Şeref Bilsel
Tüm Yazıları
Sevgili Hasan Hüseyin
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sevgili Hasan Hüseyin

Sevgili Hasan Hüseyin, Milas/Ören, 23 Kasım Cumartesi Siz, 40 yıl önce aramızdan ayrıldığınızda ben 12’nci yaşıma henüz basmıştım. O vakte kadar hatırladığım en hüzünlü fotoğraf, Artvinli ilkokul öğretmenimizin okuldan apar topar alınıp bir askeri araca konarak götürülmesiydi. Daha sonra çok şey geçti gözlerimin önünden. İnsan; hüzünlü, acılı anları, dar zamanlardan kalan fotoğrafları daha bir hatırlıyor. […]

Sevgili Hasan Hüseyin,

Milas/Ören, 23 Kasım Cumartesi

Siz, 40 yıl önce aramızdan ayrıldığınızda ben 12’nci yaşıma henüz basmıştım. O vakte kadar hatırladığım en hüzünlü fotoğraf, Artvinli ilkokul öğretmenimizin okuldan apar topar alınıp bir askeri araca konarak götürülmesiydi. Daha sonra çok şey geçti gözlerimin önünden. İnsan; hüzünlü, acılı anları, dar zamanlardan kalan fotoğrafları daha bir hatırlıyor. Zamanla bu hâtıralara şiir de eşlik ediyor, fotoğrafların dili oluyor şiir: “eski resimler sürüklerken ölü çerçeveleri” geriye bakmadan yaşanmıyor. Ben, şiir bahsinde öğrendiğim çoğu şeyi şairlerin mektuplarına, günlüklerine, hâtıralarına borçluyum desem ileri gitmiş olmam. Bir gün size mektup yazacağım düşüncesi bir hafta öncesine kadar aklımda yoktu. Sizden sonra hayatımızdan çekilen pek çok şey gibi mektup da çekildi insanlar arasından. Cam ekranlara taşındı anlık duygular; yazarlar değil ama ‘yazanlar’ çoğaldı. Sizden sonra evlere dolan nesneler, vitrinleri çalkalayan görüntüler çoğaldı. Bütün bunlar, özellikle son çeyrek yüzyılda baş döndüren bir hızla, teknolojik devrimin ortaya çıkardığı imkânlarla hayatımızın her alanına yayıldı. Durmak yok burada, herkes doldurmak istediği bir boşluğa doğru koşuyor. Kimse kimseyi görmek istemiyor bu duman altı ortamda. Siz ne diyordunuz elli yıl önce: “Kör olasın demiyorum/ kör olma da gör beni” 

Elbet rahat uyur halkın saatine bakarken âdil olanlar. Zamanı gelince eşitler ses ile sessizliği,  dağ ile vadiyi haklı bir rüzgâr. Nasıl huzurlu olsun, insanın  kalbinde  sakladığını almak için halkın omzuna, onuruna  çökenler? Onlar ki kendi elleriyle ‘uykuyu öldürmüştür’ çoktan. Bu satırları yazarken sizin “Öyle Bir Yerdeyim Ki” şiirinizin söz olduğu Ahmet Kaya’nın yorumu eşlik ediyor bana: “Öyle bir yerdeyim ki/ ne karanfil ne kurbağa/ Bir yanım mavi yosun/ Dalgalanır sularda/ Dostum dostum/ Güzel dostum/ Bu ne beter çizgidir bu/ Bu ne çıldırtan denge/ Yaprak döker bir yanımız/ Bir yanımız bahar bahçe”

İçinde ‘dost’ geçen şiirleri, halk şarkılarını oldum olası çok severim. Durdurur beni bu sözcük. Sizin şiirinizde başka bir sözcük daha var “karanfil.” Bir çiçek, bir yas töreni sembolü olmasından ziyade sokağa da çağırıyor insanı: Karanfil Sokağı. Hep bir trajedinin, yakıcı yalnızlığın içinde ses alıp söz vermiş Sabahattin Ali, Ahmed Arif de çıkıp geliyor Karanfil Sokağı deyince. Devletle, kamunun gri binalarıyla yakın mesafeye geldiğiniz Ankara’nın keskin soğuğu kimi taşlama, mizah öğeleri barındıran metinlerinizde daha bir gözükür. Garip şiirinden İkinci Yeni’ye, 1980 Kuşağı’na dek şairlerin geniş oturma odası Ankara. “karşıda gökdeleni gecekondusuyla başkent/ yatıyor sereserpe”. Sizin ilk kez 1960’ların başında ayak bastığınız Ankara, çok değişse de şiirinizi yaşatıyor, hâlâ…

Hocam, biraz da memleketin ahvalinden söz açmak isterim. Vaktiyle onca emek verilmiş ve halka hizmet için kurumsalları sağlanmış nice hayati kurum: Eğitim, adliye, sağlık… paranın tasması altında gezdiriliyor,  kapitale peşkeş çekilmiş umut, simsiyah harflerle çıkıp geliyor insanın yüzüne çarpan duvarlar üzerinden..

Telaş içinde burası Hocam, önce fotoğraf çektiriyoruz, zaman bulursak sonra yaşarız diye. Çığlık çığlığa görüntülerden acı çekenlerin sesi duyulmuyor. Teknojik devrim bilgi akışının önündeki engelleri kaldırırken ‘görgü’yü de ortadan kaldırmış oldu. Fotoğraflarda kriminal tipler, bir bulutun içinden geçer gibi kolayca cezaevi duvarlarından geçip gelenler, yönetenlerle yanak yanağa. Hükmediyor bu ‘tip’ler medyaya, rantiyeye, şantiyeye, tarikatlara… Gençler umutsuz, ufuksuz ve bezgin. Aşklar, gündelik; kimsede güzel bir yüzü ağırlayacak, saklayacak geniş zaman kalmadı. Bir vakitler siz ne güzel diyordunuz: “elmayı kokusundan/ güvercini biçiminden soyutlamaktır/ yaşamak denilen kavgayı aşksız düşünmek

Çoğu alışkanlık fenadır, insandan insana devredilir; iradesini elinden alır alışkanlık. Zulüm görmeye alışmış toplumlarda zalim azalmaz çünkü. Öğrencilik yaptınız, öğretmenlik yaptınız, görevden alındınız halkın ve haklının hizasından baktığınız için. Öğrenci evlerinde ütü yaparken bir kısmı yanmış halılar olur, misafir gelince üstü bir şeyle çaktırmadan kapatılır. Kimileri böyle kapatıyor ‘ev sahibi’ olmanın duygusuyla ülkede  yanan şeyleri.

Geçmişi, atasını, ceddini bir dağ yamacında çekilmiş filmler üzerinden tanıyıp bir gardıroba girer gibi ‘gelenek’le tanışan, oradan aldığı kılıkla kıyafetle – bıyık, elbise, yelek  vs-  gülerken bıçaklanmış birinin suretiyle sokağa çıkan, alkışlar eşliğinde ortalığa salınmasında suçu olanlar bugün de susuyor. Sizin doğduğunuz yerin coşkulu sularının, gür ağaçlarının gölgesi altında bir isyan türküsü gibi kabarmış saçlarınıza ve bıyıklarınıza bakıyorum 1973 doğumlu “Acıyı Bal Eyledik” kitabınızın arka kapağındaki fotoğrafa. Doğduğunuz (Gürün) yerde, muhtemelen siz Ankarada iken, şiirimizin karaşın evladı, tam adıyla, B. Ayhan Çağlar, bir süre ( 31. 01. 1962- 02. 08. 1963) kaymakamlık yaptı. 

Siz, geldiğiniz yerlerin özelliklerini unutmadan, Anadolu halklarının sosyo-kültürel değerlerinden yararlanarak ve irtifa kaybetmeyen ses tonunuzu diri tutarak bazen grev çadırlarına, bazen gecekondu mahallelerine ama her hâlükârda ezilmişlerin, yoksulların, gadre uğramışların yanından seslendiniz. Bugün öyle mi Hocam? ‘Kültürel İktidar’ elbette ‘ötekileştirilen, muhalif olanlar’ eliyle diri tutulur, çünkü sanat/edebiyat için hakiki kumanya – istemeseler de- önlerindedir. Adı sanı  bilinen birkaç ismin etrafında ‘ödül’ töreni düzenlemekle, yüklü miktarda maddi pekiştireçle kültür/sanat sahasında iktidardan ziyade vasatlar olmanın kapısı açık tutuluyor. Nitekim öyle kabul gördü. Halkın vergilerinden toplananları ‘kendine benzeyenler’e ödül olarak takdim etmekten büyük ‘ödün vermek’ olabilir mi? Kötülüğün bilgiden kalkıp davranışa yöneldiği, henüz kötülükle  karşılaşmamış olanların da uykusunu bıçakladığı bir “çiğ çağ”ın içinden yazıyorum bu satırları. Yakın akrabaların Narin gülüşlerini akbaba çığlığına dönüştüren, yıkandığı sudan içenleri salyalı bir kuduza çeviren, kendi pisliğini yemekle  zehirlenmiş, kendi yumurtasını pişirmek için komşusunun evini yakmaktan çekinmeyen ahlaksız  mahalle ahlâkı içinden yazıyorum.

Ne diyordu Maksim Gorki: “Kötülük her yerdeydi ve kimse nedenini bilmiyordu! Bilinmeyen bir yerde, bir örümcek gibi oturuyor; ördüğü görünmez ağlar yaşamı sımsıkı sarıyor ve bu ağın güçlü düğümleri her yerde hissediliyordu.” 

Size anlatacak şeylerin çokluğundan kendimden hiç bahsedemedim. Kendimden değil de dört yıldır bulunduğum- Melih Cevdet Anday’ın son 18 yılını geçirdiği Milas/ Ören- yere dair birkaç çift laf etmek isterim. Melih Cevdet Anday’ın adı bir sokağa verilmişti, adının yazılı olduğu tabelayı yerde görünce bir hafta kadar bekledim, sonra birkaç arkadaşla onu alıp güvenli bir yere taşıdım. Şimdi işe şiir seven bir arkadaşın meyhanesinin duvarına iliştirdik onu. Ören mi? Denize komşu bir köy. Zeytin, nar, limon, incir, mandalina ve envai çeşit bitkinin olduğu, odun ateşinde, sac üzerinde pişirilen otlu böreklerinin enfes tadına başka bir yerde rastlanamayacağını söylemeden geçmemeliyim. Köyde, bahçeli bir evde yaşıyorum, on bir kedim var; on bir kedinin bir sahibi yok ama! Sahiplik işini kaldırdık. Haa unutmadan, benim için en – ‘favori’ dememek için burada biraz bekledim- gözde börek patlıcanla yapılan. 

Sevgili Hasan Hüseyin -şiirlerinizde ‘Korkmazgil’ soyadını kullanmadığınız için hitabım böyle- anlatacak daha çok şey var, yeter ki mektup dâhil anlatma biçimlerimiz yok olmasın. Sizin sözlerinizle bitirelim, yeniden haberleşene kadar: ama mümkün değil işte,/ bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede,/ sanatı zincire vuranlara/ meram anlatmak”

Selam, saygılarımla…

Şeref Bilsel

Ören PTT Şubesi, Milas/ Muğla

Yazarın Diğer Yazıları
Sevgili Hasan Hüseyin

Sevgili Hasan Hüseyin, Milas/Ören, 23 Kasım Cumartesi Siz, 40 yıl önce aramızdan ayrıldığınızda ben 12’nci yaşıma henüz basmıştım. O vakte kadar hatırladığım en hüzünlü fotoğraf, Artvinli ilkokul öğretmenimizin okuldan apar topar alınıp bir askeri araca konarak götürülmesiydi. Daha sonra çok şey geçti gözlerimin önünden. İnsan; hüzünlü, acılı anları, dar zamanlardan kalan fotoğrafları daha bir hatırlıyor. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku