Caddeleri bilirim, mecbur kalınca tabii ki oradan da yürürüm ama mesele salim kafayla dolaşmaksa, ben bir sokak insanıyım. Ankara’da doğdum büyüdüm, aradaki iki yıllık İstanbul ve sonrasında yedi yıllık yurtdışındaki yılları saymazsak, 2004 yılına kadar da yaşadım. Bir yirmi yıl kadardır uzağındayım. Ama Ankara’nın aklıma gelmediği bir günüm yoktur desem yanlış olmaz. Arada dört yıl […]
Caddeleri bilirim, mecbur kalınca tabii ki oradan da yürürüm ama mesele salim kafayla dolaşmaksa, ben bir sokak insanıyım. Ankara’da doğdum büyüdüm, aradaki iki yıllık İstanbul ve sonrasında yedi yıllık yurtdışındaki yılları saymazsak, 2004 yılına kadar da yaşadım. Bir yirmi yıl kadardır uzağındayım. Ama Ankara’nın aklıma gelmediği bir günüm yoktur desem yanlış olmaz. Arada dört yıl kadar İzmir’de yaşadım, uzun süredir de İstanbul’dayım ama Ankaralılık tuhaf bir şey, bir türlü sizi terk etmiyor. Şehir haritalarını hep sevdim, hangi şehirde uzunca bir zaman geçirdiysem ilk yaptığım iş bir haritasını almak olmuştur. Şu anda da elimde bir Ankara haritası var, çocukluğumun tam ortasından, 1967 yılından kalan. Ona bakıp kafamda şehri tekrar şekillendirmeye çalışıyorum. Bildik mahalleler, meydanlar, önemli yapılar, bulvarlar, caddeler yönümü bulmamı sağlıyor ama gözüm hep sokaklarda, neden diye de kendime (ben bîçâre sosyoloğa) sorup duruyorum. Sadece sükûnet içinde yürüyebilmek asıl neden olamaz, birden fark ediyorum, akrabaların, ahbapların, arkadaşların “evlerini” de işaret ediyor bu sokaklar. Ankara, İstanbul ya da İzmir gibi “dış mekânların” şehri değildi çocukluğum ve ilk gençliğim süresince; aksine, apartmanlarda yaşayanların, onların “evlerinin” şehriydi. Ve bu evler, caddelerde değil çoğu zaman sokaklardaydı. O sokaklarda beliriyor Ankara’m.
Şimdi artık hatırladığım ya da benden büyüklerin anlatılarında şekillenerek hatırlamaya çalıştığım sokaklardan söz edebilirim. Adakale sokakta doğmuşum (artık ismi Doktor Mediha Eldem), Ankara’nın o bildik ve şimdilerde pek şahane olduğunu düşündüğüm o koca teraslı çatı katlarından birinde kendimi görüyorum. Tabii ki fotoğraflardan, ama o kadar, çünkü o eve dair başka da bir şey hatırlamıyorum. Neyse, aklımın birazcık erdiği, çok daha net olarak hatırladığım sokak Küçükesat (bundan sonra Esat diye yazacağım, çünkü o yıllarda Büyükesat’ın esamisi okunmazdı, herkes Esat derdi) Dörtyolun (Tunalı ile Esat Caddesi’nin kesiştiği kavşak) hemen arkasındaki Yalım Sokak oluyor. Tunalı Hilmi’yi kestikten sonra aşağıya doğru salınan Kennedy Caddesi’nin (eni düşünüldüğünde basbayağı bir sokaktır ama nedense “cadde”dir) hemen ilk sağındaki küçücük, yokuş aşağıya inen bir sokak. Baktım ismi halen değişmemiş ama aşağısında onunla buluşan sokağın ismi yıllar önce değiştirilmişti. Tabii bu arada, Yalım Sokak’ın neden “Y” ile başladığını da hep merak etmişimdir. Çünkü, Esat’ın bir diğer ayırt edici özelliği hemen hepsi “B” ile başlayan sokak isimleridir. Neyse ki “Bade”den “Beykoz”a geçmiş ve “B”yi muhafaza etmişler, bambaşka bir şey de bulabilirlerdi.
Birkaç boş arsa kalmıştı Yalım Sokak’ta, ama üstlerine hızla binalar inşa ediliyordu ve bu nedenle, inşaat için gereken harçla karılacak kireç için açılan bembeyaz çukurlarla doluydu. Aileler çocukları içine düşer diye korkarken, mahallenin çocukları bayılırdı bunlara. Kuyulardan alınan biraz kireçle boş konserve kutuları doldurulur, biraz su katılır ve dibine bir fitil bağlayıp ateşlenirdi. Sıkışan gazın patlattığı, bazen kaş göz yaran, etrafa savrulan “kutuları” çok iyi hatırlıyorum. Yokuş olduğu için sokak futbol oynamaya elverişli değildi, elde kalan birkaç arsa ise tahta parmaklıkla çevriliydi. Kenardan alınan iki taşı alıp yola koyarak “kale” yapılan, tek tük arabanın geçtiği sokaklarda oynanan futbolu bir süre sonra taşınacağımız ve ODTÜ’yü bitirinceye kadar yaşayacağım Başçavuş Sokak’ta yaşamıştım. İşin aslı, pek de iyi anılarım yok Yalım Sokak’a dair; çünkü, beni o güz ilkokula yazdıran babamı dönemin sonunda, aralığın ortasında kaybedecektik. Annem, babamın maaşının yok olacağını bildiğinden ve iktisaden çok zor bir döneme gireceğimizi öngördüğünden, en azından kira ödeme derdinden kurtuluruz diye, apar topar o zamanlar Esat dolmuşlarının son durağına çok yakın bir sokaktan bir giriş dairesi aldı.
Böylece benim de yıllar sürecek Başçavuş Sokak hayatım başladı. Sonradan öğrendim ama o zamanlar farkında değildim tabii ki, 2,7 km uzunluğuyla Ankara’nın (bazı kaynaklara göre Türkiye’nin) en uzun sokağıymış Başçavuş. Düşününce daha iyi anlıyorum, o zaman bir sınırdı, bir “serhat” sokağıydı aynı zamanda Başçavuş. Bazıları kömürlü de olsa yeni yapılan “monden” apartmanlarla geçmişin “metruk” evlerinin (gecekondular değil ama) sınırındaydı. Bir üstteki Ballıbaba Sokak’ta ise “mutenalaşma” henüz başlamamıştı. Esat Caddesi’nin son kısmı yokuştur, Başçavuş ve Ballıbaba’yı yalayıp, Bağlar Caddesi’ne kavuşur. Oraya “Tepebaşı” denirdi. Bağlar Caddesi şehir ile çeperini tanımlayan gecekonduların sınır hattıydı. Oradan arka tarafa baktığınızda koskocaman bir gecekondu dünyasından başka bir şey göremezdiniz. Bundan sonra, her ay Başçavuş Sokak’tan başlayarak, sokakları ve ara sıra da mecburen caddeleri adımlayarak benim Ankara’mı anlatacağım. Umarım sıkılmazsınız.
Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o […]
Devamını Oku
Boyutları bakımından Şili Meydanı, Ankara’nın en küçük meydanı olabilir. Buna rağmen, bu küçücük üçgen şeklindeki meydanda Ankara kültür tarihinin birçok unsuru yer alır. Bu pek de şaşırtıcı değildir çünkü meydana çıkan yollardan ilkinin (Paris Caddesi) hemen yakınında Fransız Büyükelçiliği bulunur. Caddenin karşısında, meydanın diğer tarafında Güneş Sokak bulunur, birazdan yazacağım üzere, orada da Ankara kültür […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku