Modern dünya insanı giderek yalnızlaştırdı. Kentler büyüdü ama insanın evreni küçüldü. Kalabalıklar çoğaldı ama dayanışma azaldı. İnsan artık aynı apartmanda yaşadığı komşusunun acısını bilmez hale geldi. Her şey hızlandı fakat hayat derinliğini kaybetti. Oysa Anadolu’nun eski halk bilgeliğinde insan tek başına var olamazdı. Acı ortak yaşanır, yas paylaşılırdı. Düğün de ölüm de birlikte taşınırdı. Çünkü […]
Modern dünya insanı giderek yalnızlaştırdı. Kentler büyüdü ama insanın evreni küçüldü. Kalabalıklar çoğaldı ama dayanışma azaldı. İnsan artık aynı apartmanda yaşadığı komşusunun acısını bilmez hale geldi. Her şey hızlandı fakat hayat derinliğini kaybetti. Oysa Anadolu’nun eski halk bilgeliğinde insan tek başına var olamazdı. Acı ortak yaşanır, yas paylaşılırdı. Düğün de ölüm de birlikte taşınırdı. Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca kendi hayatı değil, başkasının hayatına değebilmesiydi.
İnsanlık, en karanlık dönemlerden bile yalnızca gücüyle değil, umudu koruyabilme becerisiyle çıktı. Savaşlar, yoksulluklar, yıkımlar ve unutuluşlar arasında toplumları ayakta tutan şey; yeniden başlayabileceğine dair ortak inançtı. Direnç, salt bireyin değil, halkın hafızasında büyüyen görklü dayanma biçimidir. Çünkü umut, bazen bir çocuğun gülüşünde, bazen omuz omuza verilen mücadelede, bazen de vazgeçmemeyi seçen insanların birbirine bıraktığı izlerde yaşar. İnsanlık ilerlediyse, bunu en zor zamanlarda bile karanlığa teslim olmayanların sayesinde başardı.
Bugün dünyanın en büyük yoksulluğu insan sıcaklığının eksilmesidir. Direnç de öyledir; bir başına değil, kolektif olduğunda sonuç alıcıdır.
Anadolu insanı, tarih yapmak kadar tarihe de dayandığı için direnci yüksektir çünkü bu coğrafyanın tarihi; savaşların, devletlerin, zaferlerin tarihi olduğu kadar, yoksulluğun içinden geçerken insan kalabilmenin, karanlığın ortasında birbirine tutunabilmenin, yenilgilerden sonra yeniden ayağa kalkabilmenin tarihidir. Bu yüzden Anadolu’da umut hiçbir zaman rahat zamanların duygusu olmadı. Umut burada daima zor zamanların ekmeği oldu.
Bu topraklarda hayat kolay kurulmadı. Göçler geçti üzerinden. İstilalar geçti. Açlık geçti. Kıyımlar geçti. İnsan bazen toprağını kaybetti, bazen evini, bazen çocuğunu, bazen geleceğe dair inancını… Yunus Emre’nin: “Ben ayımı yerde buldum, rahmet bana yerden yağar!” demesi boşuna değildir; çünkü Anadolu halkı, tarihin en ağır dönemlerinde bile yaşamı yeniden kurmanın yollarını buldu. Bunu bazen bir türküyle, bazen dudak kenarlarına tebessüm bırakan Nasreddin Hoca’sıyla, bazen Köroğlu ve Dadaloğlu’suyla.
İnsanlığın büyük trajedilerinden biri şudur: Acı, zamanla yalnızca bedeni değil, ruhu da yorar. Sürekli baskı altında yaşayan toplumlar önce geleceği kaybetmeye başlar. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca ekmek değildir, yarına dair inançtır. İşte Anadolu’nun tarihsel belleğinin yol açıcılığı bu karamsarlığa teslim olmamasında yatar.
Moğol yıkımlarından savaş yıllarına, işgal günlerinden darbelerin karanlığına kadar bu coğrafyada halk, her defasında yeniden tutunacak bir dal bulmuşsa kökeninde bu direnç tohumu yatmaktadır; çünkü burada kültür yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda hayatta kalma bilgisidir. Türküler bu yüzden önemlidir. Deyişler bu yüzden yaşar. Halk şiiri bu yüzden yalınkat güzel söz söyleminin ötesine geçip toplumsal belleğin kendisi olmaktadır.
Hasan Hüseyin’in şiirinde dolaşan büyük sızı da tam buradan gelir. Onun dizelerinde yalnızca bireysel bir acı yoktur; memleketin yorgunluğu, fabrika çıkışında tükenen işçinin sessizliği, açlık, tank gölgesi vardır. Bütün bunların ortasında hâlâ ötmekte olan bir kuş sesi vardır;
“şuramda bir kuş ötüyor…”
Belki de bütün mesele burada düğümleniyor.
Çünkü insanın içindeki kuş sustuğu zaman yalnızca bir birey değil, bir toplum çöker. Anadolu halkı yüzyıllardır o kuşu koruyarak yaşadı. Bazen bir ağıtta sakladı onu. Bazen bir ninnide. Bazen de bir halk ozanının kırık sesinde… Hasan Hüseyin’in “Haziranda ölmek zor” şiiri tam da bu yüzden hâlâ günceldir;
“çalışmışım on beş saat
tükenmişim on beş saat”
dizeleri, yalnızca fiziksel bir yorgunluğu anlatmaz. Modern insanın ruhsal tükenişini anlatır. İnsan çalışır ama yaşadığını hissedemez olur. Yorulur ama, neden yorulduğunu bile unutmaya başlar. İşte çağımızın büyük kırılması burada başlıyor; fakat şiirin etkisi tam da bu karanlığın içinde ortaya çıkıyor; çünkü Hasan Hüseyin umudu kolay bir iyimserlik gibi kurmuyor. O, umudu acının tam ortasına yerleştiriyor.
“gece leylak ve tomurcuk kokuyor…”
Bir direniş alkışlamasıdır bu dize.
Çünkü dünya hâlâ güzeldir.
Baskının içinde bile güzeldir.
Ölümün kıyısında bile güzeldir.
Tankların geçtiği sokaklarda bile bir tomurcuk açıyorsa, hayat bütünüyle yenilmiş değildir.
Anadolu halkının tarih boyunca taşıdığı büyük direnç biraz da budur zaten: Hayatın güzelliğini bütünüyle unutmamak.
Bir annenin çocuğunu bekleyişinde vardır bu direnç.
Bir işçinin sabahın köründe yeniden yola düşmesinde…
Bir öğrencinin karanlık zamanlarda bile kitap okumaya devam etmesinde…
Bir halk ozanının sürgünde türkü söylemesinde…
Ve belki en çok da insanların birbirine hâlâ “iyi misin?” diye sorabilmesinde…
Çünkü insanı ayakta tutan şey yalnızca siyasal sistemler kadar, birbirine değebilme duygusudur.
Bugün dünyanın her yanında büyük krizler yaşanıyor. Savaşlar büyüyor. Eşitsizlik derinleşiyor. İnsanlar geleceğe daha kaygıyla bakıyor. Genç kuşaklar yarına dair güven duygusunu kaybediyor; fakat tarihin bize öğrettiği bir şey varsa o da şudur: Halkların gerçek gücü rahat zamanlarda değil, zor zamanlarda ortaya çıkar.
Anadolu’nun bütün tarihsel yürüyüşü bunun kanıtıdır.
Bu coğrafyada insanlar bazen yalnızca yaşayabilmek için değil, insan kalabilmek için direndi çünkü en büyük yenilgi ölmek değildir; insanın içindeki hayat duygusunun çürümesidir. İşte halk kültürünün, şiirin, türkünün, ortak hafızanın asıl anlamı burada ortaya çıkar. Bunlar yalnızca geçmişin kalıntıları değildir. Bir halkın kendisini yeniden kurma araçlarıdır.
Nâzım Hikmet’in “güzel günler göreceğiz çocuklar” derken taşıdığı duygu da bu, Hasan Hüseyin’in “haziranda ölmek zor” diye haykırırken sakladığı şey de…
Çünkü büyük halk şairleri yalnızca şiir yazmazlar, halkın geleceğe dair cesaretini de taşırlar.
Bugün belki en çok gereksinim duyduğumuz şey budur: Yeniden ortak bir umut duygusu kurabilmek; çünkü umut bireysel değildir. İnsan tek başına umut edemez uzun süre. Umut toplumsal bir iklimdir. Dayanışmanın olduğu yerde büyür. Adalet duygusunun yaşadığı yerde kök salar. İnsanların birbirinin yüzüne bakabildiği yerde yeşerir.
Bu yüzden direnç yalnızca karşı koymak değildir. Direnç bazen yeniden sevebilmektir. Yeniden güvenebilmektir. Yeniden türkü söyleyebilmektir.
Ve Anadolu halkı bunu yüzyıllardır yaptı.
Her yıkımdan sonra yeniden başladı.
Her karanlığın ardından yeniden yürüdü.
Her yenilgiden sonra yeniden ayağa kalktı.
Çünkü bu coğrafyanın belleğinde her daim yeşermeye hazır direnç saklıdır.
Biz bu topraklarda direnç eker, umut biçeriz.
Modern dünya insanı giderek yalnızlaştırdı. Kentler büyüdü ama insanın evreni küçüldü. Kalabalıklar çoğaldı ama dayanışma azaldı. İnsan artık aynı apartmanda yaşadığı komşusunun acısını bilmez hale geldi. Her şey hızlandı fakat hayat derinliğini kaybetti. Oysa Anadolu’nun eski halk bilgeliğinde insan tek başına var olamazdı. Acı ortak yaşanır, yas paylaşılırdı. Düğün de ölüm de birlikte taşınırdı. Çünkü […]
Devamını Oku
“Ankara Zeybeği”, “Şeker Oğlan”, “Atım Arap” “Misket”… Kulağımızda yankılanan bu Ankara havalarının unutulmaz yorumcularının başında tartışmasız Bayram Aracı gelir. Halk Müziği tarihinde bazı isimler vardır ki yalnızca bir icracı olarak değil, ortaya koydukları tarz, sergiledikleri duruş ile bir eşik figürü olarak anılmayı hak eder. Bayram Aracı, işte bu eşiklerin insanıdır. 1920’de Elmadağ’da doğmuş, 1969’da İstanbul’da […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku