Bir ölüm, hiç ummadığımız biçimde bir hayatı hatırlatır bize. İki hafta önce ölüme giden 12 Mart Mahkemeleri’nin ünlü hâkimi, bir başka hayatı hatırlattı, bana. Mahallede 12 Eylül’ün hışmına uğrayarak Mamak’ı mesken tutmuş Salim’in, dışarıda, anasından ve biz arkadaşlarından başka kimsesi yoktu. Anasıysa, ölen babasından aldığı aylıktan başka geliri olmayan, mahallenin yoksullarından biriydi. Önce Rıfat Ağbi […]
Bir ölüm, hiç ummadığımız biçimde bir hayatı hatırlatır bize. İki hafta önce ölüme giden 12 Mart Mahkemeleri’nin ünlü hâkimi, bir başka hayatı hatırlattı, bana.
Mahallede 12 Eylül’ün hışmına uğrayarak Mamak’ı mesken tutmuş Salim’in, dışarıda, anasından ve biz arkadaşlarından başka kimsesi yoktu. Anasıysa, ölen babasından aldığı aylıktan başka geliri olmayan, mahallenin yoksullarından biriydi.
Önce Rıfat Ağbi bulundu. Onun çevresi genişti ne de olsa. Salim’e bir avukat bulurdu. Herkese salma salındı, üç beş kuruş toplandı.
Ertesi gün Konur Sokak’ta bir büronun kapısını çaldık. Kapıyı açan sekreter bizi avukatın odasına aldı. Rıfat Ağbi, hemşerisi Çamlıhemşinli bir avukat ağbisinin gönderdiğini söyledi. Derdimizi anlattı Rıfat Ağbi.
“Çocuklar,” dedi avukat, “ben Sıkıyönetim Mahkemeleri’nden ayrıldığım için dava alamıyorum ama şimdi haber vereyim, genç bir arkadaşım var, hazırlıkları ikimiz birlikte yaparız ama duruşmalara o girer.”
Biz çaylarımızı bitirmemiştik ki, benim yaşta bir avukat geldi. Her şeyde anlaştık. Rıfat Ağbi, “Avukat Bey, borcumuz ne olacak?” dedi. Avukat, parlak dişlerini göstere göstere bir kahkaha attı. Genç avukatı göstererek, “İkimiz de para istemesini öğrenemedik,” dedi, “o da ben de taze avukatız.” Rıfat Ağbi cebinden bir miktar banknot çıkarıp uzattı. “Bana değil.” dedi avukat, yine başıyla genç avukatı işaret ederek.
Avukatın yanından çıkar çıkmaz birden, “Ağbi,” dedim, “ben bu avukatın ismini bir yerden hatırlıyorum.”
“Adalı’nın idamına muhalefet şerhi veren hâkimdi.” dedi, Rıfat Ağbi.
Mahallede Adalı’nın idamı nasıl bir azap yarattıysa, idama karşı çıkan hâkim de o kadar sevinç yaratmıştı. Adı sanı olmayan biriydi o hâkim. Varlığı imkânsız biriydi. Bir tür bizim ‘şehir efsanemiz’ sanırdım o hâkimi. Bizim uydurduğumuz bir kahraman gibiydi. Sıkıyönetim mahkemelerinde bir hâkimin idama karşı çıkması, bizim sokaktan milli takıma futbolcu gitmesi gibi ancak filmlerde olabilecek bir şeydi.
Salim’in tutuklu kaldığı 18 ay boyunca ağbi kardeş gibi olduk avukatla. Önce Meşrutiyet Caddesi’nin girişinde, Avukat Arif’in bürosuna uğrar, onu da alıp Konur Sokak’ta avukatın yanına uğrardık. Bazen kapıya yaklaşırken içerden şakırdayan pul seslerine avukatın şen kahkahaları karışırdı. Rıfat Ağbi’nin hemşerisi Avukat Adnan Bey’le iddialı ‘hapis’ veya ‘gülbahar’larına seyirci olurduk.
Sonra ertesi günkü duruşmanın seyri konuşulurdu iki ‘taze’ avukat arasında. Biz, meraklı bakışlarla aralarındaki konuşmadan tahliye çıkıp çıkmayacağını anlamaya çalışırdık.
Böyle günlerin birinde, Adalı’ya muhalefet şerhi üzerine geniş ve uzun bir sohbete daldığımızda, idam cezası veren bir hâkim olmanın ne demek olduğunu, hangi sözlerle anlattığını çok iyi hatırlıyorum: “Ben idam cezası vermiş birisi olarak yaşayamazdım.” Bize, Mustafa Pehlivanoğlu ya da İsa Armağan’ı yargılayan heyette de olsa, aynı muhalefet şerhi koyacağını anlattı. Her ikisi de dönemin ülkücü şiddet eylemlerine katılmış, Pehlivanoğlu, 12 Eylül’den kısa süre sonra idam edilmişti.
“Asteğmenlikten tezkere bırakarak askeri hâkimliğe başladığımda kendime verdiğim bir sözdü bu.” dedi.
“Ama Devrim Mahkemeleri’nde bunun olması kaçınılmazdır.” dediğimde avukatı ilk kez bu kadar öfkeli gördüm. O şen şakrak adam önce sessizliğe gömüldü. Acemi bir pipo içicisiydi. Sigara, puro, pipo… Bürosu tütüncü dükkânı gibiydi aslında. Piposunu boşalttı, elinin altında dolu başka bir pipoyu yaktı. Beni acıtmayacak bir söz aradığını anlayamamıştım. Oturduğu masanın çekmecesinde bir şey arar gibi yapıp, hiç bana bakmadan “İdam cezası uygulayan devrim, devrim değildir, bunu unutma delikanlı.” dedi, avukat.
Rıfat Ağbi müsaade istedi, avukat bizi kapıya kadar uğurladı.
Birkaç ay sonra Salim tahliye oldu. Ben utancımdan avukatın bürosuna gidemedim. Salim’le Rıfat Ağbi, teşekkür ziyaretine gittikleri avukatın bana selamını getirdi. Avukat, ‘idam cezasını savunan devrimci’yi çok özlemişti.
Sonra avukatın Yeni Gündem dergisinde uzun bir röportajı çıktı. 12 Eylül yargılamalarının bütün içyüzünü döken açıklamalarla çalkalandı ortalık.
Hemen arkasından, İzmir Caddesi’nde Amerikan Pazarı’ndan bulduğum pipo tütünüyle ziyaret ettim avukatı. Hediye olarak bula bula bunu bulmuştum.
Uzun uzun sarıldı bana.
Sonra bir gün bizim mahalleden bir heyet, 2000 yılıydı galiba, Kocatepe Camii’ne avukatı sonsuzluğa uğurlamak için geldik.
Kalabalık arasında avukat dostlarından birisi “Bu Üstün Günsan var ya,” diyordu, “12 Mart yargılamalarındaki Remzi Şirin gibi biriydi.”
20 Nisan 2010 günü öğle namazında bir ses beni yine Kocatepe Camii’ne çağırdı. Toplanan kalabalığa baktım. Bir başka askeri hâkimin cenazesiydi. Hemen uzaklaştım oradan.
Mithatpaşa Caddesi’nin kalabalığında, kendi sessizliğimde, yıllar önce tanıdığım Emekli Hava Binbaşı Hâkim, Avukat Üstün Günsan’ın aziz hatırası önünde saygıyla eğildim.
Bir ölüm bana bir başka hayatı, evet hayatı hatırlattı.
Bir ölüm, hiç ummadığımız biçimde bir hayatı hatırlatır bize. İki hafta önce ölüme giden 12 Mart Mahkemeleri’nin ünlü hâkimi, bir başka hayatı hatırlattı, bana. Mahallede 12 Eylül’ün hışmına uğrayarak Mamak’ı mesken tutmuş Salim’in, dışarıda, anasından ve biz arkadaşlarından başka kimsesi yoktu. Anasıysa, ölen babasından aldığı aylıktan başka geliri olmayan, mahallenin yoksullarından biriydi. Önce Rıfat Ağbi […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku