Çocukluğum, ilk gençliğim bağlamında akşamların biz “çocuklar” için sokaklarda korkusuzca yaşanabildiği son çocuklardan, son gençlerden biri olduğumu söyleyebilirim. Tabii ki söylemeye çalıştığım, liseyi bitirdiğim 1975 yılına kadar süren, ailelerin çocuklarını rahatça sokağa gönderebildiği altmışlardan başlayarak gelen yıllar. Yaşım itibarıyla ben altmışların ortasından sonrasını hatırlıyorum. Biliyorsunuz, yetmişlerin ortasından itibaren siyasi çatışmalar başladı, sokaklar güvenilmez bir hale […]
Çocukluğum, ilk gençliğim bağlamında akşamların biz “çocuklar” için sokaklarda korkusuzca yaşanabildiği son çocuklardan, son gençlerden biri olduğumu söyleyebilirim. Tabii ki söylemeye çalıştığım, liseyi bitirdiğim 1975 yılına kadar süren, ailelerin çocuklarını rahatça sokağa gönderebildiği altmışlardan başlayarak gelen yıllar. Yaşım itibarıyla ben altmışların ortasından sonrasını hatırlıyorum. Biliyorsunuz, yetmişlerin ortasından itibaren siyasi çatışmalar başladı, sokaklar güvenilmez bir hale geldi, aileler endişeye kapıldı, zaten TV de evlerin baş köşesinde yerleşmeye başlamıştı. Böylece yaşlısıyla, genciyle, çocuğuyla evlere sığınıldı ve ne yazık ki bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Nostaljiden hiç hoşlanmam ama şurası kesin, söylediğim yıllardaki sokak hayatını özlemeden yapamıyorum. İzniniz olursa, o sokaklardan bir nebze olsun anlatayım.
Eskinin Ankara’sında mevsimler şimdiki gibi hiç değil, çok daha belirgindi, ne zaman başlayacağı kolayca kestirebilirdi. Kış, karıyla, keskin soğuğuyla “kış” gibi geçerken, yaz da kavurucu güneşi, kuru sıcağıyla şehre yerleşir, peşine de bir toz bulutunu takardı. Yaşadığım Esat son durağın sokaklarında halen boş arsalar ve tabii ki o arsaları doldurmak için elinden geleni ardına koymayan müteahhitler fink atardı. Top oynadığımız arsalar bir bir gidiyor, tahta perdelerle çevreleniyor, içlerine kireç kuyuları açılıyor, sonra da tahta iskeleler kurulup inşaata başlanıyordu. Harç makinesi ve çekiç sesleri kaplıyordu gündüzleri ve bir de hızla büyüdüklerinden olacak, her yana dikilen kavaklardan gelen pamukçuklar, inşaatlardan kalkan tozlar üstümüze başımıza yapışıyor, pencerelerden evlere dalıyor, davetsiz bir misafir edasıyla annelerimizin canını fena halde sıkıyordu.
Ne mutluyuz ki akşamlar vardı. Evet, o serin Ankara akşamları. İnşaatlar susar, rüzgâr diner, kapı önleri sulanır, tozlar zapturapt altına alınır, işçiler yapmaya başladıkları binaların içinde kaybolur, aileler yemekten sonra balkonlara çıkar, bazen birbirlerini ziyaret eder ve sessizce balkon sohbetlerine başlar, bolca da çay içerlerdi. Akşam, çocuklar için de “özgürlük” vaktiydi. Yemeklerini yedikten sonra hızla sokakları doldururlardı. Küçükler köşe bucak oynayıp koşuştururken, daha büyük yaştakiler bahçe duvarlarına oturur, çekirdek çitler, bitmez tükenmez ergen muhabbetine dalarlardı. Benim gibi birkaçımızsa önce duvara ilişir, sohbete katılır gibi yapar, sonra da sessizce oradan uzaklaşır, caddelere doğru yürüyüşe başlardık. Mahalle iyiydi, duvar sohbetleri idare ederdi ama mevzular çok tanıdık, çok bildikti. Sokaklardan “şehre” gitmek isterdik, onun ancak ana caddelerde, meydanlarda, parklarda olduğunu fark etmiştik. Dar gelirli ailelerin çocuklarıydık neticede, bugünkü gibi kafeler falan yoktu, pastaneler vardı ama ona da girmeye gücümüz yetmezdi. Ama caddelerde dolaşabilir, vitrinlere bakabilir, belki de hiçbir zaman tanışmayacağımız insanları gözlemleyebilir, onların hayatlarına dair fikir yürütebilirdik. Şehir buydu aslında, bir çoğulluk, bir kabuktan çıkış umudur, bir başka dünya merakı, onu tanıma cesaretiydi. Mahalledekilerin çoğunun böyle dertleri yoktu tabii ki, onlara sunulanlarla mutlu mesut yaşayabiliyorlardı; bizdeyse, kendimizin bile anlayamadığı bir açlık, bir heves vardı. Biliyorduk, bunu “doyurabilmenin” tek yolu onun peşinden gitmek, hayatın sokaklarında, caddelerinde dolanmak, yolda büyümek, serpilmekti.
Uzatmayayım, hedef belliydi zaten, sokağımızdan bir an önce ayrılıp Tunalı’ya gitmek isterdik. Bizimkiler uzun yolu tercih ederdi, önce Esat Caddesi, oradan Dörtyol Kavşağı ve sola dön, ver elini Tunalı! Ben hiç sevmezdim bu yolu, Esat, Tunalı ile karşılaştırılacak bir cadde değildi ki. Vitrinler ruhsuz, insanlarsa fazlasıyla tanıdıktı. Bir noktaya kadar yürür, onlarla Kuğulu’da buluşmak üzere anlaşır, ara sokaklara dalar hemen Tunalı’ya inerdim. En sevdiğim vitrin, Kavaklıdere sinemasının hemen yanı başındaki Universal Kitapçısı’ydı. İngilizce kitaplar satan bu kitapçının asıl vitrini Kavaklıdere Sineması’nın içindeydi. Türkçe kitapları deli gibi hatmeden benim için en birinci vazifenin İngilizce öğrenmek olduğunu o vitrinlerdeki kitaplara bakarken fark etmiştim. Kitaplar dış dünyaları anlamanın, onlarla tanışmanın en kestirme yollarından biriydi.
Neyse, yazıyı bitirmeden sokağımıza dönüp o bahçe duvarlarından tekrar bahsetmek isterim. Çok katlı inşaat furyası başlamış da olsa, o sokaklarda bir iki katlı müstakil ve bahçeli evlerde vardı. O evlerin duvarlarına oturulur, hatta bazen bahçelerindeki meyvelerinden de yenirdi. Örneğin, bizim sokağın sonundaki, ana caddeyle buluşan binanın bahçesinde mebzul miktarda meyve ağacı vardı. Bahçeye girmeden, dalları kırmadan ve de “çaktırmadan” yerdik o meyvelerden. Ağaçlara dalan, bahçeye atlayan olmazdı, akla bile gelmezdi. Belki, o kadim “göz hakkı” denen kültürel refleksi çoktan öğrenmiş, benimsemiştik. Meyveleri lezzetliydi. Gündüzler sıcak, akşamlar serindi.
Daha önceki bir yazımda, kendime amfi, hoparlör yapmak için Konya Sokak’taki elektronikçiler çarşısına gittiğimden söz etmiştim, ama nasıl, ondan söz etmemiştim. Önce Küçükesat son duraktaki evimizden çıkıp oradan Bülbülderesi Caddesi’ne yürür, yolcularını boşalttıktan sonra ring yaparak Ulus’a dönen Seyranbağları minibüsüne biner, Anafartalar Çarşısı’nın arka kapısının tam karşısındaki ara sokaktaki minibüs son durağında inerdim. Tuhaf aksesuarlarla […]
Devamını Oku
Çocukluğum, ilk gençliğim bağlamında akşamların biz “çocuklar” için sokaklarda korkusuzca yaşanabildiği son çocuklardan, son gençlerden biri olduğumu söyleyebilirim. Tabii ki söylemeye çalıştığım, liseyi bitirdiğim 1975 yılına kadar süren, ailelerin çocuklarını rahatça sokağa gönderebildiği altmışlardan başlayarak gelen yıllar. Yaşım itibarıyla ben altmışların ortasından sonrasını hatırlıyorum. Biliyorsunuz, yetmişlerin ortasından itibaren siyasi çatışmalar başladı, sokaklar güvenilmez bir hale […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku