Çocuk olduğumu bana her akşam en çok, doya doya hissettiren kişi Adile Naşit’ti. Yatma saatimin yaklaştığının bariz habercisi olmasına rağmen, onun o güven veren şefkatli sesine bile isteye teslim olmaya can atardım. Ekranda Uykudan Önce başladığında evin içindeki telaş usul usul diner, annemle babam beni içinde pastel renkli minderler, küçük oyuncaklar, raflara dizilmiş kitaplar olan […]
Çocuk olduğumu bana her akşam en çok, doya doya hissettiren kişi Adile Naşit’ti. Yatma saatimin yaklaştığının bariz habercisi olmasına rağmen, onun o güven veren şefkatli sesine bile isteye teslim olmaya can atardım. Ekranda Uykudan Önce başladığında evin içindeki telaş usul usul diner, annemle babam beni içinde pastel renkli minderler, küçük oyuncaklar, raflara dizilmiş kitaplar olan bu masal dünyasına on beş dakikalığına emanet ederlerdi. Günün benim için en değerli anlarının başladığını bilen babam, televizyonun üstündeki tavşan kulağı anteni iki parmağıyla hafifçe çevirerek en ideal açıyı yakalamaya çalışır, annemse yemek sonrası demlenen çayın yanında mikserde hazırladığı muzlu sütümü mutfaktan salona getirmeyi asla unutmazdı.
Babamın antenle mücadelesi sırasında mutlaka yana kayacak olan dantel televizyon örtüsünün neden kaldırılıp başka bir yere konmadığını düşünmek de bu akşamların bir parçasıydı. Babaannemin kendi elleriyle ördüğü bu örtü, kuşkusuz televizyonumuzu üşümekten koruyordu. Babam, görevini yapmış bir komutan edasıyla antenle oynaya oynaya görüntüdeki karıncalanmayı azaltır ve Adile Naşit’in yüzünü yeniden netleştirirdi. Bunun üzerine yüzüme bir memnuniyet yayılır, yere serili ince halının üstüne çektiğim minderlere biraz daha sokulurdum. Ekrandan gelen hafif cızırtı odanın loş ışığına karışır, Adile Naşit’in sıcak ve gülümseyen yüzü belirdiği anda, daha konuşmaya başlamadan içime tarifi zor bir huzur yerleşirdi.
Bugünden bakınca TRT’nin o yıllardaki sakin estetiği neredeyse başka bir medeniyet gibi geliyor. Bu, bilinçle kurgulanmış bir yavaşlık olmasa da gürültüsüz, herhangi bir konuda acele etmeyen bir dünyaya aitti. Tek ve alternatifsiz devlet kanalında yayımlanan Uykudan Önce, şehirlerde, kasabalarda ve köylerde her akşam aynı müzikle başlar, aynı gülümseme ekranda belirir, aynı “iyi akşamlar kuzucuklarım” cümlesi milyonlarca çocuğun içine usulca dokunurdu. Adile Teyze bize “kuzucuklarım” dediğinde, adeta ortak anneannemiz olarak her birimizin evine ayrı ayrı uğrayıp eliyle saçımızı okşuyordu. Günümüz çocuk programlarının aksine, kimse hoplamıyor, kimse çığlık atmıyor, görüntüler saniyede yüz kere değişmiyordu. Şanslı olduğumuz akşamlarda Adile Teyze yeni bir masala girişirdi. Dostluğu, paylaşmayı anlatırdı, iyiliği anlatırdı. Açgözlü devler sonunda yalnız kalır, ekmeğini paylaşan çocuklar mutlaka ödüllendirilirdi. Hikâyelerin içinde kötülükler yaşansa bile o, ses tonuyla dünyanın bir şekilde yeniden düzene gireceğini hissettirirdi. Bir ahlak dersi içeren her hikâyesi, içimde kurduğum büyülü dünyada asılı kalır, gelecek hayallerimin bir parçası haline gelirdi.
Programın sonlarına doğru beklediğim en önemli kısım yaklaşır, isimler okunmaya başladığında kalbim hızlanırdı. “Ankara’dan Ayşe… İzmir’den Murat… Trabzon’dan Sevil…” Adile Teyze’nin yüzünde beliren bir tuhaf ciddiyetle söylediği her yeni isimde biraz daha dik otururdum. Bir sonraki isimle sıra muhakkak bana gelecekti. Memleketin bütün çocuklarını gerçekten tanıyor olmalıydı Adile Teyze. Benimkisini o güne kadar okumamasının sebebi belki de henüz tanışmamış olmamızdı. Program bittiğinde içime ince bir utanç çöker, herkesi tanıyan Adile Teyze’ye ne yapıp da görünür olabileceğimi düşünürdüm.
Bu şekilde bir yarım kalmışlık hissiyle yatağa gitsem de Adile Teyze’nin ismimi söyleyeceği o mucizevi anın belki de ertesi gün olduğunu düşünürdüm. Ah, ufacık da olsa bir işaret verseydi. Oysa sabah olup da birbirinin sözünü keserek heyecanla tartışan okul arkadaşlarımla buluştuğumda ismimin henüz söylenmemiş olduğunu acı bir şekilde bir kez daha duyumsardım.
“Dün benim ismimi söyledi.”
“Ohoo, benimkini iki kere söyledi.”
“Benimkini babam da duydu.”
İsmi okunan çocuklar görünmez bir madalya almışçasına gözleri parlayarak dolaşırdı. Ben sessiz kalır ve Uykudan Önce’nin konuşulduğu ortamdan uzaklaşırdım. Bir süre sonra bunun belki de bir tesadüf olmadığına, bilakis, ismimle gelen bir kader olduğuna inanmaya başladım. Dünyada Adile Teyze’nin onayından geçen herkes için ayrılmış küçücük bir yer vardı, benimkisi ise boş bırakılmış gibiydi. Adınla çağrılmayınca büyüyebilir miydi insan, hatta kendi varlığından bile şüphe etmeli miydi?
Zaman içinde renkli televizyonlar çoğaldı, tek kanallı akşamlar sona erdi. Aynı süreçte çocuk programları hızlandı ve sesler yükseldi. Adile Teyze ise bir ara ekrana çıkmaz oldu. Evin içine ağır bir sessizlik çöktüğünü hissediyordum o sıralar. Birkaç gün sonra annem, vereceğim tepkiyi kestiremediğinden kısık bir sesle ve önemsiz bir ayrıntıymışçasına Adile Naşit’in vefat ettiğini söyledi. O akşam televizyonun karşısına yine oturdum ve ismimin Uykudan Önce’de sonsuza kadar söylenmeyeceği gerçeğiyle dudaklarımı ısırarak yüzleştim.
Aradan yıllar geçti, Adile Teyze’nin telaffuz etmekten yıllarca imtina ettiği ismimin ağırlığını taşımak gittikçe zorlaştı. Lise ikiye geldiğimde kalbimi küt küt attıran bir kararlılıkla artık bu adı bir yere yazdırmak istiyordum. Ergenlikle beraber uzayan boyumun yanı sıra hayatta değerli bir şeyler yapma isteği içimde büyüdükçe büyümüştü. Bu mecra bir hayal kutusu olan televizyon değildi artık, yaşamın kendisiydi. İnternetin olmadığı o yıllarda ansiklopediler bizim için ölümsüzlüğe atılan adım gibiydi. Salonumuzdaki vitrinde duran Meydan Larousselar, Guinness Rekorlar Kitabı ve kırmızı kapaklı dev 100 Türk Büyüğü cildi… Bir gece oturup o güne kadar içimde biriktirdiklerimi, ismimin ağırlığını üzerimden atarcasına beni bekleyen bir geleceğin en önemli dizelerini kâğıda döktüm:
“MÜHENDİS, ŞAİR, TİYATROCU”
Bu komik ve dokunaklı şiirde 100 Türk Büyüğü ansiklopedisine girmeyi hayal ediyordum. Üstelik kontenjan yüz kişiyle sınırlı olduğu için benim girebilmem için birinin çıkması gerekiyordu. Çocuk aklımla o kişinin de muhtemelen o sıralarda halterdeki yeni olimpiyat şampiyonumuz Naim Süleymanoğlu olacağını düşünmüştüm.
Şiir yazıldıktan bir süre sonra mühendislik okudum, bir şiir kitabım da çıktığına göre şair de olmuş sayılabilirim. Tiyatroyla ilgilenmeyi ise lisede çok istememe rağmen dersleri ihmal etmeme kaygısıyla bıraktım. Hedeflerin üçte ikisini tutturmak fena olmasa gerek. Tabii, şiir yazıldığı yıllarda Meydan Larousse gibi ansiklopedilerin yok olacağını bilmiyorduk, artık devir Wikipedia devri. Olur da torunlarımın torunları bir gün bu hikâyeyi bulurlarsa, bu lise şiirim de ellerine geçsin isterim:
Mühendis, Şair, Tiyatrocu
Kimisi hayal eder mühendis oluşunu
Sağlam kazık arar kendine
Kimisi hayal eder şair oluşunu
Bu rütbeyi, hak görür kendine
Kimisi ise, aktör oluşunu hayal eder
To be or not to be deyişini
Elinde bir kelle ile…
Ben de hayal ederim hep
Fidanımın ağaç oluşunu
Yaz – kış meyve doluşunu
Hayal ederim
Gelmiş geçmiş
Verimli, yüz fidandan biri oluşunu
Koca Naim’in,
benim için yerinden oluşunu
Hayal ederim
Bilmemne ansiklopedisinde
İsmimin yanında okunuşunu
“Mühendis, Şair, Tiyatrocu”
Çocuk olduğumu bana her akşam en çok, doya doya hissettiren kişi Adile Naşit’ti. Yatma saatimin yaklaştığının bariz habercisi olmasına rağmen, onun o güven veren şefkatli sesine bile isteye teslim olmaya can atardım. Ekranda Uykudan Önce başladığında evin içindeki telaş usul usul diner, annemle babam beni içinde pastel renkli minderler, küçük oyuncaklar, raflara dizilmiş kitaplar olan […]
Devamını Oku
Ankara Maltepe Camisi’ni cepheden gören Gönenç Apartmanı’nın çatı katı dairesi, 1969 senesinin o Temmuz akşamı yoğun bir insan trafiğine sahne oluyordu. Yaşamın getirdiği yeni gelişmeleri her zaman heyecanla ve bir o kadar da kaygıyla karşılamış olan anneannem Vuslat Demirtepe, Apollo 11 uçuşunun Ay’a ayak basılarak tamamlanacağını öğrenmiş ve tüm apartman sakinlerine günler öncesinden bunu haber […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku