Özge Mumcu Aybars
Tüm Yazıları
Ruhu Tamir Etmek
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ruhu Tamir Etmek

“Dünya herkesi kırar ve sonra bazıları, işte o kırık yerlerinden güçlenir.” Kadın tavana hiçbir şey düşünmeden bakıyordu. Boyası, 90’lardan kalma, hafif solmuş, gri ve beyazın arasında belirsiz bir ton. Zamana karşı koyamayan bir yüzey; biraz toz, biraz yaşanmışlık, çatlakların arasında saklanan eski günlerin izleri. Gözlerini oraya dikmiş, nefes almayı unutmuş gibiydi. Düşünceleri, tavandaki çatlaklar gibi, […]

“Dünya herkesi kırar ve sonra bazıları, işte o kırık yerlerinden güçlenir.”

Kadın tavana hiçbir şey düşünmeden bakıyordu. Boyası, 90’lardan kalma, hafif solmuş, gri ve beyazın arasında belirsiz bir ton. Zamana karşı koyamayan bir yüzey; biraz toz, biraz yaşanmışlık, çatlakların arasında saklanan eski günlerin izleri. Gözlerini oraya dikmiş, nefes almayı unutmuş gibiydi. Düşünceleri, tavandaki çatlaklar gibi, ince ince ayrılıp derinleşiyor, bir noktada birleşip büyüyordu. Kırıldığı yerlerden nasıl iyileşeceğini, hangi yarasının ne zaman kabuk bağladığını ve hangilerinin hâlâ kanadığını ölçüp biçiyordu. 

Kendi içinde yolculuğa çıkmış gibiydi; geçmişin ağırlığını omuzlarında, geleceğin belirsizliğini göğsünde hissediyordu. Acı, bazen bir gölge gibi peşine takılır, bazen ise görünmez bir ip gibi bileklerine dolanırdı. Ama yine de iyileşmenin mümkün olup olmadığını sorguluyordu. Zamanın, çatlakları onarmaktan çok, onlarla yaşamayı öğrettiğini fark etti. Yeniden ayağa kalkmak için mükemmel bir an beklemenin gereksiz olduğunu, çünkü hayatın asla tam olarak hazır hissettirmeyeceğini biliyordu. Ve belki de ilk adım, sadece nefes almayı hatırlamaktı.

Birkaç gün önce âşıktı. Ya da öyle sanıyordu. İçinde sıcak bir his taşıyor, bunun sevgi olduğunu düşünüyordu. Sonra bir vazo kırıldı. Sıradan bir kaza gibi görünen o an, aslında çok daha fazlasını anlatıyordu. Ama gözyaşları boğazında düğümlenmişti, kimse görmüyordu. Çünkü bazı yaralar sessizlikle kanar, görünmez izler bırakır. Adam çocukluğunda, sevginin koşullara bağlı olduğunu öğrenmişti. Annesinin mesafesi, babasının öfkesi… Sevilmek için sürekli kanıt sunmalıydı.

Kadın ayrılmak istediğini söylemişti. Kaç kez? Bilmiyordu. Bittiğini düşündüğü her seferinde, bir mesaj, bir telefon, kapının önünde beliren bir siluet… “Sen benim kurtuluşumsun.” diyen bir ses. 

Oysa kadın kimseyi aldatmamıştı. Ama suçlanan hep oydu. Adam için sevgi bir mücadeleydi -ve bu mücadelede asla kaybeden olmak istemiyordu. Kadını tamamen yok etmeye çalışsa bile…

Bağırışlar havayı yarıyordu. Duvara çarpan terlikler, hızla uzaklaşan ayak sesleri, çatallaşan bir öfke… Tüm bunlar, bir hayalet gibi uzun koridorun içinde yankılanıyordu. Kadın, refleksle kendini odasına kilitlemişti. Kalbi, beyninden önce kaçmıştı; aklı, daha ne olduğunu anlamadan içindeki korku çoktan kararını vermişti. Kapının diğer tarafında bir ses yükseldi: “Konuşmamız lazım.” Adamın sesi, önceki öfkeden arınmış gibi geliyordu. Bir anlık sessizlik oldu. Kadın, derin bir nefes aldı. Kalbinin hızla attığını, avuçlarının terlediğini fark etti ama yine de kapıyı araladı. “Yapamayacağım, artık devam edemem.”

Adamın yüzüne şaşkınlık düştü. Sanki böyle bir cümleyi beklememişti, sanki her şey düzelecekmiş gibi bir inancı vardı. 

Kadın, ona uzun uzun baktı. Sonra, başını hafifçe iki yana sallayarak, “Ben kimseyi kurtarmam” dedi. 

O an, bir şey oldu. Adamın gözlerinde bir ışık yandı ama bu ışık tanıdık değildi. Ne pişmanlık ne de anlayış vardı içinde. Sadece bir farkındalık anı -ama beklenmedik, ürpertici bir farkındalık. Yüzündeki çizgiler gerildi, dudakları bir şey söyleyecekmiş gibi kıvrıldı ama sonra vazgeçti. Hiçbir şey demeden, bir anda kapıyı çarpıp çıktı. Aralık kapıdan yankılanan son sözleri sertti, neredeyse soğuk bir tehdit gibi: “Seni aldatmaya gidiyorum.”

Kadın, gözlerini kapattı. Birkaç gün önce, bu cümleye nasıl tepki vereceğini bilemezdi. Ama şimdi… Şimdi sadece içinin derinliklerinde beliren bir sessizlik vardı. Bir boşluk.

Kapının kapanışı, bir dönemin kapanışıydı. Ama içindeki kırıkların tamiri biraz zaman alacaktı. 

İlk tanıştıklarında adamda kendi içinde kaybolan bir ışık görmüştü. Kadının özelliği oydu, kimsenin görmediğini görürdü. Şimdi, o ışığın sadece bir yanılsama olduğunu, kendi acısını tamir etmenin önemini fark ediyordu. Adam içindeki dehlizde herkesi ve her şeyi birer oyuncak gibi görüyordu. Tüm kadınlar onunla yatmak isterdi, tüm erkekler de kadının peşindeydi. Annesinden nefret ederdi ama ona delicesine de bağlı bir hayat sürerdi. Bir yandan kendi kıskançlığına tutsaktı, kadını da bir kafese hapsetmek istiyordu. 

Kendini anlamaya çalışırken zihninde parçalar yerine oturmuyordu. Neden o, neden bu olaylar, neden bu açmazlara düşmüştü? Neden tavanlara bakarken bulmuştu kendini? Terapistin karşısında oturduğunda, içini dökmeye başladığında, kendisine karşı kurulan ağın ne kadar geniş olduğunu fark etti. Adam yalnızca onu değil, çevresindekileri de maniple ediyordu. Birini dinleyip diğerine anlatıyor, bağlantılar kuruyor, ağlar örüyordu. Kadının çevresini bir de örümcek ağı gibi sarmıştı. Kadın boğuldukça boğuluyordu. 

Adam ise hâlâ kadına farklı yollarla ulaşmaya çalışıyor, kadınla bağlantıda olan insanları kullanarak varlığını hissettirmeye çalışıyordu. İnsanların olan bitenden haberi yoktu, elbette. Çevresindeki örümcek ağından çıkacaktı, başka bir yolu yoktu. 

Kadın, o ağı kesmeyi seçti.

Gücünü toparlayarak tüm o bağlarını yekten kopardı. Hayatını, kuru gürültüden uzakta yeniden kurdu. Birkaç seans sonra tavana bakma süresi kısalmaya başladı. Arkadaşlarıyla daha fazla dışarı çıktı. Çalınan kahkahası yerine geldi, kendini hatırladı. Terapiye devam etti, okumaya, çalışmaya devam etti ve işine odaklandı. Kendini bunları yaparken  daha çok tanıdı, kendine de karşıya da öfkesi azaldı. Bir süre sonra üzüldü de… O dev örümcek ağını kuran, aslında bir başkasının örümcek ağına takılan bir sinekti, onu gördü -bir gün, kendini Yetenekli Bay Ripley’i izlerken, sahnelere acı acı gülerken bulduğunda her şey yerine oturmuştu.

Bir gün, terapisti ona baktı: “Bu tip insanları artık röntgen çeker gibi tanıyacaksın.” 

Adam hâlâ takipteydi. Bir yandan kadın bunu biliyordu. Ama artık önemi var mıydı? İçi rahattı, duygusal şiddet mağduru olduğunu biliyordu. Eğer o zaman biraz daha güçlü olsa, uzaklaştırma kararı alacak kadar delili de vardı üstelik. Ama zaman geldi, artık adam onun için uzak bir  simaydı. Ardında kalan, sırı dökülen, kırılan ve geride kalan bir vazo.

Sonra Kintsugi geldi aklına. Japonların kırılan seramikleri altınla tamir etme sanatı. Kırıklar, kusurlar, birer yara izi değil, güzelliğin bir parçasıydı. İnsan da böyle değil miydi?

Ne kadar kırılırsan kırıl, kendini tamir edecek gücün varsa, hiçbir şey bitmezdi. Hayat bir seçimdi. Ve kadın, kendini seçti.

***

Her 8 Mart’ta, bir kadının kendi yolunu seçme hakkını hatırlarım. Bir erkeğin geçmişindeki çıkmazlarla bir kadının kanatlarını kırmaya çalışmasının ne denli acı olduğunu düşünür, hayatın yeni yollar açmasının ne kadar kıymetli olduğunu yeniden hissederim. Kadınların, kendilerini bir başkasının hikâyesinin gölgesinde değil, kendi ışıklarında var etmeleri gerektiğine inanırım. Özgürlüğün, sadece dışsal zincirlerden değil, içsel korkulardan ve öğretilmiş çaresizlikten de kurtulmak olduğunu bilirim. 

Zaman, değişim ve iyileşme için nasıl güçlü bir müttefik. Yaralanan kanatlar zamanla iyileşir, yeni yollar bulunur, kırılan hayallerin yerini daha güçlü olanlar alır. Bir kadının geçmişin yüklerinden sıyrılıp kendi kaderini çizmesi, dünyanın en büyük direnişlerinden biridir. Ve her yıl, bu direnişi selamlar, her kadının kendi hikâyesini yazma hakkını hatırlamaya ve hatırlatmaya devam ederim.

Yazarın Diğer Yazıları
Bir Ankara Dayanışması: Adalet ve Demokrasi Haftası

Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı. O gün atılan her adım, belki de […]

Devamını Oku
Ankara’da Bir Rüya

Koca bir çınar yanıyordu ve ben bir yangından kaçıyordum. Kaçışımda sızlayan topuklarımın ardında kalan yollar beni gece yarısında, bilmediğim bir sokağa taşıdı. Ankara’nın serin rüzgârı yüzüme çarpıyor, her adımda taşların iniltilerini duyuyordum. Arnavut kaldırımları sanki benden önce yürümüş bütün insanların hafızasını saklıyordu. Bir an için zamanda yolculuk yapar gibi hissettim; o an, kendimi Eski Ankara […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku