Hilal Solmaz
Tüm Yazıları
Sabahattin Ali’nin Zamana Direnen Sesi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sabahattin Ali’nin Zamana Direnen Sesi

Bazı yazarlar vardır; kendi zamanlarında yeterince duyulmazlar ama cümleleri zamana direnir. Sabahattin Ali de onlardan biri. Onu yalnızca Kürk Mantolu Madonna ile anmak, aslında eksik bir okuma olur. Çünkü onun edebiyatı, tek bir romanın sınırlarını çoktan aşmış; insanın iç dünyasına, toplumsal kırılmalara ve suskunluklara uzanan geniş bir hafızaya dönüşmüştür. Sabahattin Ali’nin hayatı ile edebiyatı birbirinden […]

Bazı yazarlar vardır; kendi zamanlarında yeterince duyulmazlar ama cümleleri zamana direnir. Sabahattin Ali de onlardan biri. Onu yalnızca Kürk Mantolu Madonna ile anmak, aslında eksik bir okuma olur. Çünkü onun edebiyatı, tek bir romanın sınırlarını çoktan aşmış; insanın iç dünyasına, toplumsal kırılmalara ve suskunluklara uzanan geniş bir hafızaya dönüşmüştür.

Sabahattin Ali’nin hayatı ile edebiyatı birbirinden ayrılmaz. 1907’de doğan, öğretmenlik yapan, yazan, çeviren, gazetecilik yapan bir aydın olarak yaşadığı dönemin sert politik iklimiyle sürekli karşı karşıya kaldı. Yazdıkları nedeniyle yargılandı, hapsedildi, sürgün edildi. Ama belki de en çok, anlaşılmamış olmanın yükünü taşıdı. Onun cümleleri, yalnızca bir yazarın değil; susturulmak istenen bir sesin izlerini taşır.

Bugün Avrupa’da yeniden çok satanlar listesine giren Kürk Mantolu Madonna da bu sesin en görünür yankısı. İngiltere’de Penguin Classics etiketiyle yayımlanan romanın yüz binlerce okura ulaşması, yalnızca edebi bir başarı değil; aynı zamanda gecikmiş bir keşif. Yıllar önce yazılmış bir metnin, bugün başka bir dilde, başka bir coğrafyada bu kadar güçlü karşılık bulması tesadüf değil. Çünkü Sabahattin Ali’nin anlattığı yalnızlık, artık bir ülkenin değil, bir çağın duygusu.

Ama onun edebiyatı yalnızca Raif Efendi’nin sessizliğinden ibaret değil. İçimizdeki Şeytan’da bireyin kendi içindeki karanlıkla hesaplaşmasını anlatırken, Kuyucaklı Yusuf’ta Anadolu’nun sert ve adaletsiz düzenini görünür kılar. Öykülerinde, şiirlerinde ve yazılarında hep aynı duyarlılığı sürdürür: İnsanın içindeki kırılmayı, bastırılmış duyguları ve görünmeyeni ortaya çıkarmak.

Belki de bu yüzden Sabahattin Ali’nin metinleri hâlâ bu kadar canlı. Çünkü o, insanı dışarıdan değil, içeriden anlatır. Kahramanları büyük laflar etmez; çoğu zaman susar, içine kapanır, kendini ifade edemez. Ama tam da bu suskunlukta, en güçlü anlatı kurulur. Onun edebiyatı, gürültünün değil, iç sesin edebiyatıdır.

Bu iç sesin yanında bir de açık, keskin ve politik bir dili vardı. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çıkardıkları Marko Paşa, yalnızca bir mizah gazetesi değil, dönemin en güçlü itiraz alanlarından biriydi. Halkın gündelik dertlerini, adaletsizlikleri ve baskıyı alaycı ama doğrudan bir dille görünür kılıyordu. Bu yüzden de kısa sürede geniş bir okur kitlesine ulaştı; ancak aynı hızla iktidarın hedefi haline geldi. Gazete defalarca kapatıldı, farklı adlarla yeniden çıkarıldı, yazarları hakkında davalar açıldı. Ama Sabahattin Ali’nin kalemi susmadı. Mizahın arkasına yerleşen o keskin eleştiri, yalnızca güldürmek için değil, gerçeği açığa çıkarmak için vardı ve bu haliyle dönemin en etkili muhalefet dillerinden birine dönüştü.

Ne var ki bu ses, bir noktada gerçekten susturuldu. 1948’de yurtdışına çıkmaya çalışırken öldürüldü. Ölümü resmî kayıtlara bir cinayet olarak geçti; ancak ardındaki gerçek hâlâ karanlıkta. Bu belirsizlik, yalnızca bir adli soruşturmanın eksikliği değil, aynı zamanda bir dönemin üzeri örtülmüş hafızasıdır. Sabahattin Ali’nin öldürülüşü, tek başına bir insanın kaybı değil; bir sözün, bir itirazın, bir hakikat arayışının kesintiye uğratılmasıdır.

Bir yazarın hayatı, yalnızca yazdıklarıyla değil, susturulma biçimiyle de hafızaya kazınır. Sabahattin Ali’nin hikâyesi de tam olarak böyle bir iz bırakır: Yazdıkları kadar, susturuluşuyla da konuşan bir hikâye.

Bugün onun romanlarının Avrupa’da yeniden okunması, yalnızca edebiyatın dolaşımıyla açıklanamaz. Bu aynı zamanda bir hatırlama biçimi. Bir zamanlar bastırılmış bir sesin, başka dillerde yeniden konuşmaya başlaması. Londra’da bir kitapçıda, Penguin Classics rafında Madonna in a Fur Coat’u eline alan bir okur, belki Sabahattin Ali’nin hayatını bilmiyor. Ama o kitabı açtığında, Raif Efendi’nin yalnızlığıyla karşılaşıyor. Ve o yalnızlık tanıdık geliyor. Çünkü modern dünya, insanları birbirine yaklaştırırken aynı anda yalnızlaştırmaya devam ediyor.

Sabahattin Ali’nin gücü tam da burada: Zamana karşı yazmak. Onun cümleleri belirli bir döneme ait değil; bugün de, yarın da aynı şekilde okunabilir. Bu yüzden onun edebiyatı yalnızca estetik bir değer değil, aynı zamanda bir direniş biçimi. Unutulmaya karşı, susturulmaya karşı, yok sayılmaya karşı..

Sabahattin Ali’nin bir cümlesi bugün hâlâ bu yüzden bu kadar sarsıcı:
“Dünyada en zor şey, insanın kendi kendine dürüst olmasıdır.”

Belki de bu yüzden onun edebiyatı hâlâ bu kadar yakın. Çünkü insan değişmiyor. Ve bazı cümleler, zamanı geçse de susmuyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Kadir İnanır: Yüzünde Bir Memleket Vardı

Bazı insanlar yalnızca oyuncu değildir. Bir ülkenin aynasına dönüşür. Onların yüzünde toplumun sevinci de vardır, hüznü de; umudu da, hayal kırıklığı da… Bu yüzden yıllar sonra bir fotoğrafa baktığınızda yalnızca bir insanı değil, bir dönemi görürsünüz. O yüze baktıkça aslında biraz da kendinizi, yaşadığınız yılları ve bu ülkenin hikâyesini hatırlarsınız. Kadir İnanır işte böyle biriydi. […]

Devamını Oku
Orhan Kemal Yaşasaydı Yine Görünmeyen İnsanların Hikâyelerini Yazardı

Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Orhan Kemal, aradan geçen yarım asrı aşkın zamana rağmen okurlarıyla buluşmaya devam ediyor. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, göç edenlerin ve hayata tutunmaya çalışan sıradan insanların hikâyelerini anlatan yazar, bugün hâlâ güncelliğini koruyan eserleriyle yeni kuşaklara ulaşmayı sürdürüyor. Orhan Kemal’in oğlu ve yıllardır yazarın arşivini, mirasını ve adını yaşatmak için […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ahmet Telli ve Şiiri: Vicdan bireyseldir!

Ahmet Telli şiirinin çok boyutlu estetik birikimi ile “Şair Ahmet Telli” nin örgütlü birey olarak bütünlüklü ele alınması zorunludur. Hayatı ve şiirleri iç içe geçmiş bir şair söz konusuysa, hem estetiğin dili hem de ideolojinin dili öne çıkar. Çünkü daha ilk adımda biliriz ki şiir bir cesaret işidir ama bu cesaret salt sözcüklerden ibaret değildir; […]

Devamını Oku
Ahmet Telli: Vicdanın Dili, Direnişin Şiiri

Ahmet Telli ve şiirini birkaç kelime ile tanımlamam gerekseydi sezgi, vicdan, aşk, isyan, direniş, dil ve arkadaşlık derdim. İlk sıraya sezgi kelimesini koymamın nedeni Telli’nin bireysel, toplumsal ve şiirsel anlamda varoluşunun sınırlarını ve sınırsızlıklarını belirlerken hem bir birey hem de bir eğitimci ve şair olarak sezgileriyle hareket ettiğini düşünmemdir. Bu düşünceye kapılmamın nedeni şairin şiirleri, […]

Devamını Oku