1936’da İstanbul’da doğan Kuçuradi, 1954’te İstanbul’da Zapyon Kız Lisesini bitirir. Mezuniyet töreni için öğrenciler adına bir konuşma yapma görevi ona verilir. Törene katılanların arasında Patrik Athenagoras da vardır. Konuşması çok beğenilir, onu yayınlamak isterler. Ama küçük bir ricaları vardır: metinde yer alan ‘Yeşil Tanrı’ sözcüğünün metinden çıkarılması. Genç İoanna buna hayır der. Ancak onun bu […]
1936’da İstanbul’da doğan Kuçuradi, 1954’te İstanbul’da Zapyon Kız Lisesini bitirir. Mezuniyet töreni için öğrenciler adına bir konuşma yapma görevi ona verilir. Törene katılanların arasında Patrik Athenagoras da vardır. Konuşması çok beğenilir, onu yayınlamak isterler. Ama küçük bir ricaları vardır: metinde yer alan ‘Yeşil Tanrı’ sözcüğünün metinden çıkarılması. Genç İoanna buna hayır der. Ancak onun bu ilkeli duruşu Patrik Athenagoras’ın çok hoşuna gider ve bu olay aralarında uzun yıllar süren karşılıklı saygı ve güvene dayalı bir dostluğun başlangıcı olur.
“İnsan sorunlarına ilgisi”, “haksızlıklara karşı duyduğu öfke” onu felsefe okumaya yöneltir. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1959’da bitiren İoanna Kuçuradi, aynı yıl yaşanan 6-7 Eylül olaylarına tanık olur. 1960 askeri müdahalesi olduğunda Üniversite’nin Felsefe Bölümü’nde genç bir asistandır. Hocası Prof. Dr. Takiyettin Mengüşoğlu askeri yönetim tarafından üniversiteden uzaklaştırılan 147 öğretim üyeleri arasında yer alır. Çoğu kişinin susmayı tercih ettiği böyle bir dönemde 24 yaşında genç bir asistan olan Kuçuradi “Kişi” başlıklı bir bildiri kaleme alarak haksızlığa başkaldırır.
Hocası Mengüşoğlu’nun ardından asaleti tasdik edilmeyerek üniversiteden uzaklaştırılan Kuçuradi, Mengüşoğlu’nun danışmanlığında yürüttüğü doktora tezini tamamladıktan sonra, 1965 yılında “orada yalnız bir şeyler öğretmedim, kendim de bir şeyler öğrendim: insanlara ilişkin, ülkemizin gerçeklerine ilişkin şeyler” dediği Erzurum’a, Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne gider ve orada felsefe ve Latince öğretir. 1968 yılında Hacettepe Üniversitesi’ne geçen ve 1969’da Felsefe Bölümü’nü kuran Kuçuradi, emekli olduğu 2003 yılına kadar bölüm başkanlığını yapar ve benim de aralarında olmaktan onur duyduğum çok sayıda öğrenci yetiştirir. 1970’te doçentlik derecesini alan, 1978’de profesör olarak atanan Kuçuradi’nin akademik çalışmalarının odağında hep etik ve insan hakları yer almıştır. 1980 yılında felsefe lisans programına koyduğu bir dersle başladığı insan hakları eğitimini, 1997 yılında Hacettepe’de İnsan Hakları ve Felsefesi Araştırma ve Uygulama Merkezi altında başlattığı yüksek lisans (daha sonraki yıllarda buna doktora programı da eklenmiştir) programıyla sürdürmüştür. 1997-2005 yılları arasında bu merkezin müdürlüğünü yapan ve merkez olarak çok sayıda bilimsel etkinlik gerçekleştiren Kuçuradi, aynı zamanda Türkiye’de ilk ve ortaöğretimde insan hakları eğitiminin başlaması ve bunun etik temelli bir insan hakları eğitimi olması konusunda yoğun çaba göstermiştir. Milli Eğitim Bakanlığı ile İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı arasında yapılan bir protokol sonucu geliştirilen ve Talim Terbiye Kurulu tarafından kabul edilen ilk insan hakları eğitimi dersi programı, onun etik merkezli insan hakları eğitimi anlayışının ürünüdür.
2006’da Maltepe Üniversitesi’nde İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kuran Kuçuradi, Hacettepe’de başlattığı insan hakları yüksek lisans eğitimini ve bilimsel etkinliklerini burada da sürdürmüş, insan haklarının hem teorik eğitimi hem de ülkemizde ve dünyada insan hakları sorunlarıyla mücadele, hep onun öncelikli hedefleri arasında yer almıştır. Üniversitedeki insan hakları eğitiminin ana hedef kitlesi olarak başta güvenlik mensupları olmak üzere, hâkim ve savcıları, sosyal hizmet sektörü çalışanlarını, insan hakları dersi veren öğretmenleri, cezaevleri çalışanlarını ve avukatları gören Kuçuradi, tezli ve tezsiz insan hakları yüksek lisans eğitimleri yanında, mahallelerden başlayan ve tüm ülkeye yayılan farklı düzeylerde eğitim etkinliklerinin hep başında yer almıştır.
“Şu andaki durumuyla dünyamız, biz insanların yarattığı bir dünyadır. Başka türlü de olabilir” diyerek hem teorik hem de pratik olarak dünyayı değiştirmeye girişen bir düşünür, bir filozof, bir eylem insanıdır İoanna Kuçuradi. Bunu da aynı şeylerin farklı kişilerce farklı biçimlerde değerlendirildiğini görerek, “doğru değerlendirme nasıl mümkündür, kişiler nasıl doğru ve değerli eylemlerde bulunabilir?” sorularını yanıtlayan değer ve etik görüşleriyle yapmaya girişir. İnsan hakları ihlallerinin en önemli nedenlerinden birinin insan hakları kavramının belirsizliği, insan haklarının etik temellerinin gözden kaçırılması olduğunu görerek, hem bir insan hakları görüşü ortaya koyar hem bunu ülkemizde ve dünyada yaşama geçirmeye çalışır.
2006 yılından bu yana Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezinin Müdürlüğünü yapan ve İnsan Hakları Anabilim Dalının Başkanlığını yürüten İoanna Kuçuradi, önüne çıkan bütün engellere ve sorunlara rağmen, bitip tükenmez başarma umudu ve mücadelesiyle, kendisine verilen 2024 Aydın Doğan Ödülü töreninde yaptığı konuşmada “inadına umutluyum!” diyen çağımızın Sisyphos’udur1.
1-Bu metin daha önce (Tarihi Değiştiren Toplumu Dönüştüren Kadınlar, Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Yay., 2016, Ankara) başlıklı kitapta yayınlanmış olan “İnsana ve Felsefeye Adanmış Bir Yaşam: İoanna Kuçuradi” başlıklı yazıdan yararlanılarak hazırlanmıştır.
1936’da İstanbul’da doğan Kuçuradi, 1954’te İstanbul’da Zapyon Kız Lisesini bitirir. Mezuniyet töreni için öğrenciler adına bir konuşma yapma görevi ona verilir. Törene katılanların arasında Patrik Athenagoras da vardır. Konuşması çok beğenilir, onu yayınlamak isterler. Ama küçük bir ricaları vardır: metinde yer alan ‘Yeşil Tanrı’ sözcüğünün metinden çıkarılması. Genç İoanna buna hayır der. Ancak onun bu […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku