Trendeydim, denize bakayazdım her durakta, korktum, ama hepsinde indim, koştum ve geri döndüm. Güneş batıyordu gördüğüm daracık ara sokaklarda ve deniz uzanıyordu simsiyah. Yüzülür mü bu kapkara sularda? Gözün ermediği, gönlün çözemediği bir boşluk. Sanki dünyanın bütün yorgunlukları o suyun altında. Bitmeyen bir sahilde, bitmeyen bir yolculukta, her durakta aynı denize koştum ve koştum ve […]
Trendeydim, denize bakayazdım her durakta, korktum, ama hepsinde indim, koştum ve geri döndüm. Güneş batıyordu gördüğüm daracık ara sokaklarda ve deniz uzanıyordu simsiyah. Yüzülür mü bu kapkara sularda? Gözün ermediği, gönlün çözemediği bir boşluk. Sanki dünyanın bütün yorgunlukları o suyun altında. Bitmeyen bir sahilde, bitmeyen bir yolculukta, her durakta aynı denize koştum ve koştum ve geri döndüm. Ayağımın ucunu bile değdiremeden uyandım kan ter içinde. Tamam sıcak diye biraz fazla heveslenmiş olabilirim, uzanmış olabilirim sere serpe. Sen kim Bella kim, ah be kadın! Orhan Veli’nin de sana şiir yazdığı yok zaten. Aradığınız denize ise şu anda hiç ulaşılamıyor, daha sonra tekrar dene, belki ulaşırsın, belki sıkışırsın dantelli pencerende. Şimdilik otur çalış, yaz, karala bir şeyler, yine çalış, yine yaz. Bak rüyaların neticeden bağımsız çoktan kalemi kırmış atmış. Belki de bu sana bir mesaj yüzyıllardan kalma. Bu yaz, ah bu yaz…
Güneşin altında gölgene bile güvenemeyecek kadar umutsuz hissedince gelmiyor o yaz. Kalabalıklar içinde kendi sesini duyamadığında, rüzgârın okşadığı saçından ziyade için olmadığında, en sevdiğin şarkı çalarken bile eşlik edecek neşen olmadığında o yaz gelmiyor. Takvime yaz geldi ne yazar, umut tarlamızda hep bahar, hep yaz olsa…
Yaz dediğin sadece bir tarihten ibaret olmayabilir mi? İçinden geçirdiğin bir dilek olabilir mi mesela ve o dilek bir tatil planı değil de sadece bir hayale tutunmak olabilir mi? Baktığın her pencerede masmavi denizi görmek gibi. Yürüdüğün her kaldırımda yosun kokusunu içine çekmek gibi. Kapıda karşılaştığın sarman kediyi okşarken uçsuz bucaksız bir papatya tarlasında koşuyormuşçasına şefkat ile dolmak gibi. Dışarısı kavrulurken içini serinleten bir şarkının nakaratını duymak gibi. Takvime yaz geldi ne yazar, sokağımızda hep bahar hep yaz olsa…
Yaz, takvimden bağımsız yaşanır mı sevgili? Çiçekler hep dalda mı açar, gönülde demetlenmez mi yâr el verince? Yıldızlar hep yaz akşamları mı konaklanır üstümüzde, bir umut belirince de göz kırpmaz mı bize? Çakırkeyif olmaz mı benlik, olmadan bir yudum bade? Bazen de bir şiir okuyunca esmez mi o ılık rüzgâr, kışın heyulasına nazire? Takvime yaz geldi ne yazar, gönlümüz hep yaz hep bahar…
Hatıp Çay’ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de
Karanfil Sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
“Mucip sebebin” bilirim
Ve “kafi delil” ortada…
Ne de güzel anlatır Ahmed Arif aşkı, onuru, sevdayı, yalınlığı, başkaldırıyı, bir de Ankara’yı…Çocukken yaz demek, okulsuzluk ve sınırsız dondurma demekti ya, yaz aslında belki de kendine zaman ayırmak demek, aklına eseni buyur etmek demek, deli fişek gibi sağa sola savrulmak demek. Ve hatta belki mevsimlerden Ankara demek. Ne alakası var şimdi deniz güneş kum ve Ankara dediğinizi duyar gibiyim. Ankara’nın taşına bakalım da sevgili, gökyüzüne bakmayalım mı? Seğmenler’deki çimenlere uzanmayalım mı? Gençlik Parkı’nda anılara dalmayalım mı? Kuğulara bakarken akşamları inceden ürperince sırtımıza bir şal almayalım mı? Attilâ İlhan’ı sevgiyle anmayalım mı? 19 Mayıs’ta Ankara’da Ata’mıza koşmayalım mı?
“ankara’nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi’nde rasattepe’de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa’m mustafa kemal’im”
Bazen sadece havadan ısınmaz bir halkın yüreği, geçmişin onurundan sımsıcaktır. Filizlenir bir şeyler bir bayrağın gölgesinde, bir ülkünün izinde, bir çift mavi gözün peşinde. Belki de bir meydanın sabrında, bir tutsağın özgürlük şarkısında…
Ve Ankara, o sabrın başkentidir. Rüzgârı, taşıdığı yüke göre hep ama hep ağır eser. Bir söz, bir hayal, bir hatıra… Takvime yaz geldi ne yazar, hatıralarımız hep yaz, hep bahar ne de olsa…
Unutkanım bu aralar ama şimdilik… Ve gayet bilinçli bir unutma isteği, unutmayı istemek hali. Toplum olarak öyle olaylar duyuyor, görüyoruz ki, umut için unut mottosuna sarılmaktan başka kalmıyor bir yol. Aksi halde ayakta kalmaya derman yok ama bir yandan da oturmaya ferman yok. Tabii ki geri plana attığımız, yok saydığımız şeyleri tamamen unutmuyoruz. Sadece görmezden […]
Devamını Oku
Yeni yılın ilk sabahı… Ne dışarıdaki kutlamaların artığı var evde ne de dün geceden kalma abartılı bir umut. Her şey olması gerektiği kadar sade; ben de öyleyim. Pencereyi aralıyorum; soğuk hava yüzüme dokunuyor. Tuhaf bir sessizliğe bürünmüş semtimin arsız sokakları. Sanki gece boyunca edilen bütün dilekleri sindirmek için biraz daha uyumaya karar vermiş gibi bulutlar. […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku