Kentten Tuvale Uzanan Ressam PortreleriResimden Oyaya Uzanan Bir Bellek: İmren Erşen Bazı sanatçılar vardır; yalnızca tuvale değil, hayatın en ince ayrıntılarına da bakarlar. Bir yüzün çizgisine, bir odanın ışığına, bir ağacın gölgesine, bir yazmanın kenarına, yıllar önce işlenmiş bir oyaya… İmren Erşen’i düşünürken benim aklıma ilk gelen şey de bu bakış oluyor. Çünkü onun dünyasında […]
Kentten Tuvale Uzanan Ressam Portreleri
Resimden Oyaya Uzanan Bir Bellek: İmren Erşen
Bazı sanatçılar vardır; yalnızca tuvale değil, hayatın en ince ayrıntılarına da bakarlar. Bir yüzün çizgisine, bir odanın ışığına, bir ağacın gölgesine, bir yazmanın kenarına, yıllar önce işlenmiş bir oyaya… İmren Erşen’i düşünürken benim aklıma ilk gelen şey de bu bakış oluyor. Çünkü onun dünyasında resim, yalnızca boya ve tuvalle sınırlı değil; belleğe, emeğe, renge, Anadolu’nun incelikli el diline uzanan geniş bir duyarlık alanı var.
1940’ta Berlin’de doğan Erşen’in yolu, yalnızca sanat okullarından geçerek biçimlenen bir yol değil. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra resimle kurduğu bağ, yıllar içinde derinleşen bir tutkuya dönüşür. Ankara Türk Amerikan Derneği’nde Refik Epikman ve Lütfü Günay’dan aldığı desen ve yağlıboya dersleri, Altılar Grubu içindeki üretimleri ve Eşref Üren’le uzun yıllara yayılan çalışma ilişkisi, onun sanat anlayışının temel taşlarını oluşturur. Hindistan’da farklı bir ışığa, farklı bir görme biçimine açılan bu yolculuk, resimlerinde çoğalan bir bakışın izlerini bırakır.
Resimle kurduğu bağ, yıllar içinde güçlü bir sanat yolculuğuna dönüşmüş. Portrelerinde, peyzajlarında, natürmortlarında ve figüratif çalışmalarında insanı hemen yakalayan içten bir damar seziliyor. Bu resimlere baktığımda yalnızca görünen biçimlerle karşılaşmıyorum; renklerin ardında bir yaşanmışlık, çizgilerin içinde uzun uzun bakılmış bir dünya duruyor sanki.
Bir ressam için görmek, çoğu zaman bakmaktan daha derin bir şeydir. Burada da o derinlik kendini hissettiriyor. Doğaya yöneldiğinde yalnızca doğanın rengini değil, hâlini de yakalamaya çalışıyor. Bir figürü ele aldığında yalnızca yüzü değil, o yüzün taşıdığı zamanı da sezdiriyor. İç mekânlarında, çiçeklerinde, insan yüzlerinde ya da doğa görünümlerinde gösterişten uzak ama içten içe güçlü bir anlatım var.
Renk, onun resimlerinde yüzeyi güzelleştiren bir unsur olmaktan çıkıp duygunun taşıyıcısına dönüşüyor. Bazen bir lekenin içinde geçmişten gelen bir iz, bazen bir çizginin kıvrımında insanın kendi içine doğru açılan bir yol beliriyor. Bu yüzden bu resimlerin karşısından hızlıca geçip gitmek mümkün değil. Biraz durmak, biraz yaklaşmak, resmin kendi iç sesini duymak gerekiyor.
Ama onu benim için özel kılan taraf yalnızca ressamlığı değil. Anadolu’nun oya geleneğine duyduğu ilgi ve bu alanda oluşturduğu kültürel miras, sanatçı kimliğini daha da genişleten bir anlam taşıyor. Eskişehir Odunpazarı’ndaki İmren Erşen Oya Müzesi, bu bakımdan yalnızca bir müze değil; kadın emeğine, Anadolu’nun ince zevkine ve unutulmaya yüz tutmuş bir el sanatına açılmış zarif bir kapı.
Oya dediğimiz şey, ilk bakışta küçücük bir süsleme gibi görünebilir. Bir yazmanın kenarında, bir sandığın içinde, bir genç kızın çeyizinde, bir annenin ellerinde saklı kalmış renkli bir ayrıntı… Ama biraz yakından baktığınızda o küçücük motiflerin içinde koca bir hayatın durduğunu görürsünüz. Sevinç vardır orada, özlem vardır, bekleyiş vardır; kimi zaman kırgınlık, kimi zaman umut vardır. Anadolu kadını kimi duygularını söze dökememiş; iğneyle, iplikle, renkle anlatmıştır.
Bu yüzden onun oyaya yönelişini çok anlamlı buluyorum. Çünkü burada yalnızca güzel olanı toplama isteği yok; kaybolma tehlikesi taşıyan bir hafızayı koruma çabası var. Rengin değerini bilen, biçimin inceliğini kavrayan bir ressam gözüyle oyalara bakıyor. Belki de tuvalde gördüğü renk akrabalığını, yazma kenarındaki motiflerde de seziyor. Resimle oya arasında görünmez bir bağ kuruyor. Bu bağ çok kıymetli. Çünkü sanat dediğimiz şey bazen büyük salonlarda, büyük tuvallerde, büyük cümlelerde karşımıza çıkar; bazen de bir kadının sabırla işlediği küçücük bir oyada. Burada bu iki dünya birbirinden kopuk değil. Tuvaldeki renk de, oyanın ipliği de insan elinin, insan sabrının, insan duygusunun izini taşıyor.
Oya Müzesi’nde sergilenen parçalar yalnızca estetik bir beğeninin ürünü olarak görülmemeli. Her biri bir dönemin, bir yörenin, bir ailenin, bir kadının hayatından izler taşıyor. Orada Anadolu’nun renk belleği var. Orada el emeğinin zamanı var. Orada, bugün hızla unuttuğumuz bir zariflik kültürü var.
Ben, İmren Erşen’e bu bütünlük içinde bakılması gerektiğini düşünüyorum. Onu yalnızca tuval başında üretmiş bir ressam olarak değil, aynı zamanda belleğin izini süren, el emeğini sahiplenen, kadınların görünmeyen anlatısını geleceğe taşımaya çalışan bir isim olarak da okumak gerekiyor.
Bugün sanatın çok farklı yönlere savrulduğu, hızın ve gösterinin çoğu zaman derinliğin önüne geçtiği bir çağda, onun üretimi bize başka bir şeyi hatırlatıyor: Sanat, bazen bakmayı yavaşlatma işidir. Bir resmin karşısında durmayı, bir motifin içindeki anlamı sezebilmeyi, bir rengin geçmişle kurduğu bağı anlayabilmeyi gerektirir.
Bu dünyada resimle oya, tuvalle yazma, sanatla gündelik hayat birbirine yaklaşır. Bu yaklaşmada hem estetik bir incelik hem de kültürel bir sorumluluk vardır. Çünkü kaybolmaya yüz tutan her motif, aslında belleğimizden eksilen bir kelimedir. Her unutulan el sanatı, geçmişle aramızdaki bağın biraz daha incelmesidir.
Bir sanatçının ardında bıraktığı en kıymetli şey bazen yalnızca eserleri değildir. Bazen bir bakış biçimi, bazen bir duyarlık, bazen de unutulmasın diye koruma altına aldığı küçücük bir motif olur. İmren Erşen’e baktığımda ben en çok bunu görüyorum: resimden oyaya, renkten belleğe uzanan insan sıcaklığında bir sanat yolculuğu.
Kentten Tuvale Uzanan Ressam PortreleriResimden Oyaya Uzanan Bir Bellek: İmren Erşen Bazı sanatçılar vardır; yalnızca tuvale değil, hayatın en ince ayrıntılarına da bakarlar. Bir yüzün çizgisine, bir odanın ışığına, bir ağacın gölgesine, bir yazmanın kenarına, yıllar önce işlenmiş bir oyaya… İmren Erşen’i düşünürken benim aklıma ilk gelen şey de bu bakış oluyor. Çünkü onun dünyasında […]
Devamını Oku
17 Mart 2026’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan Adnan Çoker’in “mutlak siyah” sergisi, 26 Nisan’a kadar görülebiliyor. Farklı dönemlerden yapıtları bir araya getiren sergi, izleyiciyi yalnızca bir ressamın dünyasına değil, siyahın derinliğiyle kurulmuş bir düşünce alanına çağırıyor. Bugün günlerden cuma. Ankara yine bildiğimiz gibi: Göğü kurşuna çalıyor, sokaklar aceleyle akıyor, kentin üstünde […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku