Ayşen Şahin
Tüm Yazıları
Hayal Kurma Atölyesi: AŞK
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayal Kurma Atölyesi: AŞK

23 sene önce çıkan bir filmdi: Kasımda Aşk Başkadır. Sanat mühim şey, o filme kadar aşka adanan mevsim yaz, romantik ay ise eylüldü. Şimdi bir Anadolu kenti plakalı kamyon arkasında bile yazıyor: “Kasımda Aşk Başkadır.” Aşk kasımdan soruluyor. Bunca sene içinde örselene örselene, ayrıştırıla ayrıştırıla, bin derdin binine birden düşünce aşktan da eksildik, sevgiden de. Yalnızlık zaten […]

23 sene önce çıkan bir filmdi: Kasımda Aşk Başkadır.

Sanat mühim şey, o filme kadar aşka adanan mevsim yaz, romantik ay ise eylüldü. Şimdi bir Anadolu kenti plakalı kamyon arkasında bile yazıyor: “Kasımda Aşk Başkadır.”

Aşk kasımdan soruluyor.

Bunca sene içinde örselene örselene, ayrıştırıla ayrıştırıla, bin derdin binine birden düşünce aşktan da eksildik, sevgiden de.

Yalnızlık zaten yeğdi bunca riya içinde. 

Oysa aşk, sabahlara heyecan uyandıran, hayatı yeniden merak ettiren, bunca geleceksizlik içinde yarına dair hayal kurduran en bedava duyguydu.

Yaygın olduğundan, çok sıradan çok normal bir şeymiş gibi kabul ettirilmişti bu ülkede görücü usulü evlilikler, yaşın geldi evlilikleri, “aileler anlaştı size imzası kaldı” düğünleri… Milyonlarca çocuk aşksız evlerde doğdu, ne olduğunu bilmeden büyüdü, sevgiyi yüze bir gülümseme, başlarının bir kez okşanması sandı. Ayıp dediler, aile var dediler, sokaklarda el ele tutuşmaya, öpüşmeye, sarılmaya izin vermediler. 

Ne demekti aile var? En çok kucaklaşma, en sıcak öpücükler aşkla kurulan o aile içinde yaşanmalıydı oysa. Zabıtalar, bekçiler sevenleri ayırmaya ve hatta ceza kesmeye kalktılar. Aşk habire cezalandırıldı bu ülkede. Âşık olup öpüşeceğine elâlemin içinde, ömür boyu sevmediğin biriyle aynı evi paylaşıp namuslu kalman beklendi, ne demekse artık bu namus kavramı bunca yalanın içinde.

Bu coğrafyada ne çok şair vardı ne çok yazar, aşkı kaleme alan. Dünyada onca dilde karşılık bulan.

Şimdilerde bakıyorum, dizelerle değil, roman karakterleriyle değil, Kasımda Aşk Başkadır gibi filmlerle değil, yüzlerce dakika süren dizilerin, gözyaşları içinde kavga sekanslarına bakıp aşk hayali kuruyor gencecik insanlar. Ne iş yaptığı şaibeli bazı insanların lüks araba koltuğuna yığdıkları yüzlerce gülün fotoğrafına “Şöyle sevilmedik.” yazıyorlar. Hediyenin bedeliyle aşkın büyüklüğünü ölçmeye kalkan var. Oysa bir kartı bir makineye dokundurmak kadar hafif bir çaba o, parası olana. Aşk kadar bedava bir duyguyu sınıfsallaştırmak kimin haddine? Kıskançlığı sevgiden sanıyorlar, duruşma salonunda fail aklar gibi öfkeyi akladıklarının farkında olmadan. Yemesine, içmesine, gezmesine, giysisine karışılmasını sahiplenme görüyorlar, sahip olmanın mülkiyet ilişkisi olduğuna akıl yormadan. Hep beklenti ve naz ilişkisi içinde konuşuluyor ilişkilerden, bir de klişesi var “Çok emek verdim ilişkiye.” İyi de o verilen emek işte zaten aşk, gönülden, isteyerek ve vereni mutlu eden emek.

Murathan Mungan diyor ki “Varlığımızı hissetmek için hayattan hatıra isteriz. Aşk da onlardan biridir, var oluş hatırası. Dünyanın bir geleceği olduğunu hissettiren her duygu aşkla müttefiktir.”

Böyle bakmalı aşkın gerekliliğine.

Aşk lüks hediyelerde değil, “Görünce aklıma sen geldin.” cümlesinde saklıdır: Aklımdasın. “Sen seversin diye düşündüm.” cümlesinin fiilinde gizlidir: Seni düşündüm. 

Bazen yüze düşen saçı tutturacak tokada saklıdır, bazen hiç hissettirmediğini düşünürken cebinden sana kürdan çıkarıp uzatmasında. Faturasında değildir yani.

Karşındakinin hayatını hafifletme çabasında gizlidir, yükünü almaya verilen emektedir. 

Zor anlarda yüz güldüren şakayı yapabilme yetisinde, dar zamanda sıkı bir kucaklamadadır. Günlük hayatın akışında, sürüdüğümüz adımları bir anda hızlandıran, düşecekken yere sağlam bastıran, tabanlar ağrımışken ayağı yerden kestirendir.

Bunca hakir görüldüğümüz sistemde öncelikleme, önemseme hissidir.

Dinleyebilmek meziyetindedir, gözlerine bakarak dinleyebilmekte ve anlamaya gösterilen çabadadır.

Kendinden vazgeçmek değil, yanındayken en çok kendin gibi davranabildiğin andadır, karşındakinin de kendisi gibi olmasına izin vermektir.

Riya dağları sarmışken, -mış gibilerden uzaklaştığını hissetmektir, samimiyetin gözle görülür, elle tutulur halidir.

Bir itici güç, bir kaldıraç, nabızda atıştır.

Kavga değildir dinamiği, karşılıklı konuşmanın ritmidir esası.

Ne aldın ne verdin hesabıyla dolmaz defteri, bir köz gibi hatayı elden ele atarak uzamaz boyu. Hata yapmama dikkatinde, özrün inceliğinde, söze gösterilen özendedir ömrünün uzunluğu.

Ulus Baker diyordu ki: “Sevmek mi, sevilmek mi daha iyidir? Yegâne bir yanıt vardır; sevmek daha iyidir, çünkü seven kişi ‘aktif’tir’ ve sevilmek daima başkasının bir lütfudur.”

Ve aşk, yalnızca bir kişiye değil, bazen bir amaca, bazen bir işe, herhangi bir şeye duyulabilen derin sevgidir. 

O halde biraz aşkla bakabilmeli hayata, memlekete, geleceğe.

İnceliklerle bezeyerek, özeni esirgemeyerek, kendinden vazgeçmeden iyi etme amacını güderek.

Aynı sokağı defalarca arşınlarken kimi gün başımızı kaldırıp binaların mimarisine, çınarın dallarına, balkondaki saksılara da bakarak yürümek mesela. Her gün apartmanın önünde uzanan kediye, köpeğe özenli bir isim verebilmek, ihtiyacı olana sıramızı verebilmek, merak etmek başka hayatları, dinlemek istemek ve anlamaya çalışmak, öğrenme arzusunu koruyabilmek, gözlerine içine bakabilmek insanların, aynaya gülümsersek bulabilmek kendimizi, samimiyeti her ana yayabilmek, sabahlara heves etmek, gecelere sığınmak, gökyüzünde yıldız görme umudunu kaybetmemek, tezgahlardan yükselen dumanı koklayabilmek, çayların şıkırtısını, yürürken sohbet edenlerin mevzularını, okul çıkışındaki çocuk uğultusunu gürültü değil yaşamla bir bağ gibi duyarak, duyarak akıp giden hayatı, renklerini görerek kucaklayabilmek hayatı. Aldığımız nefesten yüksünerek değil aşkla soluyabilmek etrafımızdaki havayı. 

Bir öğretmenin aşkla ders anlattığını düşünelim, bir araştırmacının aşkla veri analiz ettiğini,  belediye görevlisinin sokak kenarındaki ağaçları aşkla budadığını, ders notunu aşkla tuttuğunda bir öğrencinin, aşkla servis edilmiş bir tabildot yemeğinin lezzetini hayal edelim, bir bina duvarına aşkla resmedilmiş görselleri, ortalığa sevgiyle saçılmış iyi günler, merhabalar, kolay gelsin cümleleri, aşkla bir değişime inanmanın getirdiği heyecanı hayal edelim, aşkla çabalamayı ortadan kaldırmak için yoksulluğu.

Edilgen kalmamayı Baker’in dediği gibi, bir lütfa mecbur hissetmeden, derin sevgiyi etrafımıza kendimiz yayabilmeyi hayal edelim.

Aşkın hayalini kurarken, bir denk gelişe, bir tesadüfe indirgememek beklentiyi…

Aşk biraz da bizim elimizde.

Maruz kaldığımız bunca kötülüğe, sevgisizliğe, özensizliğe, karanlığa karşı elde bir silahtır aşk, hayatı savunmaya yarayan.

Çünkü aşk; yobazlığın ve faşizmin zayıf karnıdır.

Vuracaksak oradan vurmalı, aşksızlıklarından.

Yazarın Diğer Yazıları
Hayal Kurma Atölyesi: Bize Gülen Ankara

Hayat insanı hep şaşırtıyor. İnsan kendini şaşırtıyor. Yeni yaş almadan gelecek ahkâmı kesmemek gerek, insan önündeki on yılda neye dönüşeceğini zamanı gelmeden bilemiyor. İnsana doydum, hayata doydum sandığım bir evreden sonra kendimi kurstan kursa sekerken buldum. Nereden çıktı bu yaşam sevgisi bilemiyorum. Yaşamı sevmek mi, yoksa ömür boşa geçiyor kaygısı mı onu da bilemiyorum. Terapiste […]

Devamını Oku
Hayal Kurma Atölyesi: Uzakta Bir Köy

Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne. Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi. Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku