insanların telaşını görürler önce; uykusunu alamamış memurları, işçileri, sınava giden öğrencileri, simit poşetleriyle koşturanları… Öğlene doğru meydanın yalnızlarını: İş arayanları, hastane dönüşü yorgun yüzleri, bankta sessizce sigara içen emeklileri, birbirini bekleyen sevgilileri… Biraz sonra sloganlar, yürüyüşler, bildiriler, polis barikatları, alkışlar, itirazlar geçer ağaçların önünden. Kızılay’dır burası; memleketin sevinci de öfkesi de çoğu zaman bu meydandan geçer.
Akşamüstü gençlerin kahkahaları karışır yorgun yüzlü kalabalığa. Randevu telaşı, ayrılık konuşmaları, ilk buluşmalar, son vedalar… Bir genç cebindeki yüzüğü yoklar; bir kadın sessizce ağlar; bir adam uzun uzun boşluğa bakar…
Gece çökerken kimsesizlerin yorgunluğu, geç kalanların telaşı, sarhoşların kırık neşesi, sokak satıcılarının umudu dolaşır ağaçların çevresinde. Ve o ağaçlar, bütün bunlara kökleriyle bağlıdır; aşklara, yalnızlıklara, politik öfkelere, küçük mutluluklara, yenilgilere, bekleyişlere…
Belki de en çok şunu öğrenmişlerdir yıllar içinde: Bir meydandan milyonlarca insan geçer; ama herkesin, görünmez bir yükü vardır omzunda. Ve o kadim ağaçlar, hiç konuşmadan, bütün bu insanlık hâllerinin, görünmez yüklerin sessiz tanığı olarak beklerler öyle…
Bir de müdavimleri vardır Kızılay’daki kimi sokakların, caddelerin (Karanfil, Konur, Yüksel). Bu yerlerin imajını, kültürünü, dinamizmini oluşturur müdavimler. Çünkü sokakları ünlü yapan yalnızca mimarisi, kafeleri ya da kitapçıları değildir. Onu özel yapan, orada kimlerin dolaştığıdır.
Konur ve Karanfil Sokağı, Yüksel Caddesi’ni yıllarca farklı kılan şey; şairlerin, yazarların, öğrencilerin, akademisyenlerin, sanatçıların, iş politik insanların, sokak müzisyenlerinin, kitap kurtlarının, yalnızların ve hayalperestlerin orada görünür olmasıdır.
Bu insanlar mekânlara entelektüel bir atmosfer, özgürlük duygusu, karşılaşma kültürü, bellek ve kimlik kazandırırlar.
Bu yüzden insanlar “Karanfil’e gidiyorum” derken yalnızca bir sokağa değil, bir yaşam biçimine giderler…
Mekânlar da müdavimlerini biçimlendirir.
Bir genç öğrenci Konur’da saatler geçirerek yalnızca vakit geçirmez; oranın dilini, ritmini, tartışma kültürünü, estetik duyarlığını da öğrenir. Kitapçı vitrinleri, afişler, sokak sohbetleri, tanışmalar, rastlantısal karşılaşmalar…
Birçok sanatçı, yazar ve düşünce insanının zihinsel haritasında da bu sokakların izi vardır.
Yani mekân, müdavimlerine yalnızca zemin sunmaz; onları eğitir, dönüştürür, kimlik kazandırır… Müdavimler de imajını oluşturur mekânların: Böylelikle kültürel bir marka haline gelmiştir mekânlar…
Paris’in Saint-Germain’i, Moskova’nın Arbat’ı, Beyoğlu’nun Asmalımescit’i, Ankara’nın Konur–Karanfil hattı… Bu yerler biraz da müdavimlerinin kolektif imzasıdır.
Uzun yıllar aynı sokaklara giden insanlar, zamanla yalnızca kullanıcı değil, o mekânın taşıyıcısı olur. Bir dükkân kapanınca, bir kitabevi yok olunca ya da bir kafe değişince insanların yaşadığı sarsıntı bundan kaynaklanır. Çünkü onlar yalnızca bir işletmeyi değil, kendi gençliklerini, dostluklarını, düşünsel geçmişlerini kaybediyormuş gibi hissederler.
Mekân müdaviminde aidiyet, müdavim mekânda bellek yaratır.
Konur, Karanfil, Yüksel gibi yerler aslında kent kültürünün görünmez sahneleridir. Burada insanlar yalnızca oturmaz; tanışır, tartışır, âşık olur, örgütlenir, şiir okur, umut üretir.
Sanatçıların, öğrencilerin, aydınların görünürlüğü mekâna bir tür kamusal tiyatro niteliği kazandırır. Bu yüzden bazı insanlar o sokakların yalnızca ziyaretçisi değil, neredeyse “karakteri” haline gelir.
Nedendir bilmem, şair Ahmet Telli deyince; Zafer Çarşısı’ndan Karanfil’e, Yüksel Caddesi’nden Konur’a, Kızılay’ın kalbi gelir aklıma. Kızılay’ın kalbinde kırmızı bir karanfildir o. Gittiği mekânları aurasıyla biçimlendiren; dostluğuyla, ağabeyliğiyle, zarafetiyle, incecik gülümseyişiyle gönlümüze ve vicdanımıza dokunan; şiirleriyle, politik tavrıyla, aydın duruşuyla kıpkırmızı bir karanfildir: Rengini, kokusunu duyumsatır hep.
Bazen ona ait bir dize ya da tümce çınlar anıların içinden; “Tüm hafızalardan kaybolup gitmiş şeylerin” yerine geçer. Yeni anlamlar kazanır çağrıştırdıklarıyla. Köklerini derine salmış bir uzun şiirdir çünkü Ahmet Telli Ağabey. İçimizdeki dirençli ışıkları çoğaltır sözleriyle: En karanlık yerden bile bir yol açılabileceğini sezdirir…
Hayatla kurduğu umut dolu, direngen, güzel bağ; duygusal derinlik ve güven duygusu katar insana. Sadece büyük bir şair olarak değil; selam veren, gençleri dinleyen, aynı masayı paylaşan bir ağabey olarak…
Kızılay’ın sokak hafızasında Ahmet Telli’nin özel bir yeri vardır. Onu yalnızca kitaplarından, dizelerinden değil; Konur’daki karşılaşmalardan, içilen çaylardan, uzun sohbetlerden ve toplumunun vicdanı olarak okuduğu basın açıklamalarından tanır insanlar.
Pek çok kişi için şiire açılan kapılardan biridir Ahmet Telli. Ama aynı zamanda hayatın sertliğini yumuşatan, insanın omzuna el koyan o nadir şehir ağabeylerinden biridir.
Şairliği kadar ağabeyliği de sevilir.
Belki de bu yüzden Ankara’da Ahmet Telli denince yalnızca şiir gelmez akla; biraz sokak gelir, biraz dostluk, biraz gençlik, biraz da insanı insan yapan o eski incelikler…
Konur ve Karanfil sokaklarının en janti şair ağabeyidir o. Kırk yılı aşkın bir zamandır tanıdığım ağabeyim, şairim…
Onu yalnızca güçlü dizeleriyle, Türk şiirindeki özel yeriyle anlatmak eksik kalır. Çünkü Ahmet Telli, şiir kadar insan ilişkilerinin de içinden gelen bir isimdir. Konur’un, Karanfil’in, Kızılay’ın gündelik hafızasına karışmış bir varlıktır adeta.
Onu birçok kez bir köşe masasında, sokakta yürürken, gençlerle konuşurken, bir kitabevinin önünde selamlaşırken görmüşsünüzdür. Şöhretin mesafesine sığınanlardan olmamıştır hiç. Bu yüzden çok sevilmiştir. Yalnızca iyi bir şair olduğu için değil; samimiyeti, hoşgörüsü, içtenliği ve o kendine özgü zarafeti nedeniyle…
Kızılay’ın gençleri için bazen bir ağabey, bazen bir öğretmen, bazen de yalnızca yanına oturulabilecek güvenli bir insandır.
Şehirlerin de insan hafızaları vardır. Bazı isimler yalnızca kitaplarda yaşamaz; kaldırımlara, sokaklara, karşılaşmalara, seslere siner. Çünkü bazı insanlar bir kentin yalnızca sakini değildir; onun ruhunu dönüştürür…
“Hatıralar Bahçesinde Buluşma” Sergisi, Çankaya Belediyesi Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde 1 -15 Ekim 2026 tarihlerinde sanatseverleri ağırladı. Bazen bir sergi eserleri bir araya getirmez; zamanları karşılaştırır. “Hatıralar Bahçesi”, sanatlarının doruğundaki iki büyük ustanın karşılaşma anıdır. Biri kameranın önünden dünyaya bakmayı öğrenmiş, diğeri kameranın arkasından dünyayı beklemiştir. Biri yüzün hafızasını taşır, diğeri ufkun hafızasını. Türkan Şoray’ın […]
Devamını Oku
Bir şiirin gerçek yolculuğu, yayımlandığı gün başlamaz. O, bir okurun belleğinde yeni bir anlam kazandığında, bir ressamın düş gücüne sızdığında, bir fotoğrafçının kadrajına ışık olarak düştüğünde, bir heykeltıraşın elinde hacim kazandığında yeniden doğar. Büyük şiir, yalnızca okunmaz; başka sanatların içine de girer. Bu yüzden şiir, belki de en gezgin sanat dalıdır. Sanat tarihi, birbirini besleyen […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku