Her şey o sabah telefonumun ve kapımın aynı anda çalmasıyla başladı. Bilmediğim bir numaranın ısrarlı çağrısı ve yumruklanırcasına vurulan kapı sesine uyandım. Yataktan fırlayıp elimde telefonla kapıya yöneldim. Ayak parmağımı kanepenin kenarına çarpmamla ikisi de sustu. Cayır cayır bir acıyla önce kapıyı açtım. Yerde “kırılır” yazan bir kutu duruyordu. Fırlatılmış şeyler için durmak yerine başka […]
Her şey o sabah telefonumun ve kapımın aynı anda çalmasıyla başladı. Bilmediğim bir numaranın ısrarlı çağrısı ve yumruklanırcasına vurulan kapı sesine uyandım. Yataktan fırlayıp elimde telefonla kapıya yöneldim. Ayak parmağımı kanepenin kenarına çarpmamla ikisi de sustu. Cayır cayır bir acıyla önce kapıyı açtım. Yerde “kırılır” yazan bir kutu duruyordu. Fırlatılmış şeyler için durmak yerine başka bir fiil kullanılmalı. Bahçe kapısını açık bırakıp çıkan kargocunun kaldırıma park ettiği aracına bindiğini gördüm. Aynı anda telefonuma gelen mesajda “789456 numaralı sipariş K…E…ne teslim edildi.” yazıyordu. KE kendisi, kendisi ben olmalıydım. Oysa adım soyadım sorulmamış, paket sahibine teslim edilmemişti. Üstelik sabahın bu saatinde rahatsız edildiğim için özür de dilenmemişti. Artık bunların üstünde durmuyordum. Kefesinde armut olan bir manavdan papatya isteyecek değildim. Olağan talepleri, olağanüstü istekler olarak nitelendirip bunlardan caymaya alışmıştım. Ancak alışmak kabul etmeye yetmiyordu.
Kapıyı kapatıp içeri girdim. Hevesle kenarı ezilmiş kutuyu açtım. Babamın doğum günü hediyesi için seçtiğim özel tasarım rakı bardağı neredeyse tuzla buz olmuştu. Kan beynime sıçradı. Gönderici firma, ürünü düzgün paketlememişti, kutu taşıma sırasında bir un çuvalından farksız muamele görmüştü. Bu süreçte düzgün işleyen tek şeyin kredi kartımdan çekilen ederli ödeme tutarı olmasına şaşırmadım. Ha, bir de tıkır tıkır işleyen bir SMS sistemi vardı. Siparişiniz hazırlandı, siparişiniz kargoya verildi, siparişiniz yola çıktı, siparişiniz kendisine teslim edildi. Oysa ben gelen mesajların hiçbirine “siparişimi hasarlı teslim aldım” yanıtı yazamıyordum. Sorunu çözmek için birkaç farklı başvuru yapmam, müşteri temsilcileriyle görüşmem gerekiyordu. Henüz o kadar ayılmamıştım.
Yataktan korkuyla fırlamış, üstelik canımı da fena acıtmıştım. Sert bir kahvenin her şeyi çözeceğine inanan biri olduğumdan başka bir şeye bakmadan mutfağa yöneldim. Hızlıca kahveyi hazırlayıp makinenin düğmesine bastım. O da ne? Makine çalışmıyordu. Lambalara, diğer aletlere ve sigorta kutusuna baktım. Anlaşılan elektrikler kesilmişti. Sabahlığımın cebinde duran telefonu elime aldım. SMS bölümü hâlâ açıktı. Mesajları kontrol ettim ancak bulunduğum bölge için planlı bir kesinti bilgilendirmesi göremedim. Elektrik dağıtım şirketinde bu işten sorumlu arkadaş mesajları göndermeyi unutmuş olmalıydı. Unutmak en insani şeylerden biriydi ne de olsa. Unuttum, farkında değildim ya da gözümden kaçmış denilince akan sular duruyordu. Ya da belki izinliydi, işi başkasına delege etmemişti. Tıpkı iş arkadaşım gibi… İzne çıkarken e-postayı hazırladığına yemin ediyordu, gönder kısmına basmayı unutmuştu sadece. Hafta başı iş teslim edilecek müşteriye böyle bir sebep öne süremeyeceğim için, fazla mesaiye kalmak bir yana evde de gece geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalmıştım. Arkadaşım bana minnettardı. Dönüşte kahve ısmarlayacaktı sağ olsun. Unutmazsa tabii.
Derin bir nefes alıp mutfağın penceresinden baktım. Kınalı Yapıncak stili budanmış kara yemişler, mahsun mahsun yüzüme bakıyordu. Bakışlarımı onlardan, düşüncelerimi bahçe işleri için gelen adamdan kaçırdım. Bir duş alıp güne yeni baştan başlamak istiyordum. Karşı apartmana gelen nakliye kamyonunun onarımdan sonra üzeri kapatılmamış su borusunu tekrar patlattığını, böylece suların tekrar kesildiğini bilmiyordum henüz. Islanmamış bedenime giydiğim kuru bornozla aynanın karşısında öylece durdum. Yüzümdeki gülümseme, vücudumdaki tüm sinirlerle işlenmiş bir telkâri tablosuna benziyordu. Toparlanmalıydım. Altın değerindeki hafta sonumu böyle basit (!) şeylere kurban etmeyecektim. Evden çıkmaya karar verdim. Tuvalete de dışarıda girer, kahvemi içer, aranacak müşteri hizmetlerini sıraya koyar, dönüşte kargo şubesine uğrardım. Bakarsın yeni aldığım kitaptan birkaç öykü bile okurdum. Hızlıca giyindim. Masamın üzerinde duran kitabı çantama attım, yıpranmış kargo kutusunu alıp evden çıktım. Kırılmış hediyemin yerine başka bir şey almak için evime en yakın AVM’ye gitmeye karar verdim.
Yol boyu babamı düşündüm. Yarın 75 yaşına girecekti. Ona “kırk yılda bir ama layığınca” dediği sofralardan birini en az annem kadar özenle hazırlamak niyetindeydim. Babam, “Kızım bu bardaklarla rakı mı içilir? Her şeyin bir adabı var, bilsem evdekileri getirirdim” demeye kalmadan, hediye aldığım o incecik bardağı çıkaracaktım. Babam önce “Ah ne gerek vardı?” diyecek, sonra ilk yudumunu alacaktı. Gözlerinde annemden sonra sönen ışık, biraz olsun parıldayacaktı. Sohbet ilerleyecek, eski günler yad edilecek, iş güç sorulacak ve konu her zamanki gibi takım elbisesi, önlüğü ve tertemiz tezgâhıyla simit satan adama gelecekti. Çocukluğumdan beri kaç kez duyduğumu bilmediğim o cümle tekrarlanacaktı: “Ne iş yaparsan yap, en iyisini yap kızım! Herkes işine özen gösterirse memleket kalkınır.”
İnsan, neye diş sıkıyorsa benzerlerini kendine çekiyor demek ki. Sabah kapıya atılmış kargo paketi ile başlayan gün, aynı sevimsizlikte devam edecekti. Verev park edilmiş araçlar yüzünden AVM otoparkında haddinden fazla oyalandım. Sulu paspaslanıp uyarı tabelası konulmamış tuvalette ayağım kaydı, düşmekten zor kurtuldum. Oturduğum kafede önüme gelen kahvenin, sipariş ettiğimle alakası yoktu. Üstelik masamı çantamdan çıkardığım ıslak mendille silip küllüğü kendim boşaltmıştım. Siparişimi düzeltmeye mecalim kalmamıştı. Soğuk ve sütlü kahveyi bir dikişte içtim. Yapmam gerekenler için işe koyuldum. Ne yazık ki internet alışveriş sitesi, kargo ve elektrik şirketi müşteri hizmetlerine dakikalar harcayıp elle tutulur bir sonuca varamadım. Değiştiremediğim şeyleri görmezden gelme oyunum hepten sarsılmıştı. Etrafımda gördüğüm, konuştuğum ya da yazıştığım insanlara gittikçe kuruluyor, “Nasıl bu kadar özensiz olunabilir?” sorusu yerini tiksintiyle karışık bir kızgınlığa bırakıyordu. Sonunda elimi çantama attım, kitabımı çıkardım. Derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştım. Ne de olsa edebiyat, dalga yemiş teknemi yanaştıracağım en güvenli limanlardan biriydi.
Elimdeki kitabın harika bir kapağı vardı. Tasarımın kime ait olduğunu öğrenmek istedim. Oysa ne kapakta ne iç sayfalarda sanatçının adını göremedim. Sadece yayınevinin, editörün ve yazarın ismi yazılıydı. Bu yazarın adını, sosyal medyada son zamanlarda sıkça görür olmuştum. Üstelik kitap, kahve kompozisyonlu öyle çok paylaşımda yer almış, öyle övgülerle anlatılmıştı ki okumak için sabırsızlanıyordum. Yayınevine mail atarak çizerin adını sormayı erteledim. Önsözü, teşekkür kısmını, art arda üç sayfa süren afili epigrafları yavaş yavaş okudum. Nihayet ilk öyküye gelmiştim. Nasılsa yanlış gelmez umuduyla kendime bu kez çay söyledim. Ancak ilk sayfanın sonunda okuduğum cümle, artık zorlasam da günü kurtaramayacaktı. Yazara mı, editöre mi, düzeltmene mi, yayınevine mi, kendime mi kızayım karar veremedim. Kitabı hışımla kapatıp çantama koydum, gelen çaya dokunmadan masadan kalktım. Babama başka bir bardak bulmak umuduyla mağazaları dolaşmaya başladım. Okuduğum cümle, başıma bir ağrı gibi saplanmış, benimle geziyordu:
“Hemen hemen, tam dokuz senedir bu salapati adamla beraber yaşıyordum.”
Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı. Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı […]
Devamını Oku
Adam boyu dalgalar. Yükselip yükselip alçalıyor. Kumu, taşı döve döve, köpüklerini akıta akıta kıyıya vuruyor. Öfkeli, delişmen. Kasım ayazının tenhalaştırdığı kıyıda, denizin yanı başında çelimsiz bir kız var. Onun için bu manzara sıcacık. Eprimiş montunun önü açık, cebindeki elleri buz gibi. Soğuktan değil. Elleri hep buz gibi. Beresinin altından sarkan saç örgüsü, dolaşık kara bir […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku