Cumhuriyet’imizin kuruluşuyla kadının adının konulduğunu söylemek haksızlık olur ama Cumhuriyet’le birlikte yaklaşık yüz yıl evvel serpilmiş olan tohumlar yeşermiş, kırık dallar aşılanmış ve orman olmuştur. Kadın haklarına dair mücadele Tanzimat Devri’yle beraber kendini belli etmiş ama buyurulmuş olan imtiyazlar şanslı azınlıklara, saray ve çevresine bağış edildiği için sosyolojik yapıyı değiştirmemiştir. Cumhuriyeti ilan etmeye 1923’ten çok […]
Cumhuriyet’imizin kuruluşuyla kadının adının konulduğunu söylemek haksızlık olur ama Cumhuriyet’le birlikte yaklaşık yüz yıl evvel serpilmiş olan tohumlar yeşermiş, kırık dallar aşılanmış ve orman olmuştur. Kadın haklarına dair mücadele Tanzimat Devri’yle beraber kendini belli etmiş ama buyurulmuş olan imtiyazlar şanslı azınlıklara, saray ve çevresine bağış edildiği için sosyolojik yapıyı değiştirmemiştir. Cumhuriyeti ilan etmeye 1923’ten çok daha evvel karar vermiş olan Mustafa Kemal işbu cumhuriyette kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olmazlarsa topal bir sistemin kurulacağını öngörmüş ama kadınlara seçme ve seçilme hakkını verme konusundaki kararlılığını bekletmek durumunda kalmıştır -bu hakların eninde sonunda geleceğini, İsviçre, Fransa, İspanya gibi pek çok ülkeden daha evvel verileceğini bilmekle birlikte on yıl kadar rafa kaldırılması icap etmiştir çünkü halkın buna hazırlanmasının ötesinde parlamentodaki pek çok zatın da buna ikna edilmesi gerekir. Bin yıllar boyunca oturmuş sistemler ancak devrimle sarsılır. Öyle bir günde olmaz. Einstein’ın dediği gibi; “önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur.”
Osmanlı’nın son yüzyılına kadar kemikleşmiş olan patriarkal yapı İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla neye uğradığını şaşırdı desek yeridir. 1909 yılının basınını tarayacak olursak sadece kadınlarla ilgili, kadınların kaleme aldığı, matbaasından çaycılığına kadar sadece kadınların çalıştığı yirmi beş tane kadın yayını olduğunu görürüz ki buna pek çoğumuz şaşırabilir zira bugün bile böyle bir şey yok. Aralarında Hanımlara Mahsus Malumat (1895), Alemi Nisvan (1906), Mürüvvet (1888) gibi dergi ve gazetelerin olduğu bu yayınlar, kadınları bilgilendirmenin ötesinde haklarına sahip çıkmanın zeminini hazırlayan yayınlardı. Bu ve benzeri eserlere, önemli tarihçi ve siyasetçi Ahmed Cevdet Paşa’nın ilk kadın romancımız kabul edilen kızı Fatma Aliye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kadın hakları savunması olarak kabul edebileceğimiz Nisvan-ı İslam adlı eserini de eklememiz gerekir.
Abdülhamid devrinin -tüm yararlı icraatlarıyla beraber- paranoyak, içine kapalı, jurnalci sisteminin lağvedilmiş olmasıyla yükselen bahar havası çok geçmeden kendini İttihat ve Terakkicilerin baskıcılığının altında ezilir olarak buldu. Buna mukabil İttihatçıların iyi eğitimli, müteşebbis kadınları daha fazla hakka sahip olma iradesiyle hareket eden pek çok kadın figürü vardı- onlar tıpkı Genç Türkler gibi ülkeyi kurtarma sevdasına kapılmış, çürümekte olan imparatorlukta yeniliğin gelmesi konusunda mücadele etmeye hazır insanlardı. Hepsi de elini taşın altına koyma cesaretine sahip, hakları için mücadele etmekten kaçınmayan bir ruha sahipti. Elbet kimi siyasete “bulaşmanın” doğru olmadığını düşünüyor, tıpkı İngiltere’deki tekabülleri süfrajetlere karşı duran hemcinsleri gibi, seçme hakkı belki bir nebze ama kadınların siyasete girmesinin sakıncalı olduğunu düşünenler, seçilme hakkının “fazla” olduğunu savunanlar vardı. Buna mukabil daha cumhuriyet ilan edilmeden evvel kadınları örgütleyip hak mücadelesine giren Halide Edip gibi konuya hâkim kişiler vardı; hatta İngiltere’de bizzat bu kadın meselesiyle hemhal olmuş, süfrajetlerle ve Bertrand Russell gibi felsefecilerle görüşmüş, daha 1908 yılında Teali-i Nisvan Cemiyeti’ni yani Kadınların Durumunu Yükseltme Derneği’ni kurmuştu. İlk feminist derneklerimizden Teali-i Nisvan Cemiyeti’nin misyonu ırk ve din ayrımı gözetmeyerek kadınlara Türkçe ve İngilizce öğreten, kendileri için düşünmeyi öğütleyen bir yapıya sahipti. Halide Edip, 1913’te yayımladığı “Yirminci Asırda Kadınlar” adlı makalesinde, “Her yerde kadınların uyanıp, ilerlemeleri başka hareketler gibi yavaş ve zincirleme bir hareket olmuştur. Bugün bu saat ben size böyle hitap derken siz beni dinlerken şüphesiz biz de tarih yapıyoruz demektir. Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman bizim aciz fakat hüsn-i niyet ve samimiyetle dolu bin müşkülatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir…” diye yazmıştı. Tüm bunları telaffuz eden ve başaran Fatma Aliye ve Halide Edip gibi ilk feministlerimiz ne ironiktir ki yazı hayatlarının ilk yıllarında kocalarından gizli gizli kitap okumak zorunda kalmış, ancak on küsur yıl sonra eserlerini yayımlamak üzere eşlerinden izin alabilmişlerdi. Genç Türkler ve diğer saray karşıtı ilerici kişiler Avrupa’daki modernleşme eylemine öykünürken mevzu kendi eşleri olunca pek muhafazakâr kesiliyor, kadınların modernleşmesine mesafeli davranıyor zira bu sefer evdeki iktidarlarının sarsılacağını, kontrolden çıkacağını düşünüyorlardı. Bu konuyla ilgili zamane yayınlarında ya da Meclis konuşmalarında çokça serzeniş ve kinayeli, iğneleyici söze rastlayabiliriz. Bu tavrın 1920’ler boyunca Atatürk’e rağmen devam ettiğini göz önünde bulundurunca Cumhuriyet’in bir kadın cumhuriyetine dönüşmesinin neden bu kadar zaman aldığını anlayabiliriz. Atatürk daha 1923’te İzmir’de yaptığı konuşmada, “Bir sosyal toplum, cinsinden yalnız birinin asri icapları kazanması ile yetinirse, o sosyal toplum yarıdan fazla zaaf içinde olur. Bir millet ilerleme ve medenileşme isterse, özellikle bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir.” demiş, buna mukabil Meclis kadınlara çeşitli hakları tanımakta geri durmuştu.
Bu konuda hatırlamamız gereken en hazin hikâyelerden biri 30 Aralık 1920’de yaşandı. Kurtuluş Savaşı boyunca cephede müthiş bir kahramanlık göstermiş, yoktan var edip onlarca hayat kurtarmış olan Operatör Doktor Emin Erkul Bey, mebus olarak mecliste, kadınlarımızın çeşitli hastalıklardan mustarip olduklarına, şeriat yasası nedeniyle muayene edilmediklerine ve bu sorunun ortadan kaldırılmasına istinaden bir konuşma yaptı. Hatırlamamız gerekir ki Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki ölümlerden çok İspanyol Gribi, tifo ve çeşitli zührevi hastalıklardan insan kaybı yaşanmıştı. Dr. Emin Erkul’un bu insani seslenişine karşı pek çok milletvekili kürsüye yürüyüp doktoru ölesiye dövdüler, öyle ki kaburgaları bile kırıldı. Bunun üzerine Dr. Emin Erkul düello yasa önergesinde bulunup kendisini döven ilkel zihinlere karşı bir hamlede bulundu. Yasa elbet kabul edilmedi, Puşkin Rusya’sı değildi burası! Ama kadın hakları seri adımlarla kazanılmaya başladı.
Bu minvalde bana göre en cevval ve trajik örneklerden biri Nezihe Muhiddin’dir. Yirmi roman, üç yüz öykü, operet ve daha nice yazı yazmış olan Nezihe Muhiddin (Tepedelengil), daha Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmadan önce, 1923 yılında on üç arkadaşıyla beraber “Kadın Halk Fırkası”nı kurmuştu. Nezihe Hanım’ın belirttiği üzere amaçları, “Maksadımız kadını yalnız hayırkâr bir kadın bırakmak değildir, ona bir vatandaşa ait bütün vazife ve hakları da vermektir.” Tahmin edileceği üzere fırtına koptu. Başta basında olmak üzere kadınların bu hamlesine karşı çirkin saldırmalar ve saydırmalar gerçekleşti. 28 Haziran 1923’te yayımlanan Zümrüd-ü Anka’da Kadınlar Fırkası’nın amacının kadın haklarını ve hukukunu müdafaa etmenin ötesinde kadınların dört erkekle evlenmesini sağlayacak “Aşk Vekâleti”, “kadınların dedikoduculuk sanatını gelişimini sağlayacak” “Dedikodu Vekâleti,” kadınlar yorulmasın diye ev süpürmek, çamaşır, bulaşık yıkamak, yemek pişirmek gibi ev işlerinin erkekler tarafından görülmesi için “Evişleri Vekâleti” çıkarma gayesinde olacakları iddia edilerek Kadınlar Fırkası hedefe yerleştirildi, dalga geçildi. Nezihe Muhiddin çok geçmeden hem Kadınlar Fırkası’nda hem Kadınlar Birliği’nde yıpratılmaya başlandı, hakkında yolsuzluk iddiaları çıkartılarak siyasi hayatına set çekildi. 1929 yılına gelindiğinde her tür yaftalamadan aklanmış olsa da kendi dünyasına kapandı, hayatı akıl hastanesinde tamamladı. Kadın hakları mücadelesi veren pek çok kadınımızın hayatı ne taşlarla döşenmiştir, araştırdıkça bu yolda ne çok kan ve gözyaşının döküldüğünü görebiliriz. Bugün kimileri bu hakların gümüş tepsi üzerinde kadınlarımıza armağan edildiğini, Atatürk gibi vizyoner bir dehanın arzusu ve isteği üzerine verildiğini düşünebilir ama cephedeki Kara Fatma’larımız olsun, 8 Şubat 1935’ten itibaren mecliste vekil olarak seçilen 18 kadın vekilimiz olsun, üniversitelerde okuma hakkına erişip genç Cumhuriyet’in medarı iftiharı olan Remziye Hisar gibi bilim insanları olsun hepsinin günümüze bir katkısı vardır. Bizler bugün -Newton’ın sözüne atıfla söylersek- bu dev kadınların omuzlarından yükseliyoruz. İlk arkeologlarımızdan Halet Çambel, ilk sosyologlarımızdan Mübeccel Kıray, ilk mühendislerimizden Sabiha Rıfat olmasa bizler bugün çok başka bir yerde olurduk. Onların dik duruşları ve korkusuzlukları, tüm haksızlıklara karşı ve tıkanan yollara rağmen yürüttükleri mücadele, önyargıları ve çifte standartları yerle bir etti.
Ne acıdır ki 1930’ların başlarında kadınlarımızla ilgili tanınan haklar, meclisteki temsil oranı vb. kazanımlar 30’lardan sonra yerinde saydı ya da geriledi. 1935’teki 18 vekille yüzde 4,5’lik temsil oranıyla dünyada ikinci sıradayken bu orana ta 2007 tarihine kadar ulaşamadık. Bu demek değil ki kendi alanında dünya çapında müstesna kadınlarımız olmadı. Her ne kadar 1945-65 yılları arasında kadın hakları ve aktivizmi açısından kurak geçmiş olsa da Behice Boran gibi cesur kadınlar hem siyasette hem de feminist mücadelede her türlü dayağa ve mahpusa rağmen yoksulluğa, eşitsizliğe, haksızlığa ve azgelişmişliğe karşı savaş vererek gerçek yurtseverlik nedir, onun resmini çizdi.
1980’lerden itibaren gelişen “Yeni Kadın Hareketi” ile dünyada esmeye başlamış olan yeni dalga feminizmin ivmesiyle, Duygu Asena’nın da dediği gibi adı olmayan kadınlarımızın tarihi sorgulanmaya başlandı, bunu değiştirmek babında adımlar atıldı. 1981-84 yılları arasında YAZKO adlı yazarlar kooperatifinin bünyesinde kurulan Somut adlı gazetede kadın meseleleri gündeme getirildi. 1983 yılında “Kadın Çevresi” adı altında feminizm kuramının önemli eserlerini çevirip kadın hakları konularının duyurulmasında önemli bir adım atan yine bu kıymetli kadınlar oldu. 80’lerde başlayan bu mücadele, 90’larda mevzuatların değiştirilip kadın-erkek eşitliğini sağlayan pek çok yasal düzenleme çıkarılmasıyla meyve verdi. Ama tabii hiçbir şey kağıt üzerinde durduğu gibi durmuyor. Türkiye Cumhuriyeti kağıt üzerinde çok iyi görünürken mesele pratiğe gelince ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkabilen bir mantaliteye sahip zihinlere kalınca konu, tablo çok iç karartıcı olabiliyor. Son yıllarda 8 Mart gününde büyük meydanlar savaş alanına dönüyor, anayasal haklarını kullanıp bir araya gelen vatandaşlarımız terörist muamelesi görerek yaftalanıyor. Oysaki eşyanın kanunu, dünyada kadın tarihi temellerinden değişmeye başladı. Binlerce yıllık patriarka devriliyor. Değişim kaçınılmaz- her engele karşı gelebilmiş olan kadınlar 21. yüzyılda devrimi bizzat kendileri getirecek. Tıpkı 1789’da ve 1917’de yaptıkları gibi. Farkı, bu sefer hak ettikleri, talep ettikleri eşitliğe kavuşacaklar. Bunları söyleyen bir Pollyanna değil… Geçmişi okuyup günümüzdeki değişimleri yakinen takip eden tarih meftunu işbu kadın, ümit ediyorum haklı çıkar.
Binlerce yıl boyunca kozmopolit, çok renkli, çok dilli ve çok dinli bir başkenti bırakıp bozkırda bir “tabula rasa” olan Ankara’yı başkent olarak seçince, biricik bir cumhuriyet rol modeli oluşturma olanağı doğdu. Böylece yeni başkent cumhuriyet ideallerini ve idealizmini aynalanması için bir zemin oluşturdu. Sıfırdan bir kent inşa etmek, zengin ama bir o kadar kaotik bir […]
Devamını Oku
Guernica sadece haritada gitmediğim bir yer değil – ve bu yazımda her zamanki gibi hayalini kurduğum, gezmeyi umduğum bir yeri anlatmakla yetinmeyeceğim zira Guernica benim için açık bir yara, bir fikir, bir sözü temsil ediyor. Burası Gazze’den önce, Hiroşima’dan bile önce İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmaya başlanan savaş taktiklerinin, blitzkrieg denen “Yıldırım Harekâtının” prova sahnesiydi. Guernica […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku