Haydar Ergülen
Tüm Yazıları
Fidayda

Bu yazıya başlayıncaya dek ‘Fidayda’nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Merak ediyor muydum, hayır! Fidayda fidaydaydı çünkü! Belki de bildiğimiz hiçbir anlama gelmiyordu, tıpkı Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da “Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor” dediği gibiydi. Anlamını sözlükte, kitapta değil dilde, gönülde, günde bulan kelimeler yok mudur? Vardır olmaz mı? Bu, kitapta anlamları olmadığı anlamına gelmiyor, asıl […]

Bu yazıya başlayıncaya dek ‘Fidayda’nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Merak ediyor muydum, hayır! Fidayda fidaydaydı çünkü! Belki de bildiğimiz hiçbir anlama gelmiyordu, tıpkı Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da “Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor” dediği gibiydi. Anlamını sözlükte, kitapta değil dilde, gönülde, günde bulan kelimeler yok mudur? Vardır olmaz mı? Bu, kitapta anlamları olmadığı anlamına gelmiyor, asıl anlamlarını yaşamda buldukları anlamına geliyor! ‘Anlamlı’ oldu mu emin değilim ama içinde çok ‘anlam’ barındıran bir cümle oldu bu!

Şu anda, yazının tam burasında, huzurunuzda sözlüğü açıyor, bakıyor ve ‘Fidayda’nın anlamını bulamıyorum! Onun yerine Tanrı anlamına gelen Hüda’dan türetilmiş ‘Hüdayda’ diye Ankaralı bir oyunhavası olduğunu, bunun da zamanla “Fidayda”ya dönüştüğünü, öyle söylendiğini öğreniyoruz, ben de! Bana sorarsanız da oyunhavasına Fidayda adı daha çok yakışıyor, yani yanlışlıkla olmuş ama iyi olmuş! Gerçi ben bozkır olduğu için, İstanbul’a karşı Anadolu’yu temsil ettiği için Ankara’ya oyunhavasından çok uzunhavayı yakıştırmış ve vaktiyle “Ankara’nın uzunhavası, İstanbul’da oyunhavası olur!” demiş de bir adamım!

Ankara’nın oyunhavasıyla İstanbul’un yarışamayacağını da öğrendim sonunda. Bu öte yandan Ankara neşesinin de İstanbul neşesini aratmayacağını söylemektir. Fidayda da bunun başka Ankara havaları ve oyunhavalarıyla saza, söze gelmesidir. Seymenler de söylemiştir, Arif Sağ ve Neşet Ertaş da. Hepsine de yakışır, ama sanki Bozkırın Tezenesi Neşet’e biraz daha yakındır!

Oyunhavasına dönüşen türkünün, hemen her türkü gibi bir öyküsü var. ‘Fidayda’nın öyküsü bir’den fazla. Garip âşıklardan padişahın huzurunda dans eden rakkaseye, birbirini seven ama kavuşamayan iki karasevdalıya değin çeşitli öyküler bunlar. Sözleriyse Cumhuriyet’in ilk yıllarında yazılmış bir türkü olduğu duygusunu uyandırıyor, belki “Ankaralım” seslenişinden: “Fidayda da Ankaralım fidayda/Beş yüz altın yedirdim bir ayda/Gitti de gelmedi ne fayda/ Başını da yesin bu sevda.” Altının ‘kayme-gayme’ olarak geçtiği yorumlar da dinledim sanırım! 

Öyküye, mekân olarak Rüzgarlı Sokak’ı da katmak gerekebilir. “Beş yüz altın yedirdim bir ayda” sözünün işaret ettiği mekânların başında geliyor orası, başka sokaklar, mekânlar da olabilir kuşkusuz. Bir tür, her anlamda ‘hovardalık’ durumu sözkonusu.

Ankara’nın neşesinde bir kırıklık var, ‘kırık neşe’ hali var. Dibine kadar eğleniliyor gözüktüğü yerde bile bir pus, grilik, havadaki sisi dağıtamayan bir durağanlık, sıkıntı var. Eğlenceli olması gereken, eğlendirmesi beklenen oyunhavalarından sızan bir keder. Lorca’nın ‘Duende’si değil elbette, öyle bir yaşam içgüdüsü,yaratma enerjisi değil. “Güleriz ağlanacak halimize” denildiği gibi tıpkı, “oynarız susacağımız yerde.” Neşe mi peki bu? Daha kahredici, daha kahırlı bir ifade biçimi de olabilir. “Ölmeyeceksek içelim bari!” dediği şey Doçent Aysel’in. Adalet Ağaoğlu’nun ‘ölümsüz eseri’ Bir Düğün Gecesi’nde kadın kahramanına söylettiği, zamanla aforizmaya dönüşen cümle. Bir Ankara hali. Tipik. Ölmeyeceksek oynayalım bari! 

Derdinden ne diyeceğini de bilememiş, ilk aklına geleni söylemiş, “derdimden ne dediğimi biliyor muyum ben?” Dert insanı söyletir dedikleri kimi zaman (aklını) oynatır biçimini alır, kimileyin de ağıt yakmak yerine oynatır! Hüdayda ya da daha çok yakışan söylenişiyle Fidayda da ağıt yerine yakılmış oynak havalardan. Hiç durmadan yinelenip bayılıncaya dek oynanacak gibi bir ritmi, temposu, inadı, havası, hırsı, kederi, neşesi, kırıklığı var türkünün. Tam biteceği sanılırken ‘hoydaaaa’ diye içinden naralanmış gibi hançereden çıkan bir sesle, çığlıkla yeniden başlayan. Sanki Fidayda’nın gelmesini bekleyen, gelene dek sürecek bir oyun var havada, bu Ankara havasında: Fidayda’yı Beklerken. 

Kahır mektubundan oyunhavası olur mu, Ankara’da olur, olmuş, Ankara’da hangi hava çalarsa çalsın hepsinin adı Fidayda sanki! Kederin neşesi. Orhan Veli’nin şiir bulduğu, şiire saydığı şey. Veli’nin Oğlu’nun şiirleri müziğin sesini kısmak istemiş, kısmıştır ama, ses biraz açılsa sanki arkadan Fidayda duyulacak gibidir. Fidayda’nın oyunhavası olduğu yerin şiiri de Garip olur!

Yazarın Diğer Yazıları
Fidayda

Bu yazıya başlayıncaya dek ‘Fidayda’nın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Merak ediyor muydum, hayır! Fidayda fidaydaydı çünkü! Belki de bildiğimiz hiçbir anlama gelmiyordu, tıpkı Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da “Kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor” dediği gibiydi. Anlamını sözlükte, kitapta değil dilde, gönülde, günde bulan kelimeler yok mudur? Vardır olmaz mı? Bu, kitapta anlamları olmadığı anlamına gelmiyor, asıl […]

Devamını Oku
Edebiyat

Bozkırın başkenti, edebiyatın da başkenti mi? Cemal Süreya’ya bakılırsa, onun ‘Başkentim’ diye bir yakını gibi sevgiyle, aşkla seslendiği de anımsanırsa, Can Yücel’in “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” babası Hasan Âli Yücel’e yazdığı “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirindeki “daha başka tür aşklar, geniş sevdalar” dizesinin Ankara’yı sevme duygusunu büyüten bir dize olarak yerini […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku