Kılcallar gibidir sokaklar, apartman gecekondu fark etmez, asıl çoğunluğu yaşadığı, trafiğin daha az olduğu, sakin sessiz hayat alanlarıdır. Daha doğrusu, en azından eskiden öyleydi. Artık, trafikten kaçmaya çalışanların araçlarıyla (kuryeleri unutmayalım!) ele geçirdiği, kaldırımlarına arabaların park ettiği, yayaların yürümekten imtina ettiği daracık geçitlerden öte değil. Neyse, eskilere dönelim, mütevazı zamanlara. Bu kez, üniversite hayatım süresince […]
Kılcallar gibidir sokaklar, apartman gecekondu fark etmez, asıl çoğunluğu yaşadığı, trafiğin daha az olduğu, sakin sessiz hayat alanlarıdır. Daha doğrusu, en azından eskiden öyleydi. Artık, trafikten kaçmaya çalışanların araçlarıyla (kuryeleri unutmayalım!) ele geçirdiği, kaldırımlarına arabaların park ettiği, yayaların yürümekten imtina ettiği daracık geçitlerden öte değil. Neyse, eskilere dönelim, mütevazı zamanlara. Bu kez, üniversite hayatım süresince sürekli olarak yürüdüğüm bir “sokak”tan söz etmek istiyorum. Sokağı neden tırnak işaretiyle yazdım, çünkü o yıllarda bile bu sokak isim değiştirmiş, cadde ilan edilmişti. Kenedi Caddesi! Hani, Esat’ta neden neredeyse tüm sokak isimleri “B” ile başlıyordu diye sorabilirsiniz, ben de sorardım kendi kendime ama bir süre sonra anlayacaktım. İlk olarak, 1967 basımı Ankara haritasına bir bakalım.
Bağlar Caddesi’nde sonlanan Esat Caddesi’nin Tunalı Hilmi Caddesi ile kesiştiği bölüme kadar (“Dörtyol” olarak bilinir) kesintisiz giden bir başka cadde fark edersiniz, haritada ana caddeler sarı renkte olmasına rağmen bu cadde bir “sokak” gibi beyaz renkle çizilmiştir ve nitekim, yapısal olarak (dardır, sadece apartmanlar vardır) da sokaktır. Evet, aynı haritada Nenehatun, Tahran, Tunus gibi (B ile başlamayan) beyazla çizilen ama cadde olarak isimlendirilen sokaklar da vardır ve anlarsınız, bir şeyler olmuş, o sokaklar için bir “itibar” artırma gündeme gelmiş ve yeni isimlerle “cadde” oluvermişlerdir. “Kenedi” için bunu anlamak pek de zor değildir. Hatırlayalım, harita 1967 basımı ve çok değil dört yıl öncesinde, John F. Kennedy suikastıyla (22 Kasım 1963) dünya sarsılmıştı. Belli ki bu vesileyle, o yıllarda çok yakın müttefik olduğumuz ABD için, asıl ismi “Boylu” olan sokak feda edilmiş, yetmemiş, bir cadde olarak yeniden isimlendirilmiş. Telaffuzu zor olacağı düşüldüğünden olacak, Kennedy de “Kenedi” olarak daha “okunur” hale getirilmiş. Şimdilerde ismi orijinal hâlinde ama o zamanlar değildi. Haritada görünüyor ismi gibi “boylu” bir sokakmış. Yukarı yönde (aşağısı-yukarısı meselesine döneceğim) Attar Sokak ile sonlanırken, aşağı yönde, Tunalı Hilmi’yi kestikten sonra kavis çiziyor ve Atatürk Bulvarı ile son buluyor ki, tam karşısında eski ABD Elçiliği var.
O yıllarda, merkezi semtlerde Amerikalıların kullandığı birçok bina vardı, aklıma hemen “Merhaba Palas” geliyor. Haritaya bakalım: Esat Caddesi ile paralel giden bir diğer cadde Bülbüldere idi ve onunla Esat’ı birleştiren de Belligün Sokak. Merhaba Palas, Belligün’ün tam karşısında, Esat Caddesi üstünde, Amerikalı personel için otel olarak kullanılırdı. Kenedi, bu binanın arkasından geçiyordu ve bir arka kapısı da vardı. Çok az trafiğin olduğu o yıllarda, Kenedi üzerinden, Esat Caddesi kalabalığına karışmadan, çok kısa bir sürede ABD Elçiliği’ne ulaşabilirdiniz. Demek ki, zaten kullanılan bu sokak, durup dururken Kenedi olmadı. Başçavuş’un son kısmında oturan benim içinse, üniversite eğitimim süresince, Tunus Caddesi’nden kalkan o güzelim mavi ODTÜ otobüslerine gitmek için en kısa yoldu. Hesaplamıştım, hızlı bir yürümeyle 12 dakikada servise yetişebiliyordum ama ben sokağın (“cadde” diyemiyorum) sükunetini sevdiğimden evden erken çıkmaya çalışır, normal adımlarla Tunalı’yı kestiği yere kadar yürür, sonrasındaki yokuştan keyfini çıkararak aşağıya doğru inerdim. ODTÜ servisleri birbiri ardına kalktığından, onları gördüğüm anda yakalayabileceğimi bilmenin güveniyle yürürdüm.
“Aşağısı-yukarısı”, Ankara’nın ilginç sınıfsallık ölçütlerinden biriydi. Etrafı yükseltilerden oluşan bir çanak gibi düşünülebilecek şehrin o yıllardaki “yeni” merkezi Kızılay’dı (diğer ismi “Yeni Şehir”), eskinin merkezi ise Ulus, Sıhhiye ise “sınır”. Yeni orta sınıf için eski mahalleler gözden düşmüştü. Ulus’ta “yaşanmazdı” (tabii ki yaşanırdı ama örneğin Kavaklıdere’de oturan birinin oralardan pek eşi dostu olmazdı). Ulus, Cebeci, Akköprü, Mamak gibi semtler “eski”nin mahalleleri iken, “yeni”yi Kızılay’dan yukarıya (haritada aşağıya, “güneye” doğru) konumlanan ve daha yüksekteki semtler (Kavaklıdere-Çankaya aksı) temsil ediyordu. Küçükesat ve yukarısındaki Gaziosmanpaşa “yeni” aksın bir tarafını, Aşağı Ayrancı ve Yukarı Ayrancı ise diğer tarafını tamamlıyordu. Orta sınıfların gözünü diktiği bu potansiyel yerleşim alanlarını, onların hemen yanındaki gecekondu alanları “bloke ediyordu. Ayrancı için Dikmen. Esat için Bağcılar ya da Büyükesat. Bir önceki yazımda, biz taşındığımızda Başçavuş’un “mutenalaşma” sürecine girmiş, Ballıbaba’nın ise henüz girmekte olduğunu belirtmiştim. Esas sınır tabii ki Bağlar Caddesi idi. Esat Caddesi’nin Bağlar Caddesi ile sonlandığı yere “Tepebaşı” denirdi. Çünkü, tam o noktadan şehrin merkezine doğru bakıldığında, caddenin aşağıya doğru devamını, sonrasında bir yükselti olarak Kocatepe’yi ve ötesinde, çanağın tam ortasını, Sıhhiye Meydanı’nı görürdünüz.
Kenedi’ye dönersek, yan bir kesit alıp yükseltisini incelediğinizde, bu “cadde”nin bir “sosyal merdiven” gibi yükseldiğini görürdünüz. Çanağın en pırıltılı kısmından (ABD Elçiliği, TRT, İş Bankası, Büyük Ankara Oteli “dörtlüsü”) dik bir yokuşla yükselir, bir süre düz gider ve Bilir Sokak ile kesiştikten sonra Gaziosmanpaşa’ya doğru yükseldikçe yükselirdi. Yerimi iyi “bilir” ve Bilir’den sapar, Esat Caddesi kalabalığına çıkar, Esat Caddesi’nin sonuna, yani “sınır”a doğru yürür, Başçavuş’a döner, mütevazı sokağıma kavuşurdum. Başçavuş’un da aşağısı yukarısı vardı tabii ki, o da sonraki bir yazıya kalsın.
Birçok hobim de olsa, hiçbir zaman vazgeçemediğim, satranç olmuştur desem yeridir. Çok küçük yaşta öğrendiğim satranç, ilk başlarda evde, sahiden acemi bir oyuncu olan zavallı annemi yenip durduğum, bu da yetmeyince oynamak için dış mekânlar aradığım bir alışkanlığa dönüşmüştü. Nerelerde oynanıyordu sahiden bu oyun? Çok kısa bir süre sonra anladım ki satranç Ankara’da kahvelerde (o […]
Devamını Oku
Boyutları bakımından Şili Meydanı, Ankara’nın en küçük meydanı olabilir. Buna rağmen, bu küçücük üçgen şeklindeki meydanda Ankara kültür tarihinin birçok unsuru yer alır. Bu pek de şaşırtıcı değildir çünkü meydana çıkan yollardan ilkinin (Paris Caddesi) hemen yakınında Fransız Büyükelçiliği bulunur. Caddenin karşısında, meydanın diğer tarafında Güneş Sokak bulunur, birazdan yazacağım üzere, orada da Ankara kültür […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku