Yankı Yazgan
Tüm Yazıları
Kriz Var, Ruh Sağlığı Krizi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Kriz Var, Ruh Sağlığı Krizi

Pandeminin sonuna vardığımızda tam rahat bir nefes alacakken, özellikle gençlerin okula ve çalışma hayatına dönmekte zorlandıklarını, eskisi gibi hissetmediklerini, eskiden de harika hissetmeseler de ruhsal olarak berbat durumda olduklarını daha çok duymaya başladık. Bir yandan, meseleye kuşkuyla yaklaşanlar “Herkeste bir psikolojik problem mi var?” “Abartılıyor mu?” “Bir kazanç kapısı mı oldu?” “Bu da nereden çıktı?” […]

Pandeminin sonuna vardığımızda tam rahat bir nefes alacakken, özellikle gençlerin okula ve çalışma hayatına dönmekte zorlandıklarını, eskisi gibi hissetmediklerini, eskiden de harika hissetmeseler de ruhsal olarak berbat durumda olduklarını daha çok duymaya başladık. Bir yandan, meseleye kuşkuyla yaklaşanlar “Herkeste bir psikolojik problem mi var?” “Abartılıyor mu?” “Bir kazanç kapısı mı oldu?” “Bu da nereden çıktı?” sorularını getirirken, poliklinikler ve acil servislerden gelen bilgiler mevcut problemlerin daha da ağır biçimlerinin çoğaldığını, buna ek olarak çok sayıda yeni ‘daha hafif vaka’nın ruh sağlığı kliniklerinin, bu alanda çalışan uzmanların kapısında kuyruk olduğunu gösterdi. Mevcut kaynak ve yaklaşımlarla karşılanamayan bu ihtiyaç artışına ‘kriz’ demek abartı olmaz. Nitekim çok geçmeden iş dünyası dergilerinden sosyal politika enstitülerine kadar uzanan bir yelpazeden ruh sağlığı krizi alarmları geldi.

Ruh sağlığı krizi önce pandemiyle başlayan sonra finansal ve politik alana yayılan ana krizin üçüncü evresi. Kendi başına bağımsız bir problem değil, ruh sağlığı bozuklukları insanların kendilerinin beceriksizlikleri ya da olgunlaşmamışlıkları nedeniyle de olmuyor. Toplumsal değişikliklerin önemli bölümünün kontrolsüz dalgalar şeklinde gelmesiyle beraber kendi kontrolünü nasıl sağlayacağını bilemeyen insanların ruh halinin sürekli alarm vermesi ne kadar ya da ne zaman anormal sayılmalı? 

Kaygı, geleceğin ‘doğal’ belirsizliğinin ve kısmen hesaplanabilir risklerinin beyin ve organizma üzerinde oluşturduğu ‘stres’ ile problemlerin çözümü için gereken hazır oluş düzeyini sağlar. Bu gözle bakınca kaygının kendisi bir ‘bozukluk’ değildir, değişebilecek koşullara uyum sağlamayı sağlayan, uyuma dönük etkileri olan bir duygu durumudur. Bir ruhsal bozukluk olarak kaygı bozukluğuysa, bu uyum sağlama amaçlı ruhsal durum değişikliğinin aşırılaşması, kritik bir sınırı aşmasıyla tanımlanabilir. Beraberindeki düşünce ve davranış aşırılaşmalarının varlığıyla kişinin hayatını sürdürmesi için gerekenleri yapması zorlaşır ya da imkânsızlaşır. Bu çok sayıda ‘aşırılaşma’ aynı zaman dilimi, aynı yer ve aynı kişide bir araya gelince ve pek geri gitmeyince, kaygı ve depresyon, ruh sağlığı bozukluğu olarak ortaya çıkar. Bazı çocuklar ve gençler çocukluklarından başlayarak bu ‘aşırılaşma’ya daha yatkındırlar, kırılgan bir gelişim gösterirler ve dış etkenlerle kolayca sarsılırlar. 

Bu durumun kök nedenleri arasında psikolojik, sosyal ya da biyolojik/genetik etkenler sayılabilir; ‘hangisi ne kadar katkıda bulunur’ konusu bir yana, neden olan etken hâlâ net bilmediğimiz (ama var olduğunu bildiğimiz) bir biçimde beyin gelişiminin ince ayrıntılarını belirleyerek kalıcı ya da uzun süreli etkisini gösterir.

Herkesin derdi ayrı ama ortak: Nasıl bir gelecek?

Gençlik ile ‘ruhsal özellikleri ve sorunları’ dediğimizde kendimizi içinde bulduğumuz her bir bağlama göre farklı şeyler söylemek mümkün. Örneğin, gündelik sosyal anket çalışmalarında ve plaza İK terminolojisinde ‘Z kuşağı’ olarak adlandırılan kabaca 30 yaş altındaki gençlerin önceki kuşaktakilerle farkları ve çelişkilerinden ‘büyük istifa dalgası’na, oradan da ‘işler arasında oradan oraya hoplama zıplamaya uzanan daha global meselelerin ülkemize yansımaları, ruh sağlığı perspektifiyle ele alınmaya değer. 

Çok daha geniş ölçekte baktığımızda ise ruh sağlığını riske sokan tipteki yaşam zorlukları açısından yine bir ‘çeşitlilik’ var; okul hayatının dışına düşmüş, doğuştan veya sonradan gelişimsel engelleriyle mücadele içinde, azınlık ya da cinsiyet temelli ayrımcılığa ve saldırıya uğrayan, sığınmacı ve göçmen olmuş, suç işlemiş veya yoksulluğun sarmalını kıramamış, kısacası her birisi yaşamın birbirinden çok farklı ‘sillelerini yemiş’ gençlerin tam da bu yaşadıkları hayatla doğrudan ilişkili olan sorunları var. Yaşam sürelerini kısaltan alışkanlıklar, çevre düzenleri ve  beslenme tarzları, belki daha önemlisi şiddetin her biçiminin gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş olması bilişsel gelişimlerini ve duygusal olgunlaşma süreçlerinin yolundan saptırıyor. 

Ekonomik ya da sosyal durumlarının nasıl gideceğine, nasıl bir hayat yaşayacaklarına ilişkin kaygıların zaten yaygın olduğu yaşlardalar. Bu kaygıyı yaşamamış olan azdır, güvencelerin varlığında bile hayatta yerimizin ne olacağını düşünmek tedirginlik yaratır. Ancak toplumsal güvencelerin yokluğu, güvenecek kimselerin kalmamış olması bu kaygının düzeyini yukarı çeker. Günümüzde hayattaki yerimizin ne olacağı sorusu artık yerini hayatta bir yerimizin olup olmayacağı sorusuna bırakmış gözüküyor. 

Gelecekte hepimize yer olmalı

Gençlik kitlelerinde ruh sağlığı bozukluğu tanısını (henüz) almamış ama çeşitli psikolojik zorlanma işaretleri veren kişiler için yapabileceklerimizi de düşünmeliyiz. Henüz kaygı evresinde olanlardan başlayarak geleceğimizin nasıl olacağını düşünmenin ya da dert etmenin bile ‘lüks’ geldiği bir geleceksizlik hissiyle iradesini kaybeden gençlere kadar uzanan geniş bir yelpazede yaşanan sorunlar var. 

Yoksulluk, eşitsizlik ve şiddet toplumsal hiyerarşide kenarda, altta ya da aşağıda yer alanları elbette daha çok etkiliyor; ama doğrudan etkilenmiyor gibi gözüken ‘yukarı’dakiler, hele ve yine gençler, tanık oldukları durumlara seyirci kaldıkları ölçüde seyirci travması, ahlaki incinme yaşıyorlar. 

Gençleri hamasi sözlerle teselli etmek ya da kaderin getirdiklerine razı etmek çözüm değil, bunu herkes görüyor ama, ruh sağlığı krizinin ruhsal bozuklukları artırıcı, ortak toplumsal yaşamımızı sarsıcı sonuçlarının önüne geçmenin, gençlerin ruh sağlığını korumanın yollarını bulmamız gerekiyor. 

Gençlerin ruhsal durumlarının en fazla etkilendiği dönemde genç olmayanlara, ‘yaşlılar’a düşen görevler var. Bu görevlerin ilkini yapmalı, durumun adını çekinmeden koymalı: Kriz var! Sonra gençlerin olduğu yerleri, başta okulları, işyerlerini ve evleri anlamlı ilişkilerin kurulup korunabildiği, güvenebilecekleri kişilerle birlikte olabildikleri, kendilerini güven içinde ifade edebildikleri ve geliştirebildikleri yerler haline getirmek için iş başına geçmeli.

Yazarın Diğer Yazıları
Arka Sıralar

OECD-PISA raporlarını duymuş olabilirsiniz; OECD üyesi ülkelerden 15 yaşındaki öğrencilerin okuma, fen bilimler ve matematik gibi alanlardaki bilgi ve becerilerini, bu kazanımlarını kendi gelişimleri yönünde kullanabilirliklerini ve toplumda yer alabilirliklerini ölçen bir değerlendirme sistemi. Katılımcı ülkelerin eğitim sisteminin ihtiyaçlarını ve geldiği noktayı yansıttığı düşünülen PISA’nın bu yıl açıklanan raporunda Türkiye’deki öğrencilerin ortalama skorlarının geçtiğimiz değerlendirmeleri […]

Devamını Oku
Yasın Tam Neye Benzediğini Kim Bilebilir Ki?

“Alaycı bir gülüş takılıyor yalnız / Dudaklarımın hüzün kıvamına”— Ahmet Telli On üç yaşındaydım sınıf arkadaşım Kemal’in öldüğünü duyduğumda. Bir çocuğun, benim gibi birisinin ölebileceğini ilk kez o zaman fark ettim. Babaannem, büyük dedem başka tanıdıklarım ölmüşlerdi, geri gelmeyecek şekilde ‘aramızdan ayrılmışlardı’, biliyordum. Ama 13 yaşında bir çocuğun ölebileceğini, hele Kemal’in, haziranda “Eylülde görüşürüz” diye […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku