Çok uzaklarda değil hasret duyduğumuz zamanlar. Bir şarkıya sığacak kadar masum, bir seste büyüyecek kadar isyankâr… 7’den 77’ye abi olmak gibi, yüz binlerin diline pelesenk olmuş bir marşı duymak gibi, tavrı tarzı sesi samimiyetiyle baba olmak gibi… Aynı dönemin içine sığdı iki büyük efsane. Ozan sözleri de vardı müziklerinde, halkın sözleri de. Şark’ın ezgisi Batı’ya […]
Çok uzaklarda değil hasret duyduğumuz zamanlar. Bir şarkıya sığacak kadar masum, bir seste büyüyecek kadar isyankâr… 7’den 77’ye abi olmak gibi, yüz binlerin diline pelesenk olmuş bir marşı duymak gibi, tavrı tarzı sesi samimiyetiyle baba olmak gibi…
Aynı dönemin içine sığdı iki büyük efsane. Ozan sözleri de vardı müziklerinde, halkın sözleri de. Şark’ın ezgisi Batı’ya koştu onlarla. Hiç duyulmamışların zamanı geldi iki büyük sesin uğraşlarında…
Biri buldu sevdayı kuşun kanadında. Herkes gibi olanları anlattı şarkılarında. Ne Kahya Yahya bıraktı kapının önünde durmayı ne tamirci çırağı çıkardı yağlı işçi tulumunu. Resimlerde kalan gözyaşları da onun sesindeydi, Kerkük’ün meçhul zindanları da… Bir döneme sarıldı sözleri. Ne idik ne olduk çok cevabı vardı ve işte gelmiştik ve gidiyorduk unutmamalıydık. Çok yorgundu, deniz üstü köpük köpüktü ve onun derdi sevdiğinin gözüne çöken gecenin nemi, onun derdi ıslak ıslak bakan gözlerdi. Söyleyecek çok şeyi vardı. Muhteşem zamanlardan geçiyordu dünya, o bir ceviz ağacında seyre daldı. Hep gideceğini söyledi. Nasıl geldiyse öyle gidecekti. Öyle oldu. Üryan geldi üryan gitti…
Biri, dünya dönencesinde renkli bir detaydı. En güzel serzenişi dağlaraydı. Görmek isterdi dostlarını Halil İbrahim sofrasında. Yaşadığı ne varsa geride bıraktığı, unutamamıştı. Hep bir umudu vardı. Son ana kadar iyiliği sevgiyi arardı, can bedenden çıkmadıkça yarına bakmaya devam derdi. İki küçük kol düğmesi kadar aynıydı hayat, farksız ve ayrıydı her şeyden. Ali yazardı Veli bozar, tükenirdi güzel olan her şey azar azar. Ve ağlardı gökler… Islanmışız çok mu? Sevince rengi kararırdı sevdanın onun sözlerinde. Ve ayrıldı aramızdan. Şarkılar kaldı, ondan öte ondan ziyade…
İki yaka İstanbul’dan kıyıdan kıyıya söylendi tüm şarkılar. Birbirlerini ileri taşıyan tatlı bir rekabetti onlarınkisi. Biri “sen daha iyisin” diyordu, diğeri “sen iyi olmasan ben olmazdım”. Onlar birbirlerine nezaketli, saygılı iki büyük sanat insanı, iki yenilikçi cesur sesti. Ayırsak da bazen kendi kendimize durdukları yeri, yukarıdan aşağıya, sağdan sola, tüm farklılıklarıyla bir denize kavuşan iki büyük nehir gibiydiler.
Onlar, müzikle değişen tarihin kapısı, tarihin hafızasına şarkılarla kazınan iki büyük ustası. Anadolu ve Batı arasında kurulmuş sanat köprüleri, genç düşlerin en gerçekçi ihtimalleri. İnsan olabilmenin sözleri, güzel yaşamanın melodisi. Onlar, sanatın sağlam temelinin bedel ödeyen işçileri, müzik yolculuğunun seyir defterini yazan sesleri. Hep bir tarafta kalmış, hep birbirleri için saygıyla heyecanlanmış, ortak bir gayenin birlikte mücadele eden kahramanlarıydı Cem Karaca ve Barış Manço…
Bir televizyon programında yan yana gelen iki büyük ozan, birlikte Âşık Veysel’in “Uzun İnce Bir Yoldayım” türküsünü söylüyor. Aklıma geldikçe açar keyifle dinlerim. Hiç dinlememiş olanlara da şiddetle tavsiye ederim. Fakat bu muazzam düetin alt metnine bakmak gerekli. Yıllarca süregelen “Barış mı, Cem mi?” sorusunun ayrıştırıcı amaçlarına tokat gibi bir cevaptır aslında bu düet. “Birlikte güzeliz” diyebilmenin şarkısıdır benim için. Kültür hazinemizin en değerli ozanlarını çağımıza taşıma gayreti içinde olan iki büyük üstadın seçtiği şarkı “Uzun İnce Bir Yoldayım” olmuştur. Ortak bir mirasta, tartışmasız, amasız ve yargısız buluşma çağrısıdır. Sanat yaşamları boyunca toplumun sözü olabilmenin gururlu birlikteliğini görüyoruz bir şarkıda. Sıra sıra, birbirlerine saygıyla ve birbirini hep yaptıkları gibi daha yukarı çekerek, daha iyi olması için omuz vererek söylenmiş bir şarkının hikâyesi yarım asrın da tüm inceliklerini içinde taşımakta. Tabii programda başka hoşluklar, gülümseten, düşündüren ve yer yer hüzünlendiren anlar da var. Aynı farklı yollarda aynı menzile giden, duraklarda paylaşarak, birikerek sürdürdükleri, yaşadıkları gibi…
Barış Manço ve Cem Karaca şarkıları bugün kültür hazinemizde müzikal bir değer olarak yer alsa da sosyolojik ve toplumsal etkileri çok daha fazlasını heybelerine doldurmakta. Onlar, ışıksız girdikleri tünelin sonunda doğacağına inandıkları güneşin peşinde olan iki maceraperest gibidirler aslında. Tarzlarıyla, müziğe getirdikleri yeniliklerle kabul görme endişesi gütmeden cesurca adımlar atan, hep farklı, hep ileri fakat geçmişi de omuzlayarak yolculuğuna devam eden iki gezgindirler.
Zamanı değiştirmiş, geçmişi saklamış, geleceğin sesini haykırmış iki büyük isim Cem Karaca ve Barış Manço’yu saygı, sevgi ve büyük bir özlemle anıyoruz.
Unutulmuşluğun kıyısında,Kırbaç gibi savrulan rüzgârların kestiğiçaresizliğin sessizliği,Ve tükenişin boşluğunda,Bir sonbahar denizi gibi uzanan bozkırın ortasındaumudun akını başlamakta… Bir şehri sevmek nasıl başlar? Ne yaşanmış olmalı ve neyi yaşamayı ummalı bir şehri sevebilmek için? Ankara soluk bir havayla sabahı karşılar. Sanki küstürdüğü denizi, yanına gökyüzünün mavisini de alıp çekip gitmiştir. Ankara’nın bu soluk sabahı, ağır ağır […]
Devamını Oku
Bir zamanlar tüyleri bembeyaz, gözleri parlak, yere hiç konmadan uçan bir güvercin varmış. Onun uçtuğu yerde ne kavga ne gürültü ne küslük ne anlaşmazlık yaşanırmış. İnsanlar güvercini gördüğünde kucaklaşır, türküler söyleyerek gökyüzünde süzülen güvercini selamlarmış. Güvercin, kâh sarp kayalıklardan kâh ağaçlardan bakar, gözünü insanların üstünden hiç ayırmazmış. Rivayet o ki; güvercinin neşesi ve gücü merhametten […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku