“Al sana yaz Cengiz, al sana o çok konuştuğun yaz. Yaktın ömrümüzü yaktınnnn” diye dizlerini dövmüştü Fatoş Abla. 7 yaz önceydi, bir haziran günü inme indi Cengiz Abi’ye. Geçmiş olsun ziyaretlerinin en zoruydu. Salonun ortasında, camı görsün diye ayakucu pencereye çevrilmiş devasa bir yatak ve eskiden günlerde kekleri, börekleri, çay bardaklarını taşıyan masif masa üzerinde […]
“Al sana yaz Cengiz, al sana o çok konuştuğun yaz. Yaktın ömrümüzü yaktınnnn” diye dizlerini dövmüştü Fatoş Abla.
7 yaz önceydi, bir haziran günü inme indi Cengiz Abi’ye.
Geçmiş olsun ziyaretlerinin en zoruydu. Salonun ortasında, camı görsün diye ayakucu pencereye çevrilmiş devasa bir yatak ve eskiden günlerde kekleri, börekleri, çay bardaklarını taşıyan masif masa üzerinde kutu kutu ilaçlar…
Çok yersiz adetlerimiz var; acısı olanın acısını anlamak ve saygı duymak yerine teselli etmeye çalışır, şükürcülüklerden bir demet sunarız ortaya genelde.
Şükür ki hayatta diyorduk, “Bu ne be, böyle hayat mı olur?” diyordu o da haliyle.
“Üzülme, ağlama, kader, kısmet, nasip, şükür…” tazyiklerinden bunaldı kadın:
“Yahu bizim yaşımız 60’ı çoktan geçti. Bu Cengiz ile evlendiğimizden beri bunun bir dahaki yaz planları bitmedi. Hele bu yaz böyle geçsindi bak öbür yaza takacaktı güya beni koluna, yok efendim şöyle koy koy Ege’yi gezecektik, yok efendim Karadeniz’de yaylaya çıkacaktık, aman efendim bizim neyimiz eksikti şu Kapadokya’daki balonlara biz de binecektik. Emeklilik ne içindi canım? Karısı en iyisine layıktı, hele bu yaz da dişimizi sıkaydık, bir sonraki yaz bak gör İspanya’da ayağımı denize sokacaktı, Paris’te kıyacaktı paraya da bana bir şişe şampanya açacaktı, internetten bakıyordu, öyle atla deve paralar değildi bu işler oralarda. Ona bırakacaktım tüm plan programı, o en uygunundan en güzelini ayarlayacaktı. İnternet çıktığı günden beri şu raftaki defterleri sonraki yazın planlarıyla doldurdu durdu. Benim ömrüm geçti bunun yazını beklerken. Kırk sene kırk bin gelecek yaz planıyla geçti, al işte hepsi bitti.”
Tesellisi yok, neresine şükür sıkıştıracaksın? En iyisi sessizce dinleyip tüm hayallerle yapılan bu ağır vedalaşmayı saygıyla dinlemekti.
O yazı, yatalak hasta bakımını öğrenerek geçirdi Fatoş Abla. ‘Bırak ben yaparım’cı olmaktan çıkıverdi. Bütün apartmanı bir Whatsapp grubunda topladı. Grubun adı “Cengiz Nöbeti”. Müsaitlik durumumuza göre Fatoş Abla’nın işi oldukça gidip oturuyoruz başında. Konuşamıyor, ellerini kollarını oynatamıyor, yerinden kalkamıyor ama konuşulanı anlıyor. Gözleriyle dinliyor. Doğruya doğru bize de iyi geldi bu nöbet işi, beleşe terapi. Kime kızsak, neye sinirlensek ya da saçma sapan bir şeye heyecanlansak, yargılarlar diye kimseye anlatamadıklarımızı, dolu dolu dinleyen Cengiz Abi’ye dökülüyoruz.
Bir sonraki yaz, iki hafta kimseyi çağırmadı Fatoş Abla. Endişelendik. Yaz, onun en büyük üzüntüsüydü malum.
Haziran ortasına doğru, hepimizi birden çağırdı bir akşamüstü.
Eve bir girdik ki ev Şanzelize! Bir duvarı Paris’te bir kafe görseli ile kaplamış, önüne bistro masa ve hasır örgülü sandalye atmış, plakta şanson, servis arabası üzerinde kruvasan!
“Bu yaz, haziranı Paris’te geçireceğiz, bakalım duruma göre belki eylülde de Sicilya yaparız.” dedi.
Delirdi herhal diye düşündük, bakışımıza mı yansıdı bilmem, “Delirmemeye çalışıyorum, bir de Instagram hesabı açacağım, durumu çaktırana iki tane çakarım. Ben bu hayatsızlığı kabul edemeyeceğim anam.” dedi. Ertesi gün “FatoşCengiz40Yıl” hesabı açıldı. Öyle fotoğraflar çekmiş ki sanırsınız gerçekten Paris’teler; fötr şapka takmış Cengiz Abi’ye, açıyı öyle ayarlamış ki biz bile emin olamadık bu adam hâlâ yatalak mı? Oyun hoşumuza gitti, Fatoş’un Cengiz’le hayallerini gerçek etme amacı da… Biz de yorumlara yazıyorduk: “Gelirken magnetimi unutmayın.”, “Çok yakışmış Fatoşcum, elbiseni de oradan mı aldın?”
Cengiz Abi’nin de gözleri güler gibiydi, eğlendiği çok belliydi. Hatta bir gece teras kattaki çift, garson gibi giyinip onlara Paris’te bir akşam yemeği tadı yaşattı. İkisi de Fransızca biliyordu. Ertesi gün Fatoş Abla kahkahalarla “Kız biz dil bilmediğimizden soğan çorbası sipariş etmişiz, ay tadı güzeldi ama gece kapı cam açıp havalandırdık yatak odasını, öyle bir soğan koktuk yani.” diye anlatıyordu. Giriş kattaki tasarımcı çocuğun fotoşopları sayesinde bir ara Kapadokya yaptılar Instagram’da. Karadeniz turu zamanı evde bir sis makinası vardı, klima gürül gürül çalışıyordu, ev hep serindi ve yakınlardaki fidanlıktan bir aylık kiralanmış bitkilerin yeşilleriyle kaplıydı. Bir yandan da Fatoş Abla fizyoterapi, konuşma – yutma terapisi solunum terapisi, rehabilitasyon görevlerini sürdürüyordu. Beş yazda 14 ülke 25 şehir gezdiler. Instagram takipçileri beş sene sonunda 1 milyonu geçmişti. Yedinci senedeyiz; bir araştırma hastanesinde tez konusu artık Cengiz Abi, tıp kongrelerinde adı geçiyor çünkü ellerini kullanabiliyor, yavaş da olsa konuşabiliyor. Sosyal medya geliriyle yüksek teknoloji bir tekerlekli sandalye aldı ona Fatoş Abla, bir iki seneye yürür bile diyor. Bu yaz ilk fiziki seyahate çıkacaklar. Roma, dünyanın en engelli dostu şehirlerindenmiş, oraya gidecekler. Kapılarındaki paspasta “O yaz hep bu yaz.” yazıyor.
Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste […]
Devamını Oku
Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne. Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi. Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku