Günlük yaşamda konuştuğumuz dili Nâzım Hikmet’e borçlu olduğumuzu yazan Gündüz Vassaf’a hak veriyorum; en azından bu yeni dille olağanüstü şeyler söyleyip kayıt altına alan ve kulaktan kulağa yayan oydu. Yine de 1911 yılında Genç Kalemler dergisinde yayımlanan “Yeni Lisan” bildirisinin bu işi başlatan en önemli etken olduğunu unutmamak gerekir. O bildiride İstanbul Türkçesinin ve asıl […]
Günlük yaşamda konuştuğumuz dili Nâzım Hikmet’e borçlu olduğumuzu yazan Gündüz Vassaf’a hak veriyorum; en azından bu yeni dille olağanüstü şeyler söyleyip kayıt altına alan ve kulaktan kulağa yayan oydu.
Yine de 1911 yılında Genç Kalemler dergisinde yayımlanan “Yeni Lisan” bildirisinin bu işi başlatan en önemli etken olduğunu unutmamak gerekir. O bildiride İstanbul Türkçesinin ve asıl olarak da kadınların konuştuğu dilin ölçü olarak seçildiği belirtilmektedir. Hatta Aksaray, Fatih gibi semtlerin esas alındığı belirtilmiş, Ömer Seyfettin’in “Softaların konuştuğu çatlak ayınlı, yazarların kullandığı Arapça ve Acemce terkipli, memurların konuştuğu basmakalıp tabirli Babıali lisanı değil, halkın konuştuğu lisan asıl Türkçedir, Türk kadınlarının konuştuğu tabii ve sade Türkçeden yanayız” dediği de asla unutulmamıştır.
1928’de Dil Encümeni’nde görev alanlar, “Geliciim efendim” biçiminde ifade edilen sözü “Geleceğim efendim” biçiminde standardize etti ve yazı diline özgü bir kural oluşturmaya çalıştı. Bütün bu tartışmalar arasında yeni bir dilin edebiyatı da yavaş yavaş biçimleniyordu. İşte Nâzım Hikmet ve Birinci Yeni’nin ortaya çıkış koşulları bu noktadan itibaren anlaşılmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, küllerinden doğan Phoenix’tir; bu özgür kuşun hiçbir biçimde eski ile mantıksal bağı yoktur: Çünkü padişahlığı ve sultanlığı yok edip, hilafeti ortadan kaldıran bir cumhuriyetin dilin eski kodlarıyla bir arada durması olanaksızdı. O nedenle hızla yeni bir edebiyat doğdu. Bu edebiyat şüphesiz beş hececi, köycü ve acemi çaylaktı; fakat yeni bir şey söylüyordu. Oysa aruzdan beslenen ve büyük bir tarihsel kültürün arka planından söz varlığı devşiren sembolist-romantik şairler onları küçümsüyor, hececilerin güçlü olamayışıyla alay ediyorlardı. Onlar için Ankara kenti bile yoktan var edilen, sözü başka, anlayışı başka bir şey değildi, oradan İstanbul’a dönmek tek güzel şeydi.
Fakat ansızın tarihin kültür kodlarını değiştiren, eski sözü, Tevfik Fikret’in serbest müstezatı ile birleştirip pırıl pırıl bir Türkçe yaratan şairler ortaya çıkıverdiler. Geleneği şiirle beslenen bir toplum için bu başlı başına bir devrimdi:
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Akın var, güneşe akın
Güneşi zapt edeceğiz
güneşin zaptı yakın!
1924’te yazılan bu şiir, yüz yaşını geçti. Sanki yüz gün olmamış kadar taze bir dille yazılmış. İşte edebiyattaki devrim bu. Doğrusu, insan Salkımsöğüt şiirinin de 1928 yılında yazıldığını hemen idrak edemiyor.
Bu koşullarda Tercüme Bürosu’nda, yeni bir kültür için harekete geçen aydınlar ve Köy Enstitüsü’nü John Dewey gibi bir filozofun önerisi olmaktan çıkaran bilginler kolları sıvadı. Aruz söyleyip terkip inleyen ihtiyarların mahalle kahvesinde terennüm ettikleri gazeli yeni bir müziğin ritmi sarsmaya başladı ve bu şiire Garip adı verildi.
Böylece dilin gittiği yolun yalnızca Nâzım Hikmet’in başını çektiği tekil bir eylem değil, toplumu kökten saran bir yönelim olduğu belli olmaktaydı. Umut verici ve lirikti. Hatta alaycıydı:
Bedava yaşıyoruz bedava
Hava bedava bulut bedava
Dere tepe bedava
Yağmur çamur bedava
Otomobillerin dışı
Sinemaların kapısı
Camekanlar bedava
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava
Kelle fiyatına hürriyet
Esirlik bedava,
Bedava yaşıyoruz, bedava.
Sözleri sokaktaki dilden alınmıştı, sade ve anlaşılırdı. Güçlüydü ama özentili değildi. Bizdendi, sahiciydi, inanılmazdı. Dilimizin üstündeki bütün kiri pası silip atıyor, Osmanlıcı dil dayatmalarını müzeye gönderiyordu. Garip şiirini okumak dikenli tarlalardan çıkıp çiçekli bir bahçeye dalmayı andırıyordu, “Bir ay doğuyor fıstıkların arasından, İstanbul’u dinliyorum” diyordu. Tozları silkelenmişti, ışıl ışıl bir dille doğmaktaydı; kölece boyun eğmeyi ve temennah etmeyi bir şey sananların övgü dolu dilinden sıyrılmış, kendi başına buyruk, yaşam sever insanın kentli dilini çoğaltmakla meşguldü.
Melih Cevdet 1937’de Döneceğim şiirini işte bu ruh halinde yazmıştı ve sanki bu şiir dün yazılmış kadar yeni, sıcak ve bizdendi:
Dağıtır saçlarını ve yalvarıp uzaktan
Mavi bir iklim gibi çağırır beni sesin
Temiz göklerinde dal dal erguvan açan
Rüyalarıma ışık ve özlem serpmektesin
Sadece bununla kalmadı: Edebiyatımız şiirden romana doğru da kabuk değiştirmeye başlıyordu artık. Bu değişimin en belirgin ilk ışığı Sabahattin Ali’nin öykülerindedir. Bugün Sabahattin Ali ve Garip söz konusu olduğunda onların sade, anlaşılır ve gerçekçi oluşlarına bakıp “Ben de bunları yapabilirim” demek insanı gülünç duruma düşürür. Gerçi biz Picasso’nun resimlerini küçümseyip ömrünün son demlerini onu taklit etmekle geçiren diktatörlere alışığız ama bilinmesi ve unutulmaması gereken şudur: O şairler ve yazarlar bildiğimiz şeyi ilk bulanlar ve yapanlardı. Yani ateş yaktığın için sevinebilirsin ama onu bulmuş gibi övünmen saçma olur.
Garip şiiri dilimizin yolu üstündeki bütün çakıl taşlarını, isleri ve pasakları temizlemeye başlamanın ilk adımıdır. Bu hareketle birlikte dilimizin büyük bir atılım gerçekleştirdiği ve sonraki her türlü eylemin başını çektiği görülebilir. Bugün ortadan kaldırılamayan, dilimize biçim veren ve yolundan yürüdüğümüz dil evreni onlar sayesinde kurulmuştur.
Nâzım Hikmet ve Garip şiiri Türkçenin Kaf Dağı’na zincirlenmiş Prometheus’udur. Türkçe söyleyişin sırlarını bizlere dağıtan o titanların ışığıyla bu güzelim dilde söylemeye devam ediyoruz.
Uyuyamayacaksın
Memleketin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın.
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin.
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku girmez ki…
Uyuyamayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
Böyle yazdı 1951 yılında Melih Cevdet Anday.
Böylece her şey köhneleşse de o söyleyiş her zaman yeni kaldı.
“Türkiye’de roman ne zaman başladı?” sorusuna verilen yanıtlar Tanzimat çağını gösteriyor. Şemsettin Sami ilk roman yazarı sayılır da aslında listeye Vartan Paşa ile Misailidis’i de eklemek gerekir. Onlar Türk diliyle roman yazma çığırını başlatan, çeviriler yapan vatandaşlarımızdır ama tüm Tanzimat dönemi yazarları gibi anlatıları zayıftır. Genel olarak bu çağda Türk dilinde eğitim yayılmamıştı, W. J. […]
Devamını Oku
Geçmiş kötü zamanların zorluğu bir defa söylenmekle anlaşılmıyor. Üstelik kötülük çok sık anıldıkça olağanlaşıyor, yaşamın bir parçası oluyor. Ben yine de ruhumuzu eskitmemeye çalışarak şu kötülüğü anımsatayım: 1915 yılı ülkemiz için korkunçtu. Yalnızca Çanakkale’de toplumun en eğitimli ve en fedakâr iki yüz elli bin askeri öldü. Birinci Dünya Savaşı’nda ailesinde kayıp olmayan kişi neredeyse yoktu. […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku