Karanfil’imize yazmaya başlarken “benim şehirlerimden” Ankara ile başlamıştım. Annem ve babamın dünyaya geldiği ve benim de doğduğum, dolayısıyla minnet ve özlem duygularımın da depreştiği bir Ankara idi bu. Fakat devamında yaşadığım ve gördüğüm ve naçizane Tanpınar’ın Beş Şehir adlı şaheserinde yaptığı gibi gözlemleyip okuduğum şehirlerimi değil, daha çok Calvino misali görünmez olan, içimde taşıdığım ve […]
Karanfil’imize yazmaya başlarken “benim şehirlerimden” Ankara ile başlamıştım. Annem ve babamın dünyaya geldiği ve benim de doğduğum, dolayısıyla minnet ve özlem duygularımın da depreştiği bir Ankara idi bu. Fakat devamında yaşadığım ve gördüğüm ve naçizane Tanpınar’ın Beş Şehir adlı şaheserinde yaptığı gibi gözlemleyip okuduğum şehirlerimi değil, daha çok Calvino misali görünmez olan, içimde taşıdığım ve merak ettiğim, bir nevi fantastik birer diyara dönüştürdüğüm şehirleri yazmaya karar verdim. Bunun aslında birkaç nedeni var. Birincisi, Calvino’ya bayılıyorum ve onun hayal ettiği (var olmayan) kentlere öykünüyorum. İkincisi, bazı şehirlere çocukluğumdan beri, bir nevi obsesyon derecesinde, tur kitaplarını alıp hatmedecek kadar delice takmış ama hâlâ gidemediğim için de kafamda yaratmış vaziyetteyim (Bazılarınız içinizden hayal kırıklığı için bir reçete yazdığımı düşünüyorsunuzdur, haklısınız. Ama hayal kırıklığı olmadan yarayı sarıp sarmalayamıyoruz, saadetin değerini de pek bilemiyoruz, öyle değil mi?). Belki doğru belki yanlış ama Huysmans’ın dekadan karakteri Des Esseintes’in de buyurduğu üzere kimi yolculuklar hiç yola çıkmadan odalarımızda, zihnimizde yapılmalıdır. O yerleri görmek bazen külfet, bazen hayal kırıklığı -amma velakin kafamızda kurmak pek kıymetlidir. Dolayısıyla ben bu gitmediğim, gidemediğim, ertelediğim, ötelediğim kentleri, kurgulayıp kurmaya devam ediyorum. Bu yazılar da benim hayal ettiğim şehirleri kâğıda döküp şekil verme girişimim olmuş oluyor. Son olarak şiirsellikten uzak bir gerekçem var, yıllardır yazdığım tarih dergisine “önce/sonra” mahiyetinde gittiğim şehirleri tarihi boyutlarıyla kaleme almaktayım. En son Sicilya’yı yazıp gözlemlediğim değişimi irdeleyip tarihi yerlerini ve kişiliklerini kaleme aldım mesela. Dolayısıyla burada gitmediğim ama bir gün mutlak gideceğimi düşündüğüm şehirlerimi, belki de artık hiç olmayan ülkeleri anlatacağım sizlere.
Saplantımın en kadifelisi, al karalısı olan Buenos Aires ile başlayacağım… Kaç sene olduğunu hatırlamadığım bir aşkla, tangolarının tutkusuyla yazdığım, sokaklarında raks yaparcasına yürümediğim ama uçtuğum Arjantin… Neden Arjantin? Çünkü orası dünyada en sevdiğim yazarlardan Borges’in kenti, Cortazar’ın kenti, çok sevdiğim filmlerin çekildiği, şapka çıkarttığım Cumartesi Anneleri’nin acılarının buluştuğu, etli kemikli ama bir o kadar da hayali bir kent. Borges’in uydurduğu olağanüstü canavarların kenti. Buenos Aires’in adı başka bir takıntım olan rüzgârlarla ilişkili zira adı “güzel rüzgârlar” ya da “güzel havalar” anlamına gelen iki kelimeden mürekkep. Peki Buenos Aires deyince aklında ne uyanıyor, diye soracak olursanız size görünmez bir harita çizip seslerini ve kokularını adeta bir kelebek avlayıcısı gibi yakalayıp kâğıda dökmek istiyorum. Kentin rengi rüzgâr gibi, kelimenin Farsi anlamı olan gün gibi değişken ve uçucu. Sedefi ve saydam. Camlı ve kırılgan. Bir gün mai ve siyah, bir gün çocuksu bir pembelikle allı pullu. Olmayan bir balık gibi havada yüzüyor ama sonra oltaya takılıp üzerimize kanıyor. Siyasetin ve yolsuzluğun, darbelerin karanlığı ve karabasanıyla nefesi kesiliyor. Bir çağ bitiyor, diğeri başlıyor ama o şairleri ve ressamlarıyla farklı bir boyutta, Baudrillard’ın serdiği ince bir zar gibi görünmez haritanın altında mantar veriyor. Romantiklere pek meftun Latinler sadece Garibaldi gibi muhteşem karakterlere ev sahipliği yapmamış. Aynı zamanda Keats gibi genç yaşta ölmüş İngiliz Romantik şairlerin ruhunu da bülbüllü, bukalemunlu bir şekilde şad etmiş. Benim Buenos Aires’im Arjantin’de kalabalık bir başkent değil. Rüyalarımın şehri bazen Ortaçağ kiri ve oyunbazlığında fazlasıyla İtalyan -ki Arjantin’in demografik altyapısına ve Arjantin İspanyolcasına baktığımızda fazlasıyla İtalik bir dil ve insan görüyoruz. Şehir bazen Byronik bir muzırlıkta ne doğuracağını kestiremediğimiz kahramanlıklara ve kahpeliklere sahne oluyor. Bir bakıyorsunuz cuntacı katiller genç çocukları sokaklardan toplayıp onları uçaklardan ölümlerine atıyor. Kemiklerine kavuşamayan ve dolayısıyla hiçbir zaman rahat uyuyamayacak olan anaları, babaları da onlar için 1977’den beri Plaza de Mayo’da nöbet tutuyor. Nathan Englander’ın dokunaklı romanı The Ministry of Special Cases’de okuduğumuz Arjantin’in kirli savaşının hepimizin günbegün tanıklık ettiği bir savaşa evrildiğini, kimin eli kimin cebinde, kimin petrolü kimin tankında vaziyetteyken o anneler herkesin annesi oluyor. Dünyanın bütün faşistleri de aynı. Saray sevdaları ve doyumsuzlukları, görgüsüzlükleri ve acımasızlıkları, dogmayı ve dini kullanarak etiği katletmeleri bir. O yüzden Arjantin’in yaşadığı acıları içinizde hissediyor, her Cumartesi Annesi’ne ters kelepçe takıldığında Buenos Aires’te, Gazze’de, Amsterdam’da, Hindistan’da da bir anne prangalanıyor. Prangalar eskitilmiyor. Her dönem farklı bir canavar hortladığında -bazen daha sinsi bazen daha masum bir maskeyle- kendi vahşi makinesi birilerini ezip adsız imparatorluğunu onların kanı, teri ve gözyaşı üzerine bina ediyor.
Ama…. tüm bu acıların toprağı ve çoraklığından birdenbire bir karanfil bitebiliyor. Pembe, narin bir rayiha… bakir ve bakırlı bir merakla, bir tohumun sert duvarlarını kıran cılız filizin nükleer gücüne sahip bir kararlılıkla bu kanlı toprakları kırıp, kötülükleri unuttururcasına bize Keats’in dediği gibi güzellik armağan edebiliyor. Kötülük çiçeklerinin üzerine beton ve zift dökseniz de halının altındakiler çürüyüp hortlayacaktır ama bazen de bu kötülüklerden ders mahiyetinde bir felsefe doğar ve asırlar sonra devrimci bir çocuğa ilham verir. “Biz de başkaldırabiliriz ve indirebiliriz, biz de cesur yeni bir dünya inşa edebiliriz.” dedirtir bu karanfiller. İskeletlere en güzel libaslarını giydirip dans ettirmeye gerek yok; onların gözü pek ruhlarını dinlemek kafi.
Buenos Aires’i dinliyorum. Bir hayalet misali opera salonundan kitapçıya dönüşmüş Al Ateneo’sunun kızıl ihtişamının içinde kayboluyor, içimdeki 1890’ları uyandıran Art Nouveau modernizmini kaşıyor, tango yaparcasına hayallerimin şehrinin geniş bulvarlarından dar sokaklarına, ihtişamlı kafelerinden hırpani barlarına giriyor, hayatın ne kadar kısa ama bir o kadar da uzun olduğunu, bazen hayallerimizin şehrine gidemesek bile onu içimizde taşıyabileceğimizi düşünerek kendimi avutuyorum. Sonra Borges kulağıma bir şiir fısıldıyor: “Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama,/ İkincisinde daha çok hata yapardım! / Kusursuz olmaya çalışmaz, sırt üstü yatardım./ Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar…”
Hayatın hangi yıllarının taze, hangi yıllarının pastele çalan bir flulukta kalacağını o anda bilemiyorsunuz. Ankara’da geçen dört yıllık çocukluğum, o yıllardaki kömür siyahı Ankara’nın katranlı parlaklığı gibi solmayan bir fotoğraf. 1988-1991 yılları arasında, çocukluğumun en kırılgan ve en köklü yıllarında oradaydım. Hayat âdeta beni ben yapacak en saf halini göstermişti. Şimdi geriye dönüp albümleri karıştırdığımda, […]
Devamını Oku
Hayalimdeki şehri Borges’in sonsuz kütüphanelerinin birinde, loş bir koridorda yürürken tesadüfen beni çeken bir kitabın içinde buluyorum. Kitaptaki tasvirler ve anlatılar beni içine çekiyor ve birdenbire kütüphane kayboluyor ve şehri keşfetmeye başlıyorum. Şehre uzaktan baktığınızda ağaç gölgeleriyle yontulmuş, kuş sesleriyle şakıyan, mevsimlerin en yeşili ve alının parıldadığı yaşayan bir tabloyu andırıyor. Burada içinde yüzdüğüm yeşil […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku