Sinan Meydan
Tüm Yazıları
İkinci Mustafa Kemal ve Ölümsüz Atatürk
Ana Sayfa Tüm Yazılar İkinci Mustafa Kemal ve Ölümsüz Atatürk

10 Kasım 2024; Atatürk’ümüzün fiziksel olarak aramızdan ayrılışının 86. yılı… Atatürk’ümüzün kurduğu Cumhuriyet’imiz 86 yıldır Atatürk’süz. Ancak güçlü fikirlere ve sağlam eserlere sahip insanlar ölseler de fikirleri ve eserleri sayesinde yaşamaya devam ederler. İşte 10 Kasım 1938’de ölen Atatürk’ümüz de güçlü fikirleriyle ve sağlam eserleriyle yaşamaya devam ediyor.  1926’daki İzmir Suikastı sonrasında, “Benim naçiz vücudum […]

10 Kasım 2024; Atatürk’ümüzün fiziksel olarak aramızdan ayrılışının 86. yılı… Atatürk’ümüzün kurduğu Cumhuriyet’imiz 86 yıldır Atatürk’süz. Ancak güçlü fikirlere ve sağlam eserlere sahip insanlar ölseler de fikirleri ve eserleri sayesinde yaşamaya devam ederler. İşte 10 Kasım 1938’de ölen Atatürk’ümüz de güçlü fikirleriyle ve sağlam eserleriyle yaşamaya devam ediyor. 

1926’daki İzmir Suikastı sonrasında, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” diyen Atatürk, ölüm gerçeğinin farkındaydı. Fakat güçlü fikirleri ve sağlam eserleriyle öldükten sonra da yaşamaya devam edeceğini öngörüyordu. Bu nedenledir ki, “Görevim, bitmemiştir, bitmeyecektir,  ben toprak olduktan sonra da devam edecektir.” demişti (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.18, s.94).  Gerçekten de Atatürk’ün toplumsal görevi ölünce bitmedi, öldükten 86 yıl sonra da devam ediyor.

Peki, ama Mustafa Kemal Atatürk’ü “ölümsüz” yapan belli başlı fikirleri nelerdir?

1-BAĞIMSIZLIK

Atatürk, her şeyden önce bir antiemperyalistti; bu nedenle o gerçek bir özgürlük ve bağımsızlık savaşçısıydı. Emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşını örgütlemeye çalışırken, 1921 yılında şöyle demişti: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. (…) Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.3, s. 24) 

Atatürk’ün, tam bağımsızlık savaşı, Batı emperyalizmine ve Batı kapitalizmine karşı bir savaştı. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması, ayrıcalıklı yabancı şirketlere yeni ayrıcalıkların verilmemesi, devlet içinde devlet durumundaki Düyunu Umumiye’nin etkisiz hale getirilmesi hem Batı emperyalizmine hem Batı kapitalizmine büyük bir darbe vurdu.  

Atatürk, 1 Aralık 1921’de şöyle demişti: “Biz (…) bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmayı uygun gören bir mesleği izleyen insanlarız…” (ATABE, C: 12, s.121)

Atatürk’ün en büyük hayali, bir gün emperyalizmin yeryüzünden silinmesiydi. Buna inanıyordu. 3 Ocak 1921’de Ankara’da, Türkiye, Rusya, Ukrayna, Afganistan, Buhara, Azerbaycan temsilcilerinin katıldığı bir davette şunları söylemişti: “Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve perişan edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hale mazhar olacaktır.” (ATABE, C.12, s.200-201)  

Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı verilen Türk Kurtuluş Savaşı başarılı oldu. Bu zaferin önderi Atatürk, ezilen, sömürülen mazlum milletlerin “kurtuluş bilinci” haline geldi. Atatürk, bugün “bağımsızlık” düşüncesinde yaşıyor.

2-ULUSAL EGEMENLİK

Atatürk 600 yıllık monarşiden, 10 yıllık meşruti monarşiden 3 yılda cumhuriyete, 27 yılda çok partili demokrasiye evrilen siyasal bir düzen kurdu. Bu düzen, “saray”ın yerini “meclis”in, “kulluk”un yerini “yurttaşlık”ın, “ümmet”in yerini “ulusun” ve “erkek egemenliği”nin yerini “kadın-erkek eşitliği”nin almasıyla kuruldu. 

Bu dönüşüm sürecinde önce Meclis açıldı, sonra sırasıyla; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen anayasa hazırlandı. Saltanat kaldırıldı. Bir siyasal parti (CHP) kuruldu. Cumhuriyet ilan edildi. Halifelik kaldırıldı. Laik, çağdaş hukuk kabul edildi. Anayasa laikleştirildi. Kadınlara siyasal haklar verildi. Böylece anayasadaki ifadesiyle “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin” oldu.  

Peki ya çok partili demokrasi? Çok partili demokrasi için siyasetten hukuka, eğitimden ekonomiye altyapı devrimlerine ihtiyaç vardı. Önce bu devrimler yapıldı.

Atatürk, demokrasiden yanaydı. Örneğin, 13 Temmuz 1923’te The Saturday Evening Post yazarı Isaac F. Marcosson’a verdiği mülakatta, “Emperyalizm ölüme mahkûmdur. (…) Demokrasi insan ırkının ümididir.” demişti. (ATABE, C. 16, s. 37-38). 

“Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında da “Demokrasi daima yükselen bir denizi andırmaktadır.” diye yazmıştı. Zamanı gelince çok partili demokratik hayata geçilmesini istiyordu. Sağlığında bu yönde bir deneme de yaptı. (1930-Serbest Fırka). Ancak demokrasi için henüz erken olduğunu gördü.

Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” anlayışı çerçevesinde kurulan bu cumhuriyet din ve ırk ayrımı gözetmeksizin (1924 Anayasası 88. madde) tüm yurttaşlarına hem hukuk önünde eşitlik hem de “fırsat eşitliği” sağladı. Böylece 600 yıl boyunca sadece sultanların-halifelerin yönettiği çok uluslu imparatorluktan kadın-erkek seçme ve seçilme hakkına sahip Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından oluşan, Türk ulusu tarafından yönetilen ulus devlete geçildi.

Atatürk bugün, ulusal egemenlik anlayışımızda, ulus bilincimizde yaşıyor. 

3-AKIL, BİLİM, ÇAĞDAŞ UYGARLIK

Atatürk düşüncesinin omurgası akıl ve bilimdir. Şu sözler Atatürk’ündür: “Ben manevi miras olarak hiçbir nas-ı kati (değişmez hüküm) hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. (…) Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde aklın ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.” (Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri s.400-401) 

Bin yıldan fazla bir zamandır neredeyse tüm hayatını “nas-ı katilerle”, “donmuş ve kalıplaşmış kurallarla” belirlemiş bir din-tarım toplumunun gözünün içine bakarak “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.” demek hiç kolay değildi. 

Atatürk, cesur ve gerçekçi bir aydınlanmacıydı. Halka hep gerçeği söyledi. 

Atatürk’e göre gerçek kurtuluş ilim ve fendedir. 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlere şöyle seslenmişti: “Dünyada her şey için; maddiyat için, maneviyat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlmin ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve ilerlemelerini zamanında izlemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.” (ATABE, C. 17, s.44) 

Atatürk’ün “En gerçek yol gösterici ilimdir, fendir…”  dediği 1924’te Türkiye, sanayileşmemiş, nüfusun yarısından çoğunu oluşturan kadının adının olmadığı bir din-tarım toplumuydu. Yüzde 85’i köylerde yaşayan bu toplumun yüzde 10’u bile okur-yazar değildi. Atatürk’ün böyle bir toplumda lafı hiç eğip bükmeden halka, bilim ve fen dışında kurtuluş yolu olmadığını söylemesi devrimci bir tavırdır. Atatürk’ün bilim ve fendeki değişimin sürekli takip edilmesi gerektiğini belirtmesi de dikkat çekicidir.  

Atatürk, akıl, bilim ve fen vurgusuyla “çağdaş uygarlığa” yöneldi. O, çağdaş uygarlığı “muasır medeniyet” diye adlandırıyordu. 1920’lerde muasır medeniyete yönelmek demek, doğal olarak Batı’ya yönelmek demekti. Atatürk, ulusal kültürü işleyip geliştirerek “muasır medeniyet düzeyine ulaşmak, hatta o düzeyi aşmaktan” söz ediyordu.

Bir konuşmasında şöyle demişti: “Efendiler, medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak hayat şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayanlar veya ileriye değil geriye bakmak cehalet ve gafletinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar…” (ATABE, C.16, s.288) 

Atatürk, Ziya Gökalp’in aksine, kültür-medeniyet ayrımı yapmadan “tek medeniyet” olduğunu ve o medeniyete katılmak gerektiğini belirtiyordu. “Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyet birdir ve milletin ilerlemesi için tek medeniyete katılması lazımdır.” (ATABE, C. 16, s. 148)  

Atatürk, Türkiye’yi işte o “tek medeniyete” katabilmek için, siyasetten hukuka, eğitimden ekonomiye, kültür-sanattan toplumsal hayata; kılık kıyafetten harflere, ölçülerden hafta sonu tatiline kadar bir dizi devrim yaptı. Bu dönüşümü sağlarken siyaseti, hukuku, eğitimi laikleştirdi. Böylece Türkiye çağdaş uygarlığa yönelebildi. Medreseleri, tekke zaviye ve türbeleri, tarikatları ve cemaatleri kapatarak aklın önündeki engelleri ortadan kaldırdı. Böylece aklı, vicdanı, hukuku ve kadını özgürleştirdi. Özgür akılla çağdaş uygarlığa yönelmek; işte gerçek kurtuluş buydu.

Bu sırada Batı’dan alınan kanunlarsa sanıldığı gibi sadece Batı’nın malı değil, Doğu’dan Batı’ya binlerce yıl içinde gelişip olgunlaşan o “tek medeniyetin” ortak ürünleriydi. 

Atatürk bugün “çağdaş değerlerimizde” yaşıyor. Akıl, bilim ve çağdaş uygarlık düşmanları, dün olduğu gibi bugün de Atatürk’ü öldürmek istiyor.

İKİNCİ MUSTAFA KEMAL ve ÖLÜMSÜZLÜĞÜN SIRRI

Mustafa Kemal (Atatürk), 1933 yılında, dünyada pek benzerine rastlanmayacak bir felsefe açıkladı. “İki Mustafa Kemal” diye formüle ettiği bu felsefe, kendi ifadesiyle tam olarak şöyleydi:  

“İki Mustafa Kemal var: Biri ben, fert olan, fani olan Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal’den ise ‘ben’ diye bahsedemem. O Mustafa Kemal, yani sizler, bu akşam etrafımda olanlar, memleketin her köşesinde çalışan köylüler, uyanık, münevver, vatanperver, milliyetperver vatandaşlar… İşte ben onların hayalini temsil ediyorum. Onların hayalini gerçekleştirmeye çalıştım. O Mustafa Kemal ölmez. O, Türk milletinin ihtiyaçları ile beraber, gitgide de uyanan şuuru ile beraber, tekâmül ede ede ebedi olarak yaşayacaktır. Bizde Cumhuriyeti yapan, inkılabı yaratan, o ‘biz’ diye ifade edebileceğim Mustafa Kemal’dir.” (Mustafa Kemal Atatürk, Milliyet, 11 Mayıs 1933, s.1)

Bu felsefeye göre Atatürk ölümsüzlüğün sırrını, Cumhuriyet’in idealizmini içselleştirmiş yurttaşların bilincinde ve çabalarında yaşamakta bulmuştu. Ona göre Türkiye Cumhuriyeti’nin aydın ve vatansever tüm yurttaşları İkinci Mustafa Kemal’di, İşte o Mustafa Kemal ölümsüzdü. Cumhuriyet’in ilelebet payidar kalmasını sağlayacak olan da o İkinci Mustafa Kemal’di.   

ATATÜRK NEREDE YAŞIYOR?

Şöyle anlatayım! Atatürk bugün, 1915’te Anafartalar Kahramanı olduğu Çanakkale’de, 1916’da kurtardığı Muş ve Bitlis’te, 1918’de ilk direniş yuvalarını kurduğu Adana’da, 1919’da Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı Samsun’da, 1919’da genelge yayımladığı Amasya’da, kongreler topladığı Erzurum’da ve Sivas’ta, 1920’de TBMM’yi topladığı ve 1923’te başkent ilan ettiği Ankara’da, 1921’de Sakarya Zaferi’ni kazanan ordunun başkomutanı olarak Haymana’da, 1922’de Büyük Zaferi kazanan ordunun başkomutanı olarak Afyon Kocatepe’de, 9 Eylül 1922’de İzmir’e giren vatan kurtarmış kahraman ordunun Gazi Mareşal Başkomutan’ı olarak İzmir’de, Ege’de, Akdeniz’de; yeni bir savaş yapmadan 1922’de Mudanya Konferansı ile kurtardığı Doğu Trakya’da, 6 Ekim 1923’te İstanbul’u yeniden fetheden şanlı ordunun başkomutanı olarak İstanbul’da, 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle kontrol ettiği Boğazlarda, 1938’de kurtardığı, 1939’da anavatana katılan Hatay’da yaşamaya devam ediyor. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’yla yeniden vatan yaptığı Misak-ı Milli sınırları içinde, Edirne’den Ardahan’a her karış vatan toprağında yaşıyor. Atatürk vatan sevgimizde, bağımsızlık idealimizde, ulusal onurumuzda yaşıyor.

Atatürk, 1920’de Ankara’da açtığı TBMM’de, 1923’te ilan ettiği cumhuriyette, 

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen anayasa maddesinde; “ulusal egemenlik” düşüncemizde yaşıyor.

Atatürk, ulus bilincimizde, ulusal birlik ve bütünlüğümüzde, yurttaşlık bağımızda yaşıyor.

Atatürk, Türk Medeni Kanunu’nda; mahkemede, okulda, işte, evde erkekle eşitlenen tüm kadınların haklarında, seçme ve seçilme hakkına sahip kadınların özgür iradesinde yaşıyor.

Atatürk, çağdaş kanunlarımızda yaşıyor. Laik hukukta, laik eğitimde yaşıyor. Kız ve erkek çocuklarımızın yan yana oturup karma eğitim gördükleri sınıflarda yaşıyor. Atatürk, okula giden kız çocuğunun bilincinde yaşıyor.

Atatürk, kullandığımız harflerde, rakamlarda, ölçülerde, hafta sonu tatillerimizde, soyadlarımızda yaşıyor. Atatürk, çağdaş kılık kıyafetimizde, kadınlı erkekli oyunlarımızda, danslarımızda, ulusal müziğimizde, derlettiği türkülerimizde yaşıyor. Atatürk, Artvin’de “Atabarı”nda yaşıyor.

“En hakiki mürşit ilimdir, fendir.” diyen Atatürk, bilim ve teknoloji adına sahip olduğumuz her şeyde, giyinişimizden görünüşümüze tüm uygar yaşamımızda… Ülkemizdeki resim heykel sergilerinde, yazılan romanlarda, bestelenen şarkılarda, tiyatrolarda, müzelerde, kütüphanelerde, kültür-sanat merkezlerinde, tüm çağdaş okulların sınıflarında, koridorlarında yaşıyor. Atatürk, sahneye çıkan kadının duruşunda yaşıyor. 

Atatürk, kökleri bu toprağa bağlı tüm bilim insanlarımızın, sanatçılarımızın, yazarlarımızın, aydınlarımızın bilincinde yaşıyor. Atatürk, bu ülkeye ve insanlığa katkıda bulunan, kadın-erkek her yurttaşımızın başarısında yaşıyor. Atatürk, Anadolu’nun küçük bir ilçesinden çıkıp Nobel’e uzanan Aziz Sancar’da yaşıyor. 

“Üreten köylü milletin efendisidir.” diyen Atatürk, bu topraklara atılan her tohumda, ekilen her tarlada, hasat edilen her üründe, üreten köylünün alın terinde yaşıyor. Büyük bölümü yok edilen Atatürk Orman Çiftliği’nde yaşıyor. Yalova’da kestirmediği o çınar ağacının gölgesinde yaşıyor.

Atatürk, kapatılan Sümerbank’ta, Etibank’ta, bu ülkenin tüm fabrikalarında, iyice azalan yerli üretimde, demiryollarında, çıkarılan madenlerde, işçinin emeğinde yaşıyor. Atatürk, -bugün dünyadaki en önemli Türk şirketlerinin biri durumundaki- 1924’te kurduğu İş Bankası’nda yaşıyor.

Atatürk, THK’nin çürümeye terk edilen uçaklarında, kapatılan Hıfzıssıhha’nın laboratuvarlarında, İstanbul Üniversitesi’nin koridorlarında, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, TDK ve TTK’nin kuruluş felsefesinde yaşıyor. Atatürk, çok önem verdiği güzel Türkçemizde, türettiği Türkçe terimlerde yaşıyor. Elmalılı Hamdi Yazır’a yaptırdığı “Hak Dini Kuran Dili” adlı Kuran tefsirinde yaşıyor. Atatürk, ülkesini seven her Müslüman’ın duasında yaşıyor. Atatürk, tarih bilincimizde yaşıyor.

Atatürk, ülkemizde artık yok olmaya yüz tutan fırsat eşitliğinde, liyakatte, her haklı ve meşru direnişimizde yaşıyor.

“Yurtta barış dünyada barış.” diyen Atatürk, insanlık ve barış idealimizde yaşıyor.

***

Mustafa Kemal Atatürk vatan sevgimizde, bağımsız ve laik Cumhuriyet aşkımızda, ulus bilincimizde, toplumsal birlik bütünlüğümüzde, kadınlarımızın haklarında, çiftçimizin alın terinde, işçimizin emeğinde, tüm çağdaş değerlerimizde yaşıyor. Atatürk, bu vatana, bu ülkeye ve bu Cumhuriyet’e gerçekten bağlı insanların sönmeyen umudunda, bitmeyen mücadele azminde yaşıyor. 

Atatürk yaşamıyor olsa, birilerince her gün yeniden öldürülmek istenir miydi hiç? (*)

Yazarın Diğer Yazıları
Vahdettin’in Kaçışı

“17 Kasım 1922 günlü resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk) Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922’de, İstanbul’u işgal altında tutan İngiltere’ye sığınarak Türkiye’den kaçtı. II. Mehmet (Fatih) 1453’te İstanbul’u fethetmişti. VI. Mehmet (Vahdettin) ise 1922’de İstanbul işgal altındayken İstanbul’u işgal edenlere sığınıp kaçtı.  İNGİLİZ GEMİSİYLE KAÇTI […]

Devamını Oku
Atatürk’ün Cumhuriyeti

Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak; meclis üstünlüğüne, ulusal egemenliğe, laik hukuka, demokrasiye, fırsat eşitliğine, tam bağımsızlığa, ulusal bütünlüğe, kadın haklarına, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak geçmişe saplanıp kalmak değil, akılla, bilimle aydınlık geleceğe yönelmektir. 1923 yılında Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek hiç de kolay değildi. Aydınlanma ve Sanayi Devrimlerini yapamamış, yüzde 90-95’i okur-yazar olmayan, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku