Yalın Gündüz
Tüm Yazıları
Ay’a Gideceğiz!
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ay’a Gideceğiz!

Ankara Maltepe Camisi’ni cepheden gören Gönenç Apartmanı’nın çatı katı dairesi, 1969 senesinin o Temmuz akşamı yoğun bir insan trafiğine sahne oluyordu. Yaşamın getirdiği yeni gelişmeleri her zaman heyecanla ve bir o kadar da kaygıyla karşılamış olan anneannem Vuslat Demirtepe, Apollo 11 uçuşunun Ay’a ayak basılarak tamamlanacağını öğrenmiş ve tüm apartman sakinlerine günler öncesinden bunu haber […]

Ankara Maltepe Camisi’ni cepheden gören Gönenç Apartmanı’nın çatı katı dairesi, 1969 senesinin o Temmuz akşamı yoğun bir insan trafiğine sahne oluyordu. Yaşamın getirdiği yeni gelişmeleri her zaman heyecanla ve bir o kadar da kaygıyla karşılamış olan anneannem Vuslat Demirtepe, Apollo 11 uçuşunun Ay’a ayak basılarak tamamlanacağını öğrenmiş ve tüm apartman sakinlerine günler öncesinden bunu haber salmıştı. Komşuluk ilişkilerinden keyif alması bir yana, herhangi bir konuya tamamen uzak kişilerin bile ilgisini tatlı diliyle toplayan bir kadın olmuştu her zaman. Yine her zamanki gibi kapı arası sohbetlerinde konuyu ballandırarak insanın hayatında ancak bir kez tanık olacağı bu nadide olaya apartmandaki diğer ev hanımlarının dikkatini çekmeyi başarmıştı.  

Ben henüz doğmamıştım. Günümüzün popüler kavramlarından olan aile aktarımına bunu ne derece dayandırmak gerekir bilemiyorum, fakat bana sonradan anlatılan bu sahnelerin her anının nasıl yaşandığı adeta bire bir gözlerimin önünde. Adım gibi eminim ki anneannemin içinden taşan heyecanın asıl nedeni, apartmandaki tek ahşap kasalı, siyah-beyaz televizyonun kendi salonlarında olmasıydı kuşkusuz. Çok değil, henüz birkaç yıl önce Ankara’da televizyon yayınına başlamış olan TRT, kısa tarihinin en zorlu sınavına girerek Ay’a ilk ayak basılışını canlı yayınla verecekti. Dedem Burhan Demirtepe’nin yakın zamanda devrettiği eczanesinden elinde kalanlarla aldığı ve o dönem için oldukça lüks olan tüplü televizyonu, zamanın koşullarında çoğunlukla karlı ve bozuk görüntüler sunsa da, anneannem Vuslat Hanım aklına koymuştu bir kere: Demirtepeler bu muhteşem heyecana ev sahipliği yapacaklardı.

Akşam olduğunda komşular birer ikişer bizimkilerin kapısını çalmaya başladılar. Anneannem misafirlerini büyük bir gururla televizyon denilen o tuhaf aygıtın olduğu salona alıyor, her yeni gelene geç kalmadıklarını, TRT’nin henüz canlı yayına başlamadığını neşe içinde haber veriyordu. Salonda oturacak koltuk kalmayınca yeni gelen komşulardan kendi sandalyelerini yukarı taşımaları rica edildi. Gece ilerliyor, sohbet sürüyordu, fakat Apollo 11’den ses seda çıkmamıştı. Bir zaman sonra anlaşıldı ki Ay’a ayak basış ancak sabah saatlerinde gerçekleşecekti. Ufak da olsa bir hayal kırıklığıyla evlerine dönmeye kalkan komşular, sabah beş gibi yeniden yukarı gelmeleri konusunda tembihlendiler. “Her işte bir hayır vardır.” diyordu anneannem onları kapıdan uğurlarken.

Neil Armstrong’un o sabah saat 05:56’da gerçekleşen ilk adımına Gönenç Apartmanı’ndan anneannem, dedem ve henüz on sekiz yaşında bir genç kız olan annemle beraber sadece 3 numaradan emekli öğretmen Nermin Teyze, 6 numaradan bakanlık çalışanı Sami Bey ve eşi Semra Hanım canlı tanık oldular. Takip eden günlerde Ay’a ayak basılmasının yarattığı heyecan o günlerin en renkli konusuydu.

“Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım.”

Ben yıllar sonra bu hikâyeyi dinlediğimde, çoktan aya varılmış bir dünyaya doğdum. Ay’a gitmek, imkânsız bir rüya olmaktan çıkmış, insanoğlunun evrendeki yerini bir adım daha kanıksatan bir keşif olarak tarihe yazılmıştı. Ay’a gidilmiş olması, yani bunun ‘artık’ imkânsız olmaması, küçükken kafamı oldukça meşgul eden bir durumdu. İlkokulda Hayat Bilgisi dersinde uzaya ilk çıkan Yuri Gagarin’in ve Apollo 11’in hikâyesini dinlediğimde insanın evrendeki sınırlarını zorlayan bu muhteşem keşif yolculuğu gözlerimi kamaştırmıştı. Büyüyünce astronot olmayacaktım belki ama hayatta ulaşmak istediğim o büyük hayalleri, içimi kıpır kıpır eden hedefleri düşündüğümde, yakın arkadaşlarıma, hep “Ay’a gideceğiz!” dedim.

“Ay’a gideceğiz!”

Evet, gökyüzündeydi varmak istediğim Ay ve çocuk Yalın için çok uzakta olmakla beraber ona ulaşmak imkânsız değildi. Yıllar içinde yaptığım mitoloji okumalarında, Ay kavramı benim için daha özel bir anlam kazandı. İlk önce Sümerlerin Ay Tanrısı Nanna çıktı karşıma. Ay sembolizminin özünde dişil vurgu olduğunu, Sümerlerin onu Güneş Tanrısı’nın annesi olarak betimlediğini öğrenecektim. Etimolojiye daldığımda ise Türkçe ve Arapça kadın adlarının içinde ‘ay’ (Arapça ‘mah’) hecesinin ad veya takı olarak bulunduğunu okuyacak, ayın ışığı ‘nur’un içinde kutsallık taşırken, güneş ışığı ‘ziya’nın taşımadığını fark edecektim. Nana, Nun, Anna, Ana, Anne, Nene, Nun ve benzeri kelimelerin atası Sümerlerin Nanna’sıydı. Kutsal 7 rakamı Ay’ın neden olduğu gel git olaylarının yedişer günde ortaya çıkması sebebiyleydi ve dünyaya bu şekilde müdahale eden Nanna, Sümerlerde çok önemli bir tanrıydı. 

Bu farkındalığımın üstüne gelen psikanaliz ve mistisizm okumaları zihnimdeki Ay sembolünü çok daha belirginleştirdi. Güneşin bilinçli kimliği, egoyu ve eril bakışı simgelerken, Ay kavramının, bilinçaltındaki içsel, duygusal ve hayvansal yanlarımızı, gölgemizi ve dişil sezgileri temsil ettiğini içselleştirdim. Yaşamsal tekâmülün, Ay yanımızın beslenmesiyle yakın ilgisi olduğunu, derinlerde yatan, kapalı gölge kimliğimizin ancak sezgisel bir içe bakışla fark edilebildiğini kendi deneyimlerimle öğrendim. Hepimiz Ay kimliklerimiz üzerinden oluşan arzuların Lacancı gerçekleşmeleri ölçüsünde yaşamımızda ruhsal ve duygusal tamamlanmışlık hissetmekteydik.

Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki, çocukluktan gençliğe kurduğum tüm hayaller, idealler, beni tek bir hedefe, kendi sezgisel yanıma, bilinçaltı gölgeme yaklaştırmış. Carl Gustav Jung’un ortaya koyduğu şekliyle kişisel bütünleşme ve bireyleşme sürecim beni her erkeğin bilinçdışında bulunan dişil yön Anima’mla buluşturmuş. Bu çok değerli Anima farkındalığı, kişinin kendi bilinçdışı yönlerini tanıyıp bütünleştirerek daha dengeli ve erişkin bir insan haline gelme süreciymiş. Velhasıl benim Ay’a olan yolculuğum aslında bu içe doğru  yolculukmuş. Hedef olarak çizdiğim yer, göklerde değil, içimin en derinlerindeymiş. İşte tam bu yüzden, insanın Ay’a yolculuğu felsefenin ve sanatın da tarihi.

Anneannem Vuslat Demirtepe’nin Gönenç Apartmanı’nda o sabah gözlerini ayırmadan izlediği Ay’a yolculuk ve yaşam sınırlarından taşmaya duyulan özlem, bugün benim içimde, sevincimde, hayallerimde ve yazılarımda devam ediyor. Yakın zamanda kaybettiğim anneannemden önce anneme, ondan da bana  kalan miras, sevginin gerek sözle gerek davranışla iletilirken kendi sezgisel Ay’ımla, Anima’mla temasın öneminin farkındalığıydı diye düşünüyorum. Beni bugünkü ben yapan nedir sorusuna, Güneş’in annesi Ay Tanrısı Nanna’dan bana aktarılan bu ‘nur’, diye cevap vermek isterim. Ay’ın keşif anının o müthiş neşesi her birimiz için “büyük bir adım” ve gerçekten de uzaydan dünya çok güzel gözüküyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Ay’a Gideceğiz!

Ankara Maltepe Camisi’ni cepheden gören Gönenç Apartmanı’nın çatı katı dairesi, 1969 senesinin o Temmuz akşamı yoğun bir insan trafiğine sahne oluyordu. Yaşamın getirdiği yeni gelişmeleri her zaman heyecanla ve bir o kadar da kaygıyla karşılamış olan anneannem Vuslat Demirtepe, Apollo 11 uçuşunun Ay’a ayak basılarak tamamlanacağını öğrenmiş ve tüm apartman sakinlerine günler öncesinden bunu haber […]

Devamını Oku
Saatli Maarif Takvimi

Tam karşısındaki Maltepe Camii’nden yükselen ezan sesinin anneannemlerin apartmanına günde kaç kez dolduğunu henüz ayırt edemediğim yıllardı. Ansızın yükselip en üst kattaki evimizde bir an için zamanı dondurur, salondaki eşyaları ağırlaştırır, perdeler bir süre kıpırdamaz olurdu. Anneannemin tesbihiyle oynarken gözleri uzaklara kilitlenmiş halde fısır fısır ne söylediğini anlamak için pür dikkat kulak kesilirdim. Çözemediğim kelimelerle […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku