Ulaş Geroğlu
Tüm Yazıları
Raşit’ten Orhan’a
Ana Sayfa Tüm Yazılar Raşit’ten Orhan’a

Yazmak… Suya düşen serçe gibi oyun oynamak… Rüzgârın yönünü gösteren eğik bir ağaç gibi kabullenmek… Yazmak… Doğumdan sonra beklemek ağlayışı… Her gün metrelerce kar küremek okumak için kitapları… Yazmak… Eskimiş bir ayakkabının yamaya düşen utancı… Titrek bir mumun çerağında elini ısıtma telaşı… Yazmak… Başlangıç, nihayet, sonsuz bir akış… Her nefeste gerekli, her istekte zaruri… Toplumcu…  […]

Yazmak…

Suya düşen serçe gibi oyun oynamak…

Rüzgârın yönünü gösteren eğik bir ağaç gibi kabullenmek…

Yazmak…

Doğumdan sonra beklemek ağlayışı…

Her gün metrelerce kar küremek okumak için kitapları…

Yazmak…

Eskimiş bir ayakkabının yamaya düşen utancı…

Titrek bir mumun çerağında elini ısıtma telaşı…

Yazmak…

Başlangıç, nihayet, sonsuz bir akış…

Her nefeste gerekli, her istekte zaruri…

Toplumcu… 

Gözün gördüğüne gerçekçi…

Yazmak…

Kaçışı… 

Hevesi…

Mecburiyeti…

Yazmak… Raşit’ten Orhan’a… 

Hep Kemal’li….

Mehmet Raşit oldukça zeki, muzip, yaramaz ve inatçı bir çocuktu. Her şeyi sorgular, merak eder, okumayı çok severdi fakat biraz tembeldi. Torosların eteğinde dünyaya gelmişti. Doğduğu toprakların insanları gibi sıcakkanlı, derin bakışlı, kabuğuna sığmazdı. Babası isminin Mehmet’ini vatan sevgisinden, Raşit’i doğru yolu bulsun ümidiyle koymuştu. Abdulkadir Kemali Bey;  idealleri olan, kaya gibi sert bakan fakat kalbi Adana’nın pamuğu gibi yumuşacık bir Anadolu insanıydı. Evlatlarına, ailesine çok düşkündü. Abdulkadir Kemali Bey; ilk mecliste vekil, üç günlük bakan, adalet müsteşarı, İstiklal mahkemelerinin hem başkanı hem sanığı, avukat, eleştirmen, güçlü bir muhalif, parti lideri, etkili bir hatip ve mücadele etmeyi seven bir gazeteciydi. Bu şartlarda Raşit’in eğitimini ikinci plana atması mümkün değildi. Yabancı dil eğitimi için dadılar tutulmuş, yatılı okullara daha güzel bir eğitim için yollanmıştı Raşit. Abdulkadir Kemali Bey’in siyasi kariyeri çalkantılı bir döneme girince aile için gönüllü sürgün zamanı gelip çattı. Her şey gibi Mehmet Raşit de değişti. Sürgünle ilk kez büyümeye başladı. 

Mehmet Raşit, sürgün sırasında eğitimine son verdi. Artık ekmek kavgasına girmeliydi.

Sürgünde, bulaşıkçılık yaptı ve matbaada çalıştı. Aile 9 yıl sürgünde kalsa da Raşit, ikinci yılın sonunda Adana’ya, babaannesinin yanına döndü. Hayatı boyunca hiç durmadan çalışacağı, emeğiyle yoktan var etme çabasına gireceği yılların ilk adımını da böylelikle atmış oldu. Çırçır fabrikasında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu ve katiplik… Ne iş olursa yaparım, ekmek neredeyse bulur kazanırım diyordu. İlk gençlik yılları sayısız iş deneyimiyle geçti. Askerlik zamanı gelip çattığında evli ve bir kız babasıydı Raşit… 

Askere gittiğinde ilk kelimeler kâğıda döküldü. Şiirler yazmaya başladı. Hatta Raşit Kemali ismiyle Yenigün ve Yeni Mecmua dergilerinde şiirlerini yayımlandı. Henüz yolun başında, heyecanlı genç bir şairdi artık. Şiirle yeni fikirler üretiyor, şiirle düşünüyor ve yaşıyordu. Raşit çocukluğundan beri yasakları pek dinlemezdi. Hep kafasına estiğini yapan, yanlışı kendi tecrübesiyle öğrenen, kurallara da pek aldırış etmeyen bir karaktere sahipti. Tabii hal böyle olunca okuma sevdası da ne sınır ne de yasak tanıyordu. Askerlik devam ederken, yasaklı olan  Gorki ve Nâzım Hikmet okuyunca, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklandı. Dile kolay tam beş yıla mahkûm edildi. Önce Kayseri Cezaevi sonra Adana Cezaevi derken kendisini yeniden keşfedeceği, her şeyin değişeceği Bursa Cezaevi’ne gönderildi..

Raşit; 1940 yılında Bursa Cezaevi’ne geçtiğinde, şiirleri dergi ve gazetelerde yayımlanan bir şairdi. O yıllarda Bursa Cezaevi’nin tek şairi Raşit Kemali değildi. Kibar, bakışlarıyla karanlığı aşmaya çalışan, yasaklı, sakıncalı, kendi deyimiyle “Mavi Mavi gülen” başka bir şairin de eviydi. Raşit tanıştığı mahkûmlara şair olduğunu söyleyince, mahkûmlar da cezaevinin diğer şairiyle kendisini tanıştırmanın iyi olacağını düşündüler. Mahkûm iki şairin tanışması çok doğal olsa da Raşit Kemali için bambaşka bir anlam, tarif edilemez bir heyecan barındırıyordu.  Şairle ilk karşılaşmada ise bu heyecan gösterdi kendisini. Uzun uzun baktı şaire. Bir an konuşamaz, nefes alamaz oldu. Raşit Kemali tedirginlik ve şaşkınlık içinde  “Merhaba.” dedi şaire. Şair; karşısında duran, teni kavruk, gözleri kara bu Anadolu delikanlısına tebessümle baktı ve “Merhaba, ben Nâzım Hikmet.” dedi…

Nâzım şiir yazdığı için, Raşit ise Nâzım’ın yazdıklarını okuduğu için mahkûm olmuştu. İki şairin  Bursa Cezaevi’nde buluşması bu yönüyle enteresan ve eşine az rastlanır bir tesadüftü. Tanışmadan sonra cezaevinin 52. koğuşuna yazdılar iki şairin adresini. Artık koğuş arkadaşı da olmuşlardı. Tüm vakitleri edebiyat konuşarak, anıları paylaşarak geçiyordu. İki şairin dostluğu öylesine ilerlemişti ki Nâzım, Raşit’e Fransızca ve siyaset dersleri vermeye başladı. Orta okul terk olan Raşit Kemali için cezaevi artık bir üniversiteye döndü. Hayatı boyunca okulu sevemedi fakat bu sefer azimli, hevesli, sevgiyle bitmek tükenmek bilmeyen derslere katılım sağlıyordu. İki şair zaman geçtikçe birbirlerini daha yakından tanıdı, sevdi ve sarsılmaz bir bağ kurdu. 

Bir gün Raşit Kemali, 52. koğuşun sandıktan bozma ahşap masasında, bir büyük şairle aynı yerde kalmanın çekingenliğiyle şiir yazmak istedi. Raşit Kemali çalışırken koğuşa Nâzım girdi. Dostunu kâğıdın üstüne kapaklanmış şekilde şiir yazarken gören Nâzım, merakla “Bana şiirlerini okur musun?” diye sordu. Belki o yaşına değin hiç bu kadar heyecanlanmamış olan Raşit Kemali, biraz utansa da şiirlerini büyük bir hevesle okumaya başladı. Nâzım, genellikle ilk mısrada, bazen 2 veya 3. mısralarında durdurdu Raşit’i ve diğer şiire geçmesini istedi. Şiirler bittiğinde Nâzım’ı yüzü düştü. Büyük şair, beğenmedi dostunun şiirin. Ve bunu samimi bir dille Raşit’e söylemekten hiç çekinmedi.  Raşit durum karşısında çok üzüldü. Kendine güvenini de biraz kaybetti fakat vazgeçmedi. 

Birkaç gün  sonra Raşit Kemali bir köşede çalışırken Nâzım tekrar yanına geldi. Masanın üstünde duran kâğıtları aldı ve okumaya başladı. Nâzım elindeki kâğıdı okurken dudak kıvrımlarına ışıklı bir tebessüm yerleşti, mavi gözleri aydınlandı. Heyecanla “İşte! İşte bu! Sen öykü yazmalısın…” dedi.  O an Raşit Kemali için yeniden doğmak gibiydi. Raşit Kemali’nin yaşadığı coşkuyu, sevinci, mutluluğu tutsak edemedi duvarlar. Mutluluk gökyüzünde parlak bir yıldız gibi sonsuzdu artık.

Nâzım ve Raşit nesir yazı üstünde çalışmalara başladı. Raşit Kemali,  Nâzım Hikmet’in yardımıyla ilk romanı On Sekiz Yaş’ı yazdı fakat yayımlamadı…  Yayımlanan ilk hikayesi  “Balık”  1940 yılında Raşit Kemali imzasıyla Yeni Edebiyat dergisinde çıktı. İsmini de değiştirdi. Şair Raşit Kemali gitti, Orhan Raşit geldi…

Baktığı her yerde öyküler, her yüzde kahramanlar görüyordu Orhan Raşit… Durmadan yazdı. Ardı sıra dergi ve gazetelerde öykülerini yayımlamaya başladı. Onun için yazmak topluma dahil olmaktı. Hayata dair olmaktı. Edebiyata dahil olan yeni, güçlü bir ırmak olmaktı. Yazarak duvarları yıkıyor, hürriyet kokusunu çekiyor ve kendini buluyordu.

Kemal Sülker çıkardığı Yürüyüş dergisi için Orhan Raşit’ten öykü yazmasını istediği bir mektup gönderdi. Orhan Raşit öyküyü yazdı ve dergiye gönderi. Dergi yayımlandığında gördü ki ismi değişmişti. Bu durum oldukça canını sıktı ve Kemal Sülker’e sitem dolu bir mektup yazarak isminin neden değiştiğini sordu. Aslında Kemal Sülker, Orhan Raşit’i korumak istemişti. O sıralar dergi yakın takipteydi  ve yazarları soruşturuluyordu. İsim değişikliği Orhan Raşit’e bir zarar gelmesin diye yapılmış ve imkânsızlıktan haber verilememişti. Orhan Raşit durumu anlayışla karşılasa da hoşnutsuzdu. Zaman geçtikçe yeni imzasına alıştı ve Kemal Sülker’e  bir mektup daha gönderdi.  Mektupta “Yahu Kemal, bu yeni imza çok kıyak be. Hoşuma gitti. Eşin dostun haberi olsun ben artık Orhan Kemal’im” dedi…

Böylelikle Orhan Raşit de gitmiş, yerine edebiyatımızın en büyük öykücüsü Orhan Kemal gelmişti. 

Orhan Kemal, yazdıklarını sade bir dille kaleme alıyor, hikâyeyi hayatın içinden çıkarıyordu. İyi bir sosyologdu. İnsanları tanıyan, onlarla arasına hiç mesafe koymayan, olağan ve bizdendi. Edebiyat dünyasının dışında sinema ve tiyatronun da ilgisini çeken yapıtlara da bu özelliği sayesinde imza attı. Hayatı boyunca üç yüzden fazla sinema senaryosu yazdı. Yazılanlar aynı ruhtan, aynı kalpten, aynı kalemdendi fakat imzalar değişmek zorunda kalıyordu. Kendi imzasıyla gönderdiği senaryolar sürekli sansüre takılınca İlhan Demir ve Yıldız Okur imzalarını kullandı. Orhan Kemal, Yeşilçam’ın hemen her köşesine iz bırakan, senaryoların dışında kitaplarıyla da Yeşilçam’ın en önemli filmlerine ilham oldu. 

Orhan Kemal için zaman bazen hızlı geçti, bazen ay doğumu kadar yavaş. İçinde hiç dinmeyen bir kavga, mücadele ve telaş… Gözleriyle yazıyordu öyküleri. Omuzlarından tanıyordu insanı. Kendi gibiydi kahramanları, kendisinden katıyordu umutları… 

Bir yerlere gitmeyi çok sevmezdi. Gitmek geri dönememe korkusunu besliyordu. Bulgaristan Yazarlar Birliği’nden davet aldığında da gitmek istemedi. İçinde tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Fakat davete icabet etmek gerekliydi ve Sofya’ya gitti. Orhan Kemal o sıralar “93’ten Bu Yana” isimli romanının hazırlığı içindeydi. Davete iştirak ederek yeni roman için araştırma da yaparım diye düşündü ve yola çıktı. Kimseyle vedalaşmadı. Birkaç gün sonra geri dönecek, romanını bitirecekti. Yapamadı.  Dostu Nâzım Hikmet’ten yedi yıl sonra, 2 Haziran 1970’te yitirdik edebiyatın toprağa tutunan, insan kokan çınarını. Yitirdik hikâyemizin kahramanını.

Orhan Kemal…
Onu düşündükçe hâlâ bir daktilo sesi gelir Cibali’nin tütün kokan sokaklarından. 
O; avare yılların, yağmur yüklü bulutlarıyla taşımıştır zamanı.
Bir dostun mavi mavi gülümsemesiyle unutur ekmek kavgasını. 
Cemile’dir sevdası ve bereketli topraklarda saklıdır onun macerası.
Duyumsadığı arka sokaklarda nefes alanların kardeş payı ettiği umutlardı.
Mehmet’ten Raşit’e büyümek,
Raşit’ten Orhan’a olgunlaşmak
ve
Orhan Kemal’le sonsuzlaşmaktı onun öyküsü… 

Yazarın Diğer Yazıları
Güneşin Kendisidir Ankara

Unutulmuşluğun kıyısında,Kırbaç gibi savrulan rüzgârların kestiğiçaresizliğin sessizliği,Ve tükenişin boşluğunda,Bir sonbahar denizi gibi uzanan bozkırın ortasındaumudun akını başlamakta…  Bir şehri sevmek nasıl başlar? Ne yaşanmış olmalı ve neyi yaşamayı ummalı bir şehri sevebilmek için?  Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar. Sanki küstürdüğü denizi, yanına  gökyüzünün mavisini de alıp çekip gitmiştir. Ankara’nın bu soluk sabahı, ağır ağır […]

Devamını Oku
Güvercini Kim Yıkayacak

Bir zamanlar tüyleri bembeyaz, gözleri parlak, yere hiç konmadan uçan bir güvercin varmış. Onun uçtuğu yerde ne kavga ne gürültü ne küslük ne anlaşmazlık yaşanırmış. İnsanlar güvercini gördüğünde kucaklaşır, türküler söyleyerek gökyüzünde süzülen güvercini selamlarmış. Güvercin, kâh sarp kayalıklardan kâh ağaçlardan bakar, gözünü insanların üstünden hiç ayırmazmış. Rivayet o ki; güvercinin neşesi ve gücü merhametten […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku