Seyidhan Kömürcü
Tüm Yazıları
Sevgili Ahmed Arif;
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sevgili Ahmed Arif;

Size bu mektubu kadife kalpli bir şairle konuştuktan sonra yazıyorum. Cüretimi hoş göreceğinizi umuyorum. Günlerden pazartesi, aylardan ekim. Dallarının narlarla dolu olduğu ağaçların yanından geçerek haftada üç kez geldiğim bir köyün okulundayım. Masamda Hermann Hesse’nin Görkemli Dünyalar  kitabı var. Bu sabah okumaya başlamıştım ve bazen öyle olur; okuduğumuz kitap, o günlerde hissettiğimiz hallerle örtüşür. Bu […]

Size bu mektubu kadife kalpli bir şairle konuştuktan sonra yazıyorum. Cüretimi hoş göreceğinizi umuyorum. Günlerden pazartesi, aylardan ekim. Dallarının narlarla dolu olduğu ağaçların yanından geçerek haftada üç kez geldiğim bir köyün okulundayım. Masamda Hermann Hesse’nin Görkemli Dünyalar  kitabı var. Bu sabah okumaya başlamıştım ve bazen öyle olur; okuduğumuz kitap, o günlerde hissettiğimiz hallerle örtüşür. Bu kitap da öyleydi. Sebepsiz hüzün kadar sebepsiz olmasa da kitapla beraber olduğundan daha büyük bir coşku  kaplamıştı içimi. Bu hoşluğun içerisindeyken size mektup yazmaya karar verdiğim anda gözlerimin önüne  yirmi sekiz yıl önce üniversite okumaya gittiğim şehir geldi. Bahsettiğim yer elbette Ankara. Ve kıymetli başka bir şairin dediği gibi “…/Ankara Ankara./ Ey iyi kalpli üvey ana!…/ ”

Liseyi Mardin’in Derik ilçesinde bitirdikten sonra Ankara’da Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okumaya gittiğimde on yedi yaşındaydım. Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra sabahın erken saatlerinde küçük bir zeytin bidonu ve bezden bir el bavuluyla otogarda inmiş, oradan kazandığım okulun bulunduğu Beşevler semtine kadar yürümüştüm. Bidon da bavul da bavulun içerisindekiler de eskiydi. Oradan mavi beyaz dolmuşlarla veya kırmızı, büyük, eski otobüslerle  üniversitenin kampüsüne gidebileceğimi ya bilmiyordum ya da binersem kaybolacağımı düşünmüştüm. Dümdüz yürürsem aradığım yeri bulurdum. Yürüdüm, buldum. Cep telefonları daha yoktu. Okuyacağım bölümde öğrenci olan, ismini ve uzun boylu biri olduğunu bildiğim ama tanımadığım hemşerimi  sanki sözleşmişiz gibi bölümün müstahdemine sormuş ve biraz bekletildikten sonra bulmuştum. Beni oldukça sıcak karşılayan, kendisi gibi ismi de uzun olan hemşerimle  Beşevler’den Maltepe’ye kadar eşyalarımı bölüşerek yürümüştük. Çok eski sarı bir binanın bodrum katına değil, bodrum katından da bir kat aşağıya inerek vardığımız evde ilk kez bana ait bir odam olmuştu. Ankara’da güzel sanatlar fakültesi okumaya böyle başladım. 

Hiç gelmiş miydiniz bilmiyorum ama Derik küçücük bir yer. Çocukluğunuzun bir kısmının geçtiğini bildiğim Siverek’ten de küçük.  O zamanlar Derik’ten üniversiteyi yılda birkaç kişi kazandığı için kimin çocuğu nereyi kazanmışsa hemen duyuluyordu. İşte  onun okuduğu üniversiteyi hatta bölümü benim de kazandığımı öğrenen öğrenci hemşerim, bana evinden bir oda ayırmış ve haber yollamıştı. O yüzden ben de otogardan onu bulmaya okula gitmiş ve bulmuştum. Eve vardığımızda da artık ev arkadaşıyız, demişti. O ev, Tandoğan Çarşısı’nın karşısındaki Maltepe Postanesi’nin bitişiğindeydi. 

Sevgili Ahmed Arif, siz yıllar önce muhtemelen mektup göndermek için o postaneye  gelmiş, odamın da olduğu o binanın yanından geçmiştiniz. Bahsettiğim ev işte orası. Siz de hatırladınız değil mi?

O küçücük odaya kocaman bir masa ve kocaman bir kitap rafı almakla başlamıştı ev hayatım. Üç arkadaştık.

İlk okuduğum şiir kitabı sizinki değildi ama ilk dinlediğim şiir kaseti, Hasretinden Prangalar Eskittim ismiyle şiirlerinizi okuduğunuz şiir kasetiydi. Size açıklarken mahcup olsam da,  bu mektubun başka birileri tarafından da okunacağı ihtimaliyle, o zamanlar o kasetlerin teyp denen bir aletin içine takılarak dinlendiğini belirtmek zorundayım. 

Benim odamda nereden bulmuşsam oto teybi vardı. Yatay bir biçimde içine aldığı kaseti değiştirmek ya da diğer yüzünü dinlemek için iki defa stop tuşuna bastığımda kaset teybin içerisinden dışarıya  fırlayarak çıkıyordu. Bir o yana bir bu yana çevirip defalarca dinlediğimiz çok kaset oldu ama Hasretinden Prangalar Eskittim’i çoğu kişi gibi ben de bir ileri bir geri alıp kimi şiirlerini ezberleyene kadar  dinlemiştim.  

O zamanlar şiirin evvela yazılan bir şey olduğunun farkında değildim belki. Belki de sesinizle kulaklarımın arasına bir kitap bırakmayı erteledim. Uzun bir süre kaseti dinlemekle yetinip kitabı almaya yeltenmedim. Her dizesinde  demek kaba tabir olacak, neredeyse her sözcüğünde şaşırdığım  o anlarda, sesinizin altından işitilen sazın sesi de o halleri  inceltiyor, o zamanı kılıç ediyordu sanki. Kederli ama umutlu, öfkeli ve  asi bir kılıç sesi… O şiirlerdeki kadar âşık değildim ama olmalıydım. Yaşım ve hafızam o dizelerdeki kadar öfkeli olmama yetmiyordu; ama olacaktım. 

Küçücüktüm. Ankara’nın ayazında, bana genellikle büyük gelen paltoların içerisinde hava soluyup buhar üflediğim zamanlarda, hele ki sigara içiyorsam, yürüdüğüm yerleri  sizin de  bir zamanlar yürüdüğünüzü ve o şiirleri öyle öyle yazdığınızı düşünürdüm. Orayı yürüdüğünüzde elbette benden çok büyüktünüz. Benden çok daha öfkeli, çok daha âşıktınız. Üzerinizde beyaz gömlek vardı. Suskundunuz ama olsun; bizi bir araya getiren başka bir şey vardı. Bana öyle gelirdi. Yalnızdık ikimiz de. İkimizin de bırakıp geldiği bir yer vardı. İyi gelirdi bana öyle düşünmek. 

Ben Ankara’ya gelmeden beş yıl önce siz gitmiştiniz ama gitmemiş olsanız da sizi arayıp bulma cesaretini göstermeyeceğimden emindim. Beş yıl kaldığım o şehirde ne yazık ki yaşasaydınız karşılaşabilirdik diyebileceğim hiçbir yere gitmemiştim. Bu yüzden Ankara’nın şairlerini çok sonra İstanbul’da tanımıştım. Sizi görme ihtimalim olsa muhtemelen İstanbul’da, ama neden olmasın, belki de Diyarbakır’da görecektim.

On yedi yaşındaydım ve Derik’ten Ankara’ya getirdiğim tuhaflığımın şiirle bu kadar ilgili olduğunu henüz bilmiyordum. Nerede olursam olayım sıkılıyordum. Siz de öyleydiniz. Üniversiteye gidersem geçecek sandığım hiçbir şey geçmemiş, aksine orada oluşum beni o hislerle baş başa bırakmıştı. İyi kalpli bir üvey anaya yakınlaşabilecek kadar yakınlaşmıştım Ankara’ya. İlk iki yıl Beşevler’den Maltepe’ye isteksiz, Maltepe’den de Kızılay’a öfkeyle gidip pişmanlıkla dönmüştüm.

Üçüncü yılımda o evden ve o arkadaşlarımdan koptum. Devrimi kırdım, okulu da. Sahafları ve sergi salonlarını yalnız gezmeye kalkıştım. Kitaplar aldım. Çok kitap… Dünyaya arkamı dönerek o kitapları okumaya başladım. Bir ay boyunca  evden dışarı çıkmadan bir yazarın bütün kitaplarını okuduğum günleri önümü ilikleyerek hep hatırladım. Hasretinden Prangalar Eskittim’i de o sıralar almış olmalıyım. Kitabı okumamla sesinizden dinlemelerimin üzerinden üç yıl geçmişti. Keçiören’deki yeni odamdaydım. Orada okudum. Belki o kasete  benzeriz diye yeni ev arkadaşım fonda gitar çalsa da o kasetin yanından bile  geçemiyorduk tabii ki.  Çok düşündüm, ya siz okumamış olsaydınız şiirlerinizi?

Cemal Süreya ile yazıştıklarınızı bir rüya gibi anımsadım şimdi. Karışmam ben diğerlerine: Sizi ayrı Leylâ’yı ayrı yerlerde görmüştüm sanki.  

Atölye hocam, Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar adlı kitabını bana verirken “Ahmed Arif okudun değil mi?” diye sormuştu. Kendimi suçüstü yakalanmışım gibi hissetmiştim. Okumaz mıyım, der gibi kafa sallamış olmalıyım. Onunla bir kez olsun şiir konuşmamıştık ama okulun olaylı günlerinde atölyede beni de arkadaşlarımı da o kollamıştı. O kitabı verirken sizin şiirlerinizi de okuyup okumadığımı sorunca  yoksa hocam şiir yazdığımı da mı biliyor, diye kuşku kaplamıştı her yerimi. Doğruydu. Şiirler yazmış, dergilere göndermiştim: Yayımlanmıştı kimileri. 

İlk evde elimdeki parayla masa ve raf alarak başlayan şiir hayatım, ikinci evimde harçlıklarımla boy aynası almakla devam etmişti. 

Okul bittikten sonra  Ankara’da kalmak üzereyken son anda değişti işler. Diyarbakır’a resim öğretmeni olarak gittim. Cemal Abi’nin çay ocağında oturmaya başladım. Cemal Abi’nin gözleri renkliydi ve çoğunlukla gülümserdi. Sayısız okurlarınızdan biri değil de arkadaşınızmış gibi anlatırdı sizi.   Başka şiir bilmiyormuş gibi bağlılıkla Hasretinden Prangalar Eskittim’i bize bağırmadan ve tane tane söylerdi. Başlamadan önce fısıltıyla, size bir şiir okuyacağım, demez,  size bir şiir söyleyeceğim, derdi.

Yıllar sonra Diyarbakır’dan Derik’e gittiğimde okuduğum lisenin caddesinde lacivert bir tabelada beyaz bir yazıyla “Ahmet Arif Caddesi” yazdığını gördüğümde hem gururlanmış hem de  üzülmüştüm. Gene tam olacakken son anda olmamış, olsa ne güzel olacakmış gibi güzel bir şeydi: Yanlış yazılmıştı adınız; Ahmed Arif olması gerekirdi.

Bu sabah Derik’te adınızın yanlış yazılı olduğu o tabeladaki harfi düzeltmek üzere bir ele ulaşarak başladığım, o kadife sesli şairin de vesile olduğu mektubuma şu cümlelerle son vermek istiyorum: 

Ben Derik Lisesi’nde öğrenciyken OHAL vardı. Sivas’ın yakılışını televizyonda gördüğümde son sınıfa geçmiştim. Ortalık karışıktı. Bu yüzden bazı akşamlar annem, dünya güzel değil, bu akşam dışarı çıkma,  derdi. Çıkardım. Çıkardım ama gece çabucak biterdi. 

Sevgili Ahmed Arif, 

Dünya gene de güzel değil ama doğup büyüdüğüm yerde, adınızın olduğu o cadde hiç de fena değil!

Derik’ten sevgiler, hasretle kucaklarım sizi Ahmed Arif.

Gönderen: Seyyidhan Kömürcü,  Ahmed Arif Caddesi/ Derik/ Mardin

Alıcı: Ahmed Arif, Karanfil Sokağı/ Ankara

Yazarın Diğer Yazıları
Sevgili Ahmed Arif;

Size bu mektubu kadife kalpli bir şairle konuştuktan sonra yazıyorum. Cüretimi hoş göreceğinizi umuyorum. Günlerden pazartesi, aylardan ekim. Dallarının narlarla dolu olduğu ağaçların yanından geçerek haftada üç kez geldiğim bir köyün okulundayım. Masamda Hermann Hesse’nin Görkemli Dünyalar  kitabı var. Bu sabah okumaya başlamıştım ve bazen öyle olur; okuduğumuz kitap, o günlerde hissettiğimiz hallerle örtüşür. Bu […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku