17 Mart 2026’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan Adnan Çoker’in “mutlak siyah” sergisi, 26 Nisan’a kadar görülebiliyor. Farklı dönemlerden yapıtları bir araya getiren sergi, izleyiciyi yalnızca bir ressamın dünyasına değil, siyahın derinliğiyle kurulmuş bir düşünce alanına çağırıyor. Bugün günlerden cuma. Ankara yine bildiğimiz gibi: Göğü kurşuna çalıyor, sokaklar aceleyle akıyor, kentin üstünde […]
17 Mart 2026’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan Adnan Çoker’in “mutlak siyah” sergisi, 26 Nisan’a kadar görülebiliyor. Farklı dönemlerden yapıtları bir araya getiren sergi, izleyiciyi yalnızca bir ressamın dünyasına değil, siyahın derinliğiyle kurulmuş bir düşünce alanına çağırıyor.
Bugün günlerden cuma. Ankara yine bildiğimiz gibi: Göğü kurşuna çalıyor, sokaklar aceleyle akıyor, kentin üstünde ince bir ağırlık dolaşıyor. Ama bu şehrin böyle günlerde açılan başka kapıları da var. Hava biraz daha koyulaşırken, galeriler ve sanat mekânları kendi iç ışıklarını yakıyor. İnsan bir anda sokağın gürültüsünden ayrılıp başka bir iklime giriyor. Adnan Çoker’in “mutlak siyah” sergisi de tam böyle bir geçişin eşiğinde karşılıyor insanı. Dışarıda Ankara’nın grisi var; içeride ise yavaş yavaş derinleşen bir siyah.
Bu sergide beni ilk çarpan şey, siyahın karanlık gibi davranmaması. Tersine, baktıkça açılıyor, durdukça derinleşiyor, insanı içine çekiyor. Yüzeylerde beliren ince ışıklar, yarım küreyi andıran biçimler, dikey açılımlar, geometrik gerilimler; hepsi aynı duyguyu büyütüyor: Burada renk yalnızca renk değil, bir mekân duygusu. Bir derinlik. Bir iç boşluk. Çoker’in resmine bakarken “karanlık” sözcüğü yetmiyor; çünkü onun siyahı kapatmıyor, tersine başka bir alan açıyor.
Adnan Çoker’i çağdaş Türk resminde ayrı bir yere koyan da biraz bu aslında. 1927’de İstanbul’da doğan, 2022’de aramızdan ayrılan sanatçı, Güzel Sanatlar Akademisi’nde Zeki Kocamemi’nin öğrencisi olarak yetişti. Daha ilk yıllardan başlayarak doğanın nasıl çözümleneceği, kompozisyonun nasıl arıtılacağı ve boşluğun resimde nasıl kurucu bir öğeye dönüşeceğiyle ilgilendi. 1953’te Lütfü Günay’la birlikte Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde açtığı sergi ise Türkiye’deki ilk soyut resim sergilerinden biri, hatta çoğu kez doğrudan ilki olarak anılıyor. Bu bile tek başına, onun yalnızca iyi bir ressam değil, bir eşik sanatçısı olduğunu göstermeye yetiyor.
Çoker’in resimde açtığı yol, yalnızca figürü geride bırakmakla ilgili değildi. O, resmi dış dünyayı anlatan bir yüzey olmaktan çıkarıp kendi iç yasaları olan bir düşünce alanına dönüştürdü. Çizgi, ritim, ton, yüzey, denge, boşluk… Bunların her biri onun için yalnızca biçim meselesi değildi; resmin varlık nedeniydi. Bu yüzden yapıtlarına bakarken “ne anlatıyor?” sorusundan çok “nasıl kurulmuş?” sorusu öne çıkar. Ve o soru bizi doğrudan Çoker’in sanatının kalbine götürür.
1955’te devlet bursuyla Paris’e gitmesi, bu dilin olgunlaşmasında belirleyici oldu. André Lhote ve Henri Goetz atölyelerinde çalıştı; Batı’daki soyut anlayışla daha yakından temas etti. Ama bu karşılaşma onu taklide götürmedi. Tam tersine, kendi resim mantığını kurmak için daha sıkı bir iç disipline yöneltti. Paris yıllarındaki çalışmalarında mavi tonlarının öne çıkması, ritmin ve yapısal kurgunun giderek belirginleşmesi boşuna değildi. Nitekim 1963’te Altan Gürman, Sarkis Zabunyan, Devrim Erbil ve Tülay Tura Börtecene ile kurduğu Mavi Grup da bu arayışın doğal uzantılarından biri oldu.
Ne var ki Adnan Çoker’in resmini gerçek anlamda derinleştiren şey, zamanla siyaha doğru yürüyüşü oldu. Onun “siyah fon”lu resimleri, yalnızca paletteki bir değişim değildir; düşüncede de bir yoğunlaşmadır. Renk geri çekilirken yapı öne çıkar. Jest azalırken iç gerilim büyür. Fazlalık eksildikçe resim daha güçlü konuşmaya başlar. Çoker’de siyah, bir son duvar gibi durmaz; tersine, biçimleri taşıyan, ışığı görünür kılan, boşluğu kuran bir ana zemin hâline gelir. Bu yüzden onun siyahı matem değildir, derinliktir. Yokluk değildir, yoğunluktur.
Sergide dolaşırken bunu açıkça hissediyorsunuz. Bir yapıtın karşısında durduğunuzda, ilk anda neredeyse yalın görünen kompozisyon bir süre sonra başka katmanlar açıyor. İnce bir ışık çizgisi, yüzeyin ortasında yalnızca görsel bir vurgu olarak kalmıyor; resmin nefesine dönüşüyor. Yarım daire ya da kubbe çağrışımı taşıyan biçimler, sanki bir mimari hafızayı uzaktan çağırıyor. Dikey açıklıklar, bir kapıyı değil belki ama bir eşiği andırıyor. Resim böylece yalnızca görülen bir şey olmaktan çıkıyor; içine girilen, içinde düşünülen bir yapıya dönüşüyor.
Çoker’in sanatını önemli kılan bir başka yan da geometriyi asla kuru bir düzene indirmemesi. Simetri ve denge, onun resimlerinde gerçekten vazgeçilmez iki öğe. Ama bu denge, mekanik bir soğukluk üretmiyor. Tam tersine, o ölçü duygusunun içinde hafif bir titreşim, bir iç hareket, neredeyse gizli bir nabız var. Biçimler yerli yerinde duruyor; ama hiçbir şey ölü değil. Her yüzeyde ince bir gerilim, her boşlukta hafif bir çağrı hissediliyor. Belki de bu yüzden Çoker’in resimleri hem zihne sesleniyor hem de insanda kolay tarif edilmeyen bir duygulanım bırakıyor.
Burada Doğu ile Batı arasında kurulmuş ince bir bağdan da söz etmek gerekiyor. Çoker’in resmi, bir yandan modernist arınmanın disiplinini taşırken öte yandan bu toprakların mimari hafızasına, kubbe duygusuna, merkez arayışına ve boşluk anlayışına da göz kırpıyor. Ama bunu doğrudan alıntıyla yapmıyor. Ne geçmişe yaslanıp kolay bir yerellik kuruyor ne de Batı soyutlamasının gölgesine sığınıyor. Kendi dilini, iki damarı da içinden geçirerek kuruyor. Bu yüzden onun resmi ne yalnızca biçimcilik diye geçiştirilebilir ne de yalnızca kültürel bir gönderme olarak okunabilir. O, resimde düşüncenin yerini ciddiyetle arayan sanatçılardan biri.
Bugün bu sergiyi gezerken asıl değerli gelen şey de bu galiba: Adnan Çoker’in resminin hâlâ güncel durması. İçinde yaşadığımız görsel kalabalık çağında, o daha azla daha çok söyleyen bir ressam. Bağırmadan etkileyen, gösterişe kapılmadan ağırlık kuran, yüzeyi sadeleştirirken anlamı derinleştiren bir tavrı var. Onun yapıtlarının önünde insan biraz yavaşlıyor. Hızlı hüküm verme isteği geri çekiliyor. Göz, yeniden bakmayı öğreniyor. Belki de iyi sanatın hâlâ en büyük gücü burada saklı: Bizi bir anlığına bile olsa kendi acelemizden çıkarabilmesinde.
Sergiden çıktığınızda Ankara yine aynı Ankara. Gökyüzü yine gri, cadde yine kalabalık, rüzgâr yine serin. Ama içinizde küçük bir yer değişikliği oluyor. Çünkü biraz önce siyahın karanlık değil, derinlik olabileceğini gördünüz. Boşluğun eksiklik değil, kurucu bir unsur olduğunu hissettiniz. Adnan Çoker’in “mutlak siyah”ı, tam da bu yüzden yalnızca görülen bir sergi olarak kalmıyor; insanın içinde bir süre daha yaşamayı sürdürüyor.
Kentten Tuvale Uzanan Ressam PortreleriResimden Oyaya Uzanan Bir Bellek: İmren Erşen Bazı sanatçılar vardır; yalnızca tuvale değil, hayatın en ince ayrıntılarına da bakarlar. Bir yüzün çizgisine, bir odanın ışığına, bir ağacın gölgesine, bir yazmanın kenarına, yıllar önce işlenmiş bir oyaya… İmren Erşen’i düşünürken benim aklıma ilk gelen şey de bu bakış oluyor. Çünkü onun dünyasında […]
Devamını Oku
17 Mart 2026’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan Adnan Çoker’in “mutlak siyah” sergisi, 26 Nisan’a kadar görülebiliyor. Farklı dönemlerden yapıtları bir araya getiren sergi, izleyiciyi yalnızca bir ressamın dünyasına değil, siyahın derinliğiyle kurulmuş bir düşünce alanına çağırıyor. Bugün günlerden cuma. Ankara yine bildiğimiz gibi: Göğü kurşuna çalıyor, sokaklar aceleyle akıyor, kentin üstünde […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku