“Veda elveda değilse, her vedada bir merhaba mutlaka vardır diye.” Veda Divanı kitabını bu sözlerle imzalamadan hemen önce kıstı gözlerini, çok ama çok kısa bir anlığına dalıverdi uzaklara. Sonra onu ilk tanıdığım günden beri bana bakarken eksiltmediği tebessümü kondurdu yüzüne… Bu Ahmet Abi’yi son görüşümdü… Bazı insanlarla tanıştığımız anı biliriz. Bir kapı açılır, bir el […]
“Veda elveda değilse, her vedada bir merhaba mutlaka vardır diye.”
Veda Divanı kitabını bu sözlerle imzalamadan hemen önce kıstı gözlerini, çok ama çok kısa bir anlığına dalıverdi uzaklara. Sonra onu ilk tanıdığım günden beri bana bakarken eksiltmediği tebessümü kondurdu yüzüne… Bu Ahmet Abi’yi son görüşümdü…
Bazı insanlarla tanıştığımız anı biliriz. Bir kapı açılır, bir el uzanır, bir yüz hafızamıza yerleşir. Bazılarıysa hayatımıza çok daha önce girmiş gibidir. Seslerini ilk kez duyduğumuzda bile onları eskiden beri tanıdığımızı sanırız. Ahmet Telli benim için öyleydi. Bir kitabın kapağından çıkıp gelmemişti. Çoktan içimde duran, fakat adını koyamadığım bir duygunun içinden konuşmuştu. Tanıştığımız ilk anda sanki hep bildiğim, tanıdığım biriyle uzun yıllar sonra görüşmüş gibiydim.
Belki onu ilk kez bir ayrılığın ardından okudum. Belki bir ülkenin insanı kendi sokaklarında yabancılaştırdığı günlerden birinde. Belki de hiçbir şey olmamıştı; gençtim, dünyanın henüz bana dokunmadığını sanıyordum. Sonra bir dizesi geldi ve insanın yalnız başına yaşlanabileceğini, bir şehrin tek bir insan gidince yıkılabileceğini, hüznün yalnızca baş eğmek değil, bazen başkaldırmak olduğunu söyledi.
Şiirin insana yaptığı en büyük şeylerden biri budur. Öğretir, aratır, benzeşir. Ahmet Abi de bunu yapıyordu. Onun şiiri de hep bizden önce kendimizdeydi. Ayrılığın kapısında, gecenin en sessiz saatinde, bir meydanın dağıtılmış kalabalığında, arkasından bakılan bir trenin son vagonunda.
Onu aşk şiirleri yazan bir şair olarak okuyanlar oldu. Kavganın, itirazın, kuşağının ve memleket acısının şairi sayanlar da. Oysa Ahmet Telli’nin şiirinde aşk ile kavga birbirinden ayrılmazdı. Çünkü onun dünyasında sevda, insanı dünyadan uzaklaştıran bir sarhoşluk değil, dünyaya daha dikkatli bakmanın yoluydu. Seven insan haksızlığa karşı daha savunmasız ve daha öfkeliydi. Bir başkasının yüzünü gerçekten görebilen, ezilenin yüzünü de görmezden gelemezdi.
Belki de bu yüzden onun aşk şiirlerinde bile bir meydanın uğultusu duyulur. Toplumsal şiirlerinde ise ansızın bir elin sıcaklığı, kapanan bir kapının sesi, terk edilmiş bir odanın sessizliği belirir. Memleketle sevgili aynı yaradan kanar. Bir şehrin yıkılışıyla bir insanın gidişi aynı yerde buluşur. Büyük tarih ile küçük hayatlar birbirine karışır. Mücadele ve kavga işte bu harmanın bir parçası olur.
Ahmet Telli şiiri yüksek bir kürsüden konuşmadı. Yanımıza oturdu. Ceketinin cebinden çıkardı sözcüklerini; dünyada başımıza gelenin ağırlığını paylaştı.
Onu okurken insan kendisine ders verildiğini düşünmez. Birinin sessizce omzuna dokunduğunu hisseder. “Biliyorum,” der o dokunuş, “Sen de oradan geçtin.”
Belki bir şairi şair yapan tam olarak budur. Herkesin yaşadığı şeyi herkesten farklı söylemek değil yalnızca; kimsenin tek başına taşımaması gereken şeyi paylaşmak.
Ahmet Telli’nin hüznü de böyleydi. Yüzü dışarıya dönüktü. Başkasının acısını tanırdı. Bir kuşağın erken büyüyen çocuklarını, arkadaşlarını birer fotoğrafa dönüştüren zamanı, seslerin susturulduğu yılları hatırlattı. Onun şiirinde unutmak, ahlaki bir yenilgiydi. Postalların sesini, sabaha karşı çalınan kapıları, bir düşüncenin suç sayıldığı günleri, gençliğin üzerine indirilen karanlığı hiç unutmadı. Sözün duvara çarptığı, insanın kendi sesinden korkar hale getirildiği zamanları unutmadı. Onun şiirindeki öfke kör değildi. Kime ve neye yöneldiğini biliyordu. İnsanı küçülten düzene karşıydı. Hayatı yaşanmaz hale getirenlere karşıydı. Öfkesinin hemen yanı başında hep bir çocuk, bir sevgili, bir ağaç, bir kuş ya da ince bir umut dururdu. Yangından söz ederken bile suyu düşünürdü. Fakat bu umudun içinde suyun bile çürüyebileceği gerçeklikte hep vardı. Ben Ahmet Abi’den öğrenmiştim suyun çürüyebileceğini. Sonra nasıl çürüdüğünü. Su çürüyorsa hayatı mümkün kılan düzen kökünden yaralanmıştır. Ahmet Telli, bir çağın kötülüğünü anlatmak için tam da böyle bir imgeye ihtiyaç duyar. Kirlilik yüzeyde, sadece görünür değildir artık. Saflığın özüne işlemiştir ama yine de çürüyen suyun başında bekleyen bir şair vardır. Karanlık çöker, sesler azalır, kalabalık dağılır. Şair kalır. Kaybedilenlerin isimlerini sayar, geride kalan eşyaya dokunur, kapısı mühürlenmiş evlerin önünden geçer. Dilin üzerine sinen korkuyu temizlemeye çalışır. Bazen başarır, bazen başaramaz. Fakat orada bulunması bile unutuşa karşı bir itirazdır.
Ahmet Telli, sözcüklerin bir kapıyı kırmayacağını biliyordu belki; ama o kapının neden kapatıldığını unutturmayacağına inanıyordu. İnsanların çekilen acıya alıştığı yerde karanlık büyüyordu. Şiir; karanlığı vicdanlara taşıyabilirdi. Şiir; dünyanın her gün biraz daha sıradanlaştırdığı kötülüğe bakıp “Bu normal değil,” diyebilirdi. Ve şiir; yenilgiyi tanıdığı için umuttan söz edebilirdi.
Onun umudu kolay bir teselli değildir. Tarihin adil olduğuna dair hiçbir güvencesi yoktur. Tam tersine, tarihin çoğu zaman adaletsiz olduğunu bilir. İyi insanların kaybettiğini, güzel düşlerin yarım kaldığını, bazı kapıların bir daha açılmadığını görmüştür. Buna rağmen umudu bırakmaz. Ahmet Telli de umut, sonucun güzel olacağına inanmak değildir. Sonuç ne olursa olsun insan kalmaya devam etmektir. Yenilgi karşısında zalime benzememek, yalnızlık karşısında kalbini taşlaştırmamak, ayrılık karşısında sevgiyi küçümsememektir. Bu yüzden her kuşak kendisine ait bir Ahmet Telli buldu. Bir kuşak onda susturulmuş gençliğini okudu. Bir başkası ilk büyük ayrılığını. Biri meydanların kaybolan sesini duydu, diğeri sevdiği insanın ardından boşalan şehri. Fakat umut hepsi için eşit ve karşılıksız oradaydı.
Zaman değişti. Meydanların isimleri, korkunun yöntemleri, yasakların dili değişti. İnsanların birbirinden ayrılma biçimleri bile değişti. Fakat terk edilmenin acısı, adaletsizlik karşısında duyulan öfke ve kalabalık içinde büyüyen yalnızlık değişmedi. Ahmet Telli, hep bu değişmeyen yerden konuştu.
Şimdi onun öldüğünü söylüyorlar.
İnsan bir şairin ölümünü nasıl kabul eder, bilmiyorum. Çünkü şairi bedeniyle tanımamışsanız bile sesi hayatınızın bir dönemine karışmıştır. Bir otobüs camında, yalnız ve yağmurlu bir akşamda, yıllar önce gönderilmiş bir mektupta, artık görüşmediğiniz birinin altını çizdiği kitapta yaşamaya devam eder. Şair ölünce yalnızca bir insan gitmez. Gençliğinizin bir odası boşalır. O odada yıllardır dokunmadığınız eşyalar vardır. Unuttuğunuzu sandığınız yüzler, yarım kalan cümleler, bir daha dönmediğiniz sokaklar…
Şairin ardından insan biraz da kendi geçmişinin yasını tutar. Bir zamanlar dünyayı değiştirebileceğine inanan hâlini, büyük aşklara hazırlıksız yakalanan kalbini, bir şiirin her şeyi anlatmaya yettiğini hatırlar. Belki şairlerin ölümü tam da burada yarım kalır.
Bir gün, onu hiç tanımayan bir genç kitabını açacak. Belki adı ilk kez karşısına çıkacak. Belki yaşadığı acının yalnızca kendisine ait olduğunu sanacak. Sonra bir dizeye rastlayacak ve dünyanın ondan önce de yıkıldığını, insanların o yıkıntının içinden yine de birbirlerine seslendiğini anlayacak. Ahmet Telli o anda bir gencin kalbinde her şeye yeniden başlayacak.
Şimdi bize düşen, onun ardından güzel cümleler kurmak değil yalnızca. Unutmanın bu kadar kolay, alışmanın bu kadar teşvik edildiği bir zamanda onun şiirinin tuttuğu nöbeti devralmak. Suyun çürüdüğünü gördüğümüzde susmamak. Bir şehir yıkıldığında enkazın altında kalan isimleri hatırlamak. Hüznümüzü yalnızca içimizde büyütmeyip onu daha adil bir dünyanın ısrarına dönüştürmek.
Bir şair öldü, diyorlar. İnanmak güç. Belki de öldü. Ama bir yerlerde, gecenin en tenha saatinde, bir insan onun kitabını açıyor şimdi. Bir sözün altını çiziyor. Uzun süredir söyleyemediği bir duygunun adını buldu o kişi. Başını kaldırıp pencereden dışarı bakıyor. Şehir hâlâ ayakta sanıyor kendisini. Tam o anda bir şey oluyor. Şair gidiyor. Şiir kalıyor.
Ve şehir, ilk kez gerçekten yıkılıyor.
“Veda elveda değilse, her vedada bir merhaba mutlaka vardır diye.” Veda Divanı kitabını bu sözlerle imzalamadan hemen önce kıstı gözlerini, çok ama çok kısa bir anlığına dalıverdi uzaklara. Sonra onu ilk tanıdığım günden beri bana bakarken eksiltmediği tebessümü kondurdu yüzüne… Bu Ahmet Abi’yi son görüşümdü… Bazı insanlarla tanıştığımız anı biliriz. Bir kapı açılır, bir el […]
Devamını Oku
Dışarısı hercai renkli. Kalktı puslu kışın perdesi. Gökyüzünü çizmek isteyenin işi kolay şimdi; parlak açık mavi. Parçalı bulutlar terki diyar eyledi. Yıldızlar döndü geri. Bu mevsimin bir yanı kiraz, bir yanı karanfil; bir yanı okul çıkışı, bir yanı deniz hesabı. Güneş, tepede kızarmış bakır bir tasa benzer. Çatlamış toprak, oluk oluk su ister. Çocukları oyun, […]
Devamını Oku
Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]
Devamını Oku
Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık. Ancak […]
Devamını Oku