Alper Akçam
Tüm Yazıları
Neden Köy Enstitüleri?
Ana Sayfa Tüm Yazılar Neden Köy Enstitüleri?

Günümüz toplumunun marka ve gerçeğinden saptırılmış olgu sağanakları, görsel ve sahte kopyalarla körüklenen televizyon yayınları, inanç istismarcısı emperyal güçlerin Şarkiyatçı politikaları ve kültüründen kopmuş sığınmacı akınları ortamında yaşayan, kendi hayatının edilgen bir izleyicisi durumuna getirilmiş genç kuşaklarda, devrimci bir ütopya olmaksızın bugünlerine ve geleceklerine ilişkin özgür bir düşünce geliştirme olanağı bulunmamaktadır.   Batı Rönesansı sürecinde, […]

Günümüz toplumunun marka ve gerçeğinden saptırılmış olgu sağanakları, görsel ve sahte kopyalarla körüklenen televizyon yayınları, inanç istismarcısı emperyal güçlerin Şarkiyatçı politikaları ve kültüründen kopmuş sığınmacı akınları ortamında yaşayan, kendi hayatının edilgen bir izleyicisi durumuna getirilmiş genç kuşaklarda, devrimci bir ütopya olmaksızın bugünlerine ve geleceklerine ilişkin özgür bir düşünce geliştirme olanağı bulunmamaktadır.  

Batı Rönesansı sürecinde, Ortaçağ karanlığına karşı klasik antikçağın yeniden bulgulanışı gibi, emperyalist saldırganlığın tetiklediği günümüz yeni Ortaçağ’ına karşı da yeniden yol gösterici olabilecek bir yitirilmiş cennet gereksiniminin olduğu çok açıktır. 

Cumhuriyetimizin kurucusu, devrimci eğitim-kültür atılımlarının da atası sayılabilecek Mustafa Kemal Atatürk’ün esin ve önerisiyle başlatılmış, büyük eğitim devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç’un düşün ve davranış babalığını yaptığı eğitmen kursları ve Köy Enstitüleri, on yılı bile bulamamış kendi özgün ve kısa yaşam süreci içinde bile etkisini on yıllara yayacak bir aydınlanma şafağı ve olgusu olarak elimizin altındadır.

Cumhuriyet tarihinin onursal anıtı, UNESCO’nun tüm dünyaya örnek eğitim modeli olarak gösterdiği Köy Enstitüleri, bugünün de devrimci ütopyası, yitirilmiş cenneti gibidir…

I. Köy Enstitüleri, Bize Özgü, Ayağını Anadolu Toprağına Basan Kurumlardı

ABD’li barış gönüllüsü Fay Kırby, “Türkiye’de Köy Enstitüleri” adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “İkinci önemli sonuç, asıl Köy Enstitüleri’nin Pestalozzi, Dewey, Kerschensteiner gibi Batı eğitimcilerinin düşünlerine göre kurulmuş eğitim sistemlerinden alınarak açılmış okullar değil, onlardan (bilinmesi Türkiye için çok önemli olan) bazı temel noktalarda ve ayrıca nitelik ve nicelik bakımından da değişik bir sisteme dayandığıdır. (…) Üçüncü sonuç, Köy Enstitüleri’nin, Batılı eğitimcilerin düşün ve sistemlerinin taklidi olmadığı gibi, şu ya da bu partinin ve şu ya da bu Bakanın keyfine dayalı bir buluş da olmadığıdır. (…) Köy Enstitüleri’nin Türkiye’nin eğitim sorununun doğal ve zorunlu olarak vardığı, uzun aramalar ve deneyler sonunda kolektif çalışmalarla ortaya çıkarılmış bir eser olduğu, onda hiçbir yapaylık ve siyasal çıkar bulunmadığı, incelemede apaçık belirtilmiştir.” (Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, önsöz, s VII.) 

Fay Kırby, 1940lı yıllarda Türkiye’deki “Balkan Göçmenlerinin Durumu” ile ilgili bir araştırma yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş ABDli bir uzmandı. Hasanoğlan’daki Köy Enstitüsü’nü görünce bir çeşit hayranlık duygusuyla şaşkına döner ve bu konuda araştırma yapmak ister… İsteği kendisini Türkiye’ye gönderen ABD kuruluşu tarafından kabul edilmeyince, Kanada yurttaşlığına geçip Türkiye’de kalabilme yolunu seçer. 

Hasanoğlan’daki Köy Enstitüsü başka birçok insanı da derinden etkilemiştir. Bunlardan biri de yazar Sabahattin Ali’dir. Kırklı yıllarda Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası, Ankara Devlet Konservatuvarı gibi birçok sanat kurumunun oluşturulmasında önemli katkıları olmuş, 1940-1949 yıllara arasında Türkiye’de resmi görevli olarak bulunmuş Alman kültür insanı Carl Ebert ile birlikte Hasanoğlan’daki enstitüyü ziyarete gelmiş olan Sabahattin Ali, öğrencilerin isteğiyle “Rüzgâr” adlı şiirini okur… Daha sonra kendisiyle görüşmeye gelen o günün öğrencisi, sonraki yılların usta ozanı Mehmet Başaran’a, şiirde geçen “İnsan olmak dokunuyor haysiyetime” dizesini Hasanoğlan’ı, orada köylü çocuklarının yaptıklarını gördükten sonra “İnsan olmak artık dokunmuyor haysiyetime,” diye değiştirdiğini söyler.

Köylü çocuklarının birer yaşam devrimcisi oldukları bu süreçte nasıl bir eğitimden geçtiklerinin en önemli işaretleri Köy Enstitüleri yasasının çıkmasından dört yıl önce çalışmalarına başlamış eğitmen kursları zamanında verilmiştir.  

İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’tan;

“Karaağaç Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu Eğitim Şefliğine,

24 Eylül 1937

Kurslarda bulunan eğitmenler tarafından yazılmış güzel yazılar bir araya toplanarak eğitmen kursları için bir (okuma kitabı) bastırılacaktır. Onun için aşağıda saptanan esaslar göz önünde tutularak eğitmenler tarafından muhtelif vesilelerle yazılmış yazıların asılları veya kopyaları toplanarak idaremize gönderilecektir. (…) Eğitmenler tarafından oynanan temsillerin aynen tutulmuş zabıtları (Bu piyeslere hariçten hiçbir şey ilave edilmemelidir.) Bu esaslara göre vereceğiniz yazıları 15.10.1937 tarihine kadar göndermenizi önemle dilerim.” (Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü, Ulusal Basımevi, Ankara 1971, s 131.) 

II. Köy Enstitülerinde, Hazır Bilgiyi Öğretme, Belletme Değil, Özgür Araştırma Ve Eleştirel Yöntemler Önde Tutulmaktaydı 

Günümüz Türkiye’sinde eğitim “bilgi” adı verilen kimi metinlerin belletilmesi, ezberletilmesi esasına dayanmakta, sınavlarda da konu ve anlam içeriğinden çok olasılıklar üzerine kurulu seçenek seçimi yaptırılmaktadır. Köy Enstitüleri’nde ise, bilgi, kaynak araştırması, doğa, beden, yaşam gözlenmesi ile, bir tür üretim olarak deneyimlenmekte, içselleştirilmektedir. 

Köy Enstitüleri’nde öğrenci, kafasının içine bilgi kalıpları doldurulacak pasif ve edilgen bir nesne değil, eğitim ve üretim sürecine katılan etkin bir öznedir. Köy Enstitülerinde uygulanan, öğrenciyi öğrenim sürecinin en önemli parçası kılan bu “diyalojik eğitim anlayışı”, bu mucize kuruluştan ancak otuz kırk yıl sonra Brezilyalı eğitimci Paula Freire’nin EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ (yayın tarihi Brezilya’da 1970, Türkçe’ye çevriliş 2010) adlı yapıtında kuramsal anlam karşılığını bulur, bir manifestoya dönüştürülür.  

Köy Enstitüleri’nde günde bir saat “serbest okuma” dersi konmuştur. Bu saatte dünya klasikleri öğrenciler tarafından okunmakta, belli aralıklarla yapılan toplantılarda da kitaplar üzerinde tartışma yapılmaktadır. Yüksek Köy Enstitüsü’nde serbest ve tartışmalı okumalardan başka “yazma ve deneme” dersleri bulunmaktadır. Hasanoğlan’da 1943 yılında Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştirmek üzere açılmış Yüksek Köy Enstitüsü’nde, Sabahattin Eyüboğlu’nun önderliğini yaptığı, öğrencilerin de etkin olarak yer aldığı Dergi Kolu aracılığıyla üç ayda bir Köy Enstitüsü Dergisi çıkarılmakta, bunların dışında çeşitli broşürler yayınlamaktadır. 

Yüksek Köy Enstitüsü Dergi Kolu, 20 Köy Enstitüsü’nden gelen yazıları inceliyor, yayına hazırlıyordu. Dergide köy enstitüleri tarafından yapılmış çalışmalar paylaşılmakta, kuramsal tartışmalar yapılmaktaydı. 

Dergi üç bölümden oluşmaktaydı: “Köy İncelemeleri”, “Enstitü Çalışmaları, “Haberler”. 

Pertev Naili Boratav’ın “Köy Enstitüleri Dergisi“ nin ikinci sayısında yer alan “Masallar Nasıl Derlenmeli?“ başlıklı yazısından sonra Pertev Naili Boratav öncülüğünde bir Folklor Arşivi oluşturulmaya da başlanıyor, Köy Enstitüsü kökenli tüm öğretmenler görevli oldukları yörelerin kültürlerini araştırmaya yöneliyorlardı. 

Yüksek Köy Enstitüsü’nde serbest ve tartışmalı okumalardan başka “yazma ve deneme” dersleri bulunmaktadır. Yüksek Köy Enstitüsü, Köy Enstitüleri Dergisi dışında çeşitli broşürler de yayınlamaktadır. Yayınlanan broşürler arasında “İpekçilik”, “Halk Öyküleri Toplama Yöntemi” gibi yapıtlar vardır.

Köy Enstitüleri’nde, derslerin %50’si kültür, %25’i tarım ve uygulama, %25’i ise teknik çalışma şeklinde gruplandırılmıştır. Eğitim süresi beş yıl olan köy enstitülerinde 114 hafta kültür, fen ve öğretmenlik derslerine ayrılmışken 58 hafta ziraat, 58 hafta da teknik ders ve çalışmalarına ayrılmıştır. Ziraat ve teknik eğitime ayrılmış süre kuramsal eğitim süresinden fazladır… 

Köy Enstitüleri demokratik ve katılımcı bir eğitim politikası izlemektedir. Öğrenciler okul yönetiminde ve disiplin kurullarında da görev almaktadır.

Her Cumartesi günü yapılan haftasonu Şenliği’nde öğrenciler okul yönetimini kıyasıya eleştirme hakkına da sahiptir. 

III. Köy Enstitüleri Yalnız Birer Eğitim Kurumu Değil, Birer Üretim Ve Özgürleşme Merkeziydi

Türkiye’nin coğrafi haritası göz önünde tutularak her 3-4 il için bir bilgi, üretim önderliği ve özgürleşme merkezi olması düşüncesiyle kurulmuş Köy Enstitüleri, yaparak ve yaşayarak öğrenmeyi ilke edinmiş, bu eğitim sürecini aynı zamanda bir üretime dönüştürmüş ocaklar gibi çalıştı.

Her Enstitü, kendi kurulu olduğu coğrafyadaki üretim koşullarını ve ekonomik olanakları araştırmaya, uygulamaya yöneldi. Dünyanın en zengin kır çiçeği florasına sahip, dünyanın nektar toplamadaki şampiyonu Kafkas Arısı’nın vatanı olan Kuzeydoğu Anadolu’daki Cılavuz’da arıcılık ve büyükbaş hayvancılık, Malatya Akçadağ’da kayısı üreticiliği, Trabzon Beşikdüzü ve Adapazarı Arifiye’de balıkçılık, Çukurova Düziçi’nde narenciye ve pamuk üretimi, tahılcılık merkezi olan Eskişehir Çifteler’de arpa, buğday ve küçükbaş hayvan üretimi öne çıkmıştı. Öğrenciler aynı zamanda birer üretici gibi yaşıyorlardı. Cılavuz Köy Enstitüsü’nde tanışarak mezuniyetlerinden sonra evlenmiş olan babam Dursun öğrencilik yıllarında tırpanla ot biçip taşıdığını, annem Perihan inek sağdığını, peynir yaptıklarını anlatmıştır. 

Köy Enstitüleri bulunduğu yörelerde birer ekonomik kalkınma merkezi gibi uğraş verdiler; çevrelerindeki üretici köylülük ile de sıcak ilişkiler içine girdiler; tarım ve hayvancılıkta modern teknolojinin gelişmesi için önderlik etmeye çalıştılar. 

Beşikdüzü Köy Enstitüsü, yörede hamsi sürülerini izleyebilecek bir yöntem geliştirmiş, bu enstitüde elde edilen balık ürünleri konserve yoluyla saklanarak diğer köy enstitülerine de gönderilmişti. 

Köy Enstitüleri’nin tamamında, yüzlerce dönümlük alanlarda bahçe tarımı, meyve ve sebze yetiştiriciliği, kümes hayvancılığı, çevredeki otlakların da kullanılmasıyla küçükbaş ve büyükbaş hayvan beslenmesi, tarım ve hayvancılık ürünlerinin ülke genelinde değerlendirilmesi için planlı bir biçimde üreticilik anlayışı geliştirilmiştir. 

IV. Köy Enstitüleri Kendi Okullarını Kendi Elleriyle Kuran, Kendi Elektriklerini Üreten, Dağları Yararak Suları Okullarına Ve Çevre Köylere Akıtan Yaratıcı Merkezlerdi

21 Köy Enstitüsü içinde yalnızca İzmir Kızılçullu ve Kars Cılavuz önceden var olan yapılarda eğitime başlamış, gereksinimlere göre yeni yapılar da kurarak okullarını büyütmüşlerdir. Diğer enstitülerdeki derslik, yurtlar, lojmanlar ve işlikler, yani tüm yapılar öğrencilerin kendi elleriyle kurulmuş, halk kültürümüzdeki imece yöntemi ile dayanışma içinde bitirilmişlerdir. Ankara’daki Hasanoğlan’da Köy Enstitüsü yapıları kurulurken on dört ayrı enstitüden öğrenci ekipleri yardıma gelmiştir. 

Köy Enstitüleri okullarında, yurtlarında ve üretim işliklerinde kullandıkları elektriği de kendileri üretmekteydi. 

Köy Enstitüleri’nde kurulan Yapı Kolları diğer enstitülerin yapımına da yardıma koşan ekipler olarak çalışmaktaydı. Kız ve erkek öğrenciler arasında cins ayrımcılığının olmadığı Köy Enstitüleri’nde yapı kolu başkanlıklarına kız öğrencilerin seçildiği de oluyordu. 

V. Köy Enstitüleri Anadolu Kırsalını Bugün De Soyup Sömüren, Tefeci-Bezirgân İlişkilere, Toprak Ağalığına Karşıydı

Köy Enstitüleri üretici örgütlenmesi konusunda da öncülük yapmaya yönelmiş okullardı. Her köy enstitüsünde öğrencilerin gereksinimlerini karşılamak üzere kurulmuş bir kooperatif bulunmaktaydı. Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler gittikleri köylerde üreticiyi örgütleyerek aracılara karşı koruma ve üretimi geliştirme çabası içine de girdiler. Bu nedenle de bazı çevrelerin büyük tepkisini çektiler. 

Dönemin canlı tanığı olarak yaşamış ozan Ceyhun Atuf Kansu şunları söylüyor: “Gerçekten köylere dağılan öğretmen adayları, gerek köy yönünden, gerek şehirdeki yönetim adamlarından bazı direnmelere uğruyorlar. Toplumsal destanın içinden çıkmış bu güçlü insan, bozuk düzen giden bir topluluğu sarsıyor, uyuşmuş, köhnemiş eski bir toplumun düzeni karşısına yepyeni ilkelerle bir kahraman gibi çıkıyor. Onun ilkesi emektir. Önünde ise emeğe göre düzenlenmemiş, çoğu kez emeği sömürerek rahata kavuşmuş ortaçağ artığı bir düzen yatıp duruyor.” (Ceyhun Atuf Kansu, Sayı 320, 1.3.1947, aktaran Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri, s 94.)

Köy Enstitüleri karşıtı kampanyanın hız kazanması ve Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile, toprak ağaları, Köy Enstitüleri’ne karşı büyük bir saldırı başlatacaklardır. 

VI. Köy Enstitüleri, Şoven Ve Saldırgan Bir Anlayışı Değil, Barışçı Ve İnsancıl İlkeleri Savunuyordu

1938 yılında göreve gelir gelmez, o zamana kadar İlköğretim Genel Müdürlüğü’nü “vekâleten” yürüten İsmail Hakkı Tonguç’un aynı göreve “asaleten” atanmasını, 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri Yasası’nın çıkmasını sağlayan, çevirisini yaptırdığı 496 klasik yapıtla Anadolu toprağını evrensel bilgi ve estetikle buluşturan çağın devrimci Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, 2 Temmuz 1941 günü Ankara Devlet Konservatuvarı’nın mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim”

Köy Enstitüleri’nde felsefe, toplumbilim konularında da dersler yapılmakta, din ve tarih bilgisi belletme yoluyla değil, insan bilincinin gelişmesi evrelerine göre bir süreç içinde işleniyordu. Köy Enstitüleri bir ayağı Anadolu ve Rumeli halk kültürü, bir ayağı evrensel kültür ve estetikte olan, kültürler arasında köprüler oluşturan kurumlardı.

VII. Köy Enstitüleri, Birey Gelişiminde Sanat Ve Estetiği Önde Tutmuştu

Köy Enstitüsü’nde her öğrenci bir müzik gereci çalmak zorundadır. Köy Enstitüleri’nin cumartesi eğlencelerinde enstitü öğrencileri mandolin, armonika, piyano, keman ve benzeri çalgılarla hem klasik batı müziğinden parçalar çalarlar, hem de yerel ezgileri seslendirirlerdi. Halk müziği ile evrensel çoksesli müzik harman edilirdi. 

Köy Enstitüleri’nde öğrenciler her sabah öğretmenler ile birlikte yapılan spor ve halk oyunları ile güne başlardı. 

Köy Enstitüleri’nde bir taraftan Âşık Veysel, Ali İzzet, Daimi gibi halk âşıkları “Usta Öğretici” olarak görev alırken, diğer taraftan Batı klasiklerinin okunduğu, Molier’den Shakespeare’e komedi ve trajedilerin sahnelendiği bir sanat anlayışı egemendi. 

Başlangıç aşamasında, Köy Enstitüleri’nde öğrencilere birer müzik gereci verilmesi önerildiğinde, Köy Enstitüsü öğrencilerinin kendilerini müzikle anlatabilmeleri için seçilmiş mandolin ve harmonikanın Batılı aygıtlar olduğu için tutunamayacakları, köy çocuklarının bunları çalamayacağı görüşünde olan Adnan Saygun, köy çocuklarının bu çalgılara gösterdikleri uyum ve sergiledikleri başarı karşısında büyük bir şaşkınlık içinde kalacaktır. Sonuçta, neredeyse her Köy Enstitülü öğrenci bir mandolin ustası, yetkin bir müzisyen olmuş gibidir… 

Köy Enstitüleri’nde sabah çalışmaları yerel çalgılar eşliğinde topluca oynanan halk oyunları ile başlar… Cumartesi eğlencelerinde halk dansları ve oyunlara köylüler de katılırlar. Bu şenliklerde telif tiyatro yapıtları sahnelendiği gibi, seyirlik köylü oyunlarını andırır biçimde doğaçlama oyunlar da oynanırdı.

Köy Enstitüleri’nin kültüre ve sanata nasıl baktığının ilk işareti daha eğitmenler hareketi sırasında uç vermiştir… 1936 Temmuzunda Eskişehir Mahmudiye’de başlamış ilk eğitmen kursunu bitiren eğitmenler Ankara’ya getirilirler. 6.11.1936’da, Ankara Halkevi’nde Aka Gündüz’ün Yarım Osman adlı oyunu ile kendi tasarladıkları Çoban adlı piyesi oynarlar. Sorun, köy çocuklarına yalnız ABC’yi öğretmek değil, iyinin, güzelin, doğrunun önünü açmak, özgür estetiği canlandırmak olarak görülmüştür. “Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz’ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz’ün oyununun köy hayatından alınmış iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama, köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri, ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz.” (Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s 135.) 

VIII. Köy Enstitüleri Ülke Çapında Çok Önemli Sonuçlar Doğurmuştur

Köy Enstitüleri uygulaması, ülkenin kültür ve sanat ortamını değiştirecek güçte sonuçlar vermiştir. 17.341 öğretmen arasından 300 yazar ve şair, 400’e yakın müzik eğitmeni, ressam çıkmıştır. Bu sanat insanlarından 20 tanesi bugünkü üniversitelerimizin güzel sanatlar bölümlerinin kurucusu olacak, akademik dizgelemde profesörlük ününe ulaşacaklardır.

Türkiye’deki 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası Almanya’da sığınmacı olarak yaşamak zorunda kalmış Köy Enstitülü yazarlardan Dursun Akçam’ın adı, orada bulunduğu yıllar boyunca azınlık kültürlere ve çocuklara yönelik yaptığı çalışmalar nedeniyle Almanya’nın Hamburg şehrinde bir kıyıya verilmiş, Fakir Baykurt ise Almanya’da yazdığı kitaplarla 1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını ödülü (Barış Çöreği), 1985 Alman Endüstri Birliği (BDI) Yazın Ödülü (1985) gibi ödüller almıştır. 

Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin kurucusu olduğu Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) gibi kuruluşlar örgütlenme alanında çok önemli adımlar atmışlar diğer toplum kesimlerine de ekonomik-demokratik mücadele konusunda örnek oluşturmuşlardır. TÖS’ün 1969 yılında eğitim sorunları ve öğretmenlerin özlük hakları için başlattığı “boykot” üç gün süresince ülke çapında eğitimin durduracak bir güce ulaşmıştı. 

Köy Estitüsü çıkışlı birçok öğretmen siyasal partilerde de görevler almışlar, milletvekilliği ve senatörlük yapmışlar, kamu yönetiminde çok önemli görevlerde bulunmuşlardı. 

Bugünün Koşullarında Köy Enstitüleri Düşüncesi…

Köy Enstitüleri’nin kuruluşun üzerinden 85, resmen kapatılışının üzerinden de 71 yıl geçti. Ülkemizin değişen koşulları, bilim ve teknik alanında o günden bu yana yaşanan değişimler nedeniyle yeni bir bakış açısıyla ele alınmaları gerekmektedir. 

Köy Enstitüleri’nin kurulduğu ve yaşama geçtiği 1930’lu, 1940’lı yılların Türkiyesi ile günümüz Türkiyesi birbirinden çok farklıdır. O dönem Türkiye nüfusunun %80’e yakını köylerde yaşamaktadır; köylü, dönem koşulları ve döneme damgasını vuran düşünceler gereği ülkenin ekonomik ve kültürel yaşamına katılması gereken bir çoğunluktur. Bugün ise, nüfusumuzun büyük çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır. Günümüzde Köy Enstitüleri kavramı yanında Kent Enstitüleri üzerine de düşünme gereği doğmuştur.

Türkiye’de kırsal alanın en önemli sorunu, üreticilerin kooperatif ve üretici birliklerden yoksun yapısıdır. Kentleri çevreleyen semtlerde ve şehirlerdeki birincil sorun ise tüketici örgütsüzlüğüdür.

Sığınmacı akınlarının yol açtığı demografik yapı değişikliğinin de eklenmesiyle müthiş bir kültür karmaşasının yaşandığı ülkemizde önemli değişimler ancak siyasal iktidarın devrimci öncülüğü ile mümkün olabilecek gibi görünse de günümüz koşullarında yerel yönetimlere de büyük görevler düşmektedir. Şehir nüfusunun semt meclislerinde, tüketici derneklerinde örgütlenmesi, kırsal alandaki üreticilerin kooperatiflerde örgütlenmesinin özendirilerek üretici ile tüketici örgütleri arasında ilişki kurulmaya çalışılması, şehir nüfusuna taze ve ucuz besin maddesi sağlanabilmesi için yapılacak çalışmalar, aynı zamanda bir eğitim ve kültür seferberliği süreci için belli deneyimler kazanılması olanağını da sağlayacaktır.

Günümüzde de doksan yıl öncesinin eğitmen seferberliğini andırır bir biçimde, ataması yapılamamış öğretmenlerin belli sürelerde kurslardan geçirilerek ülke çapında üretici ve tüketici örgütlenmesinde, üretici ve tüketici kooperatiflerinde, köy ve mahallelerde dernekler aracılığı ile halk örgütlenmesine öncülük etmelerinin sağlanması bir ilk adım olarak atılabilir.   

Ülke çapında yerel yönetimlerin, demokratik kitle örgütlerinin, sendika ve meslek kuruluşlarının birlikte girişecekleri bir süreç, bu doğrultuda yapılacak çalışmalar için önemli olanaklar sağlayabilecektir. 

KAYNAKÇA

Ahmet Emin Yalman, Vatan Gazetesi, 18 Kasım 1936, aktaran Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Güldikeni Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2000,

Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, 6. Basım, Kasım 2015)

Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, Güldikeni Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2000,

Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü, Ulusal Basımevi, Ankara 1971,

İsmail Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, 3. Baskı, Mayıs 1998,

Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri, Cumhuriyet Kitapları 4. Baskı, Temmuz 2006, 

Muzaffer İlhan Erdost, Kürselleşme ve Osmanlı “Millet” Makasında Türkiye, Onur Yayınları…

Yazarın Diğer Yazıları
Neden Köy Enstitüleri?

Günümüz toplumunun marka ve gerçeğinden saptırılmış olgu sağanakları, görsel ve sahte kopyalarla körüklenen televizyon yayınları, inanç istismarcısı emperyal güçlerin Şarkiyatçı politikaları ve kültüründen kopmuş sığınmacı akınları ortamında yaşayan, kendi hayatının edilgen bir izleyicisi durumuna getirilmiş genç kuşaklarda, devrimci bir ütopya olmaksızın bugünlerine ve geleceklerine ilişkin özgür bir düşünce geliştirme olanağı bulunmamaktadır.   Batı Rönesansı sürecinde, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku