Özge Mumcu Aybars
Tüm Yazıları
Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor
Ana Sayfa Tüm Yazılar Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor

“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz,ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”— Nâzım Hikmet, Vatan Haini (1962) Bir ülkenin hafızasında nasıl yaşanır?  Bir insan yalnızca bedeninden mi sürülür, yoksa adı da bir gürültünün içine gömülürken, geride sessizliği mi kalır? Nâzım Hikmet, tam da bu sessizlikle hesaplaşan bir isim.  Adı, bazen bir tutanakta, bazen bir suçlama metninde, bazen de bir […]

“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”
— Nâzım Hikmet, Vatan Haini (1962)

Bir ülkenin hafızasında nasıl yaşanır?  Bir insan yalnızca bedeninden mi sürülür, yoksa adı da bir gürültünün içine gömülürken, geride sessizliği mi kalır?

Nâzım Hikmet, tam da bu sessizlikle hesaplaşan bir isim.  Adı, bazen bir tutanakta, bazen bir suçlama metninde, bazen de bir çocuğun defterinin kenarına yazılmıştı. 

Ulus halinde orada kocaman bir yazı: “Vatan Haini Nâzım Hikmet yurtdışına kaçtı” – tarih 17 Haziran 1951.

Gazeteyi ellerine alanlar, bir hainin kaçışına değil, bir halk şairinin sürgününe tanıklık ettiklerini bilmeden okudular bu manşeti. Bir kısmı bu haberi okuduğunda muhtemelen “işte vatan haini kaçtı” diye dudak büktüler, şiirlerini okumadan. Sahi, şiir de sakıncalıydı. Sade ve vurucu dizeler de.

Oysa o gün, sadece bir insan değil, bir ülkenin belleği sınır dışı edilmişti. 

Uzun süren ülkeler arası bir yaşam ve bir sürgün hayatı. Radyo yoluyla şiirlerini paylaşan bir şair. Memleketi’ni özlerken bu dizeleri yazmıştı: “Ne kasketim kaldı senin ora işi, ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendi. Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin, alnımın çizgilerindesin memleketim, memleketim,
memleketim…”

Nâzım 1963’te Moskova’da öldü. Bir parkta, kalbi durarak. Hâlâ pasaportsuz, hâlâ yalnız. Türkiye, onun cenazesini bile kabul etmedi.

Vera’yla bir parkta otururken, çimenlerin arasında birkaç bozuk para bulurlar.
Nâzım, yurtdışında çevrilen pek çok şiirine rağmen bir türlü telif geliri elde edemez.

Gülümseyerek, muhtemel içinde derin bir hüzünle sorar: “Acaba bunlar telif paraları olabilir mi?”

Bir devlet, neden en kıymetli değerlerine eziyet eder? Ve bu neden düzen asla değişmez?

Sürgünde geçen yılların ardından, şairin gölgesi ölümünden sonra daha da büyüdü.
Nâzım Hikmet’in adı yıllarca yok sayıldı, karalandı, unutturulmak istendi. Devlet affetti; halk ise onu belleğinde bir yara gibi taşıdı —kapanmayan, hep sızlayan bir yara gibi. 10 Ocak 2009’da devlet “vatan haini” payesini kaldırdı, vatandaşlığı iade edildi. Önemi var mıydı artık?

Wilhem Reich’ın tanımladığı “Küçük Adam”lar yani kaçmasını onaylayanlar, ona vatan haini diyenlerin hepsi, bir karış toprağın içinde, isimleri unutularak, silinen bir mezar taşına dönmüştü.  Ah o “küçük adam”lar, hayatımızın içinde sürekli karar alan, kendini büyük sanan o adamlar… Reich’a göre onlarda, “Gerçek büyük adamı tanıyabilecek his ve göz yok. Onun varlığı, acıları, özlemleri, kavgaları, senin için verdiği mücadeleler sana uzak ve yabancı şeylerdir.”

Nâzım’ın “hainliği” tarif edilebilir bir şey değildi —çünkü o, en çok tariflerden korkan bir zihne sahipti.
Vatan, onun için bir sınır çizgisinden ibaret değil; bir anlam, bir yaşam biçimiydi.
Halkını sevmek, devlete biat etmekten çok daha derin, çok daha insani bir şeydi. Eğer bu vatan “şose boylarında gebermekse açlıktan, soğukta it gibi titremekse,” Nâzım, o vatanın değil; insan onuruna yakışır, adil ve özgür bir yaşamın tarafındaydı.

Bir halkın gerçek yoksulluğunu yazmak, devletin resmî ideolojisi için tehdit sayıldı. Ve onun “hainliği” tam da burada başladı: Söylemeye cesaret ettiğinde.

Nâzım, yalnızca şiir değil, sistemin neyi nasıl unutturmak istediğini de yazdı.
Ve bir başka şiirinde, sıla özlemini yalnızca kişisel bir hasret değil, bir ülkenin kendi temelleriyle bağının koparılması olarak gördü mü acaba şu dizeleri yazarken:

“Çınarı yıkmak için
baltayı köküne vururlar.

Evi yıkmak için
sokarlar kundağı temele.

Kartal uçmaz olur
kanadı kırılınca…”

Bugün hâlâ onun dizeleriyle başlıyoruz bazı konuşmalara. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür… ve bir orman gibi kardeşcesine” diye başlayan o cümle, bir afişte, bir okulun duvarında, bir miting meydanında çıkıveriyor karşımıza.

Hâlâ “hain” kelimesi, fikir üretmenin önüne konuyor. Hâlâ kökler baltayla oyuluyor ve hâlâ kanatlar kırık.

Ama hâlâ Nâzım var. Çünkü o sadece bir şair değil; bir ayna. Ayna olduğu için de sakıncalıydı. Ve biz o aynaya her baktığımızda, bazen kendimizi görüyoruz, bazen de neye dönüşmek istemediğimizi.

19 Mayıs’ın umutları içimizde kıpırdanırken, dönüp “Kuvayı Milliye Destanı”nı okumanın zamanı. Şayak kalpaklı adam Mustafa Kemal’i de yeniden okumanın ve gerçekten anlamanın da zamanı. Kendisini yeniden inşa eden Recep Peker ile 1980 Darbesi’nin yeniden inşa edilen “devlet zihniyeti”nden uzakta. 

“Dağlarda tek
tek 
ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler,
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

Nâzım “Yaşadım diyebilmen için yaşadı”.

Ne yazmıştı?

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 

Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 

Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,  

Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 

Yaşamak yanı ağır bastığından.”

Peki, bir devlet, en parlak kalemlerini, en derin seslerini, halkı en çok anlatanları, halkını en çok sevenleri neden hep cezalandırır? Bu sorunun yanıtını ve arkasındaki sistematiği çözmedikçe, bizler daha çok acı çekmeye devam edeceğiz.

Yazarın Diğer Yazıları
Virajda Askıda Kalan

Direksiyonun başındayım. Gözümün önünde kıvrılarak uzayan bir yol var. Daha önce geçmediğim virajları var ve bu beni hafif bir telaşa sürüklüyor. Nereye varacağımı bilmek istemiyorum artık; bilince rota bozuluyor. Ellerim alışkanlıkla direksiyonu tutuyor, bedenim yolu sürüyor, zihnim başka bir yerde dolaşıyor. Arkada yol şarkıları dönüyor. Ezbere bildiklerimden sıkılıyorum. Kimi fazla gürültülü, kimi gereksiz yere hüzünlü. […]

Devamını Oku
Bir Ankara Dayanışması: Adalet ve Demokrasi Haftası

Aslında her şey büyük bir acının taşıdığı ağırlıkla başladı. 27 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu’nun cenazesinde, milyonlarca insan Ankara’nın sokaklarında sloganlar atarak, ağlayarak, öfkelerini ve yaslarını birlikte taşıyarak yürüyordu. İnanılmaz bir yağmurlu bir havada kentin üzerinde aynı anda hem keskin bir isyan hem de dayanışmanın yükseldiği bir hava vardı. O gün atılan her adım, belki de […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku