1986 yılının sonbaharıydı. Ankara ayazı, şehri daha ekimde esir almıştı. Atatürk Bulvarı’ndan kıvrılıp gelen rüzgâr, Cebeci’deki taş binaların yüzeyine sertçe çarpıyordu. Barış, yün yeleğinin içine saklanmış elleriyle ilkokulun bahçesinden sınıfına koşarken, aklında tek bir şey vardı: O kitap. Geçen hafta, öğretmeni kitaplık kuracaklarını duyurduğunda sınıfta coşkulu bir uğultu olmuş, herkes can ata ata evinden bir […]
1986 yılının sonbaharıydı. Ankara ayazı, şehri daha ekimde esir almıştı. Atatürk Bulvarı’ndan kıvrılıp gelen rüzgâr, Cebeci’deki taş binaların yüzeyine sertçe çarpıyordu. Barış, yün yeleğinin içine saklanmış elleriyle ilkokulun bahçesinden sınıfına koşarken, aklında tek bir şey vardı: O kitap.
Geçen hafta, öğretmeni kitaplık kuracaklarını duyurduğunda sınıfta coşkulu bir uğultu olmuş, herkes can ata ata evinden bir kitap seçmişti. Barış da getirmişti elbette. Defalarca okuduğu, kapağını çok sevdiği Uçan Fil kitabını. Şimdiyse onu asıl meraklandıran, köşesinde hiç konuşmayan Ercan’ın getirdiği Barış Adlı Çocuk kitabıydı.
Kendi adını taşıyan bir kitap fikri Barış’ın içini kıpır kıpır etmişti. Kitapların arasında bu başlığı gördüğünde heyecanlanmış, nefesi kesilmişti. Barış Adlı Çocuk’un hikâyesini öğrenecek olmanın tuhaf sevinciyle hemen ödünç aldı. Öyküye başladı başlamasına, ama şu çocuk, Barış, bir türlü çıkmadı ilk iki üç sayfada. Bir hapishanede birbirlerine ters davranan mahkûm kadınları anlatıyordu kitap. Acaba yanlış kitabı mı almıştı? O gün teneffüste bitiremedi öyküyü. Zili duyar duymaz, kaldığı yerden devam etmek üzere sınıftaki kitapların arasına dikkatle yerleştirdi.
Oysa ertesi gün geldiğinde kitap rafta yoktu. İlk önce başka bir arkadaşı aldı sandı. Sonra öğretmenine sorup kütüphane defterine baktı. Kitabın kaydı tükenmez kalemle karalanmıştı. Bu işi yapsa yapsa kat muavini Saadet Hanım yapar diye kuşkulandı hemen. Kocaman topuzu ve siyah çerçeveli gözlüğüyle hep ciddi ve başı yukarıda yürürdü koridorda. Katın disiplin sorumlusu olarak sınıf kitaplıklarıyla da o ilgileniyordu. Fakat Saadet Hanım, Barış Adlı Çocuk’tan ne isterdi ki?
Barış, öğle arasında onun kapısını çaldı. Önünde not defterleri ve birtakım listelerle masasının başında oturuyordu.
— Afedersiniz öğretmenim, ben… sınıfta bir kitap vardı… adı Barış Adlı Çocuk. Kitaplıktan çıkarıldı mı acaba?
Kadın gözlüğünün üstünden baktı.
— Bu okulda her kitap kalamaz evlâdım. İnceledik, uygun değilmiş.
Ama… ama kitabın başını okudum. Devamını da okumam gerek. Benim adım da Barış. Bari bitirseydim öğretmenim.
Kadın bir an sustu. Bakışı biraz yumuşadı. Sonra dudaklarını büzüp kafasını notlarına çevirdi.
— Mesele adın değil, yavrum. Kitaplar fikir içerir. Her fikir de sana uygun değil. Hadi sınıfına şimdi.
Barış’ın içi içini kemiriyordu. Onunla aynı adı taşıyan çocuğun hikâyesini yarıya kadar okuyabilmişti yalnızca. Olayın bir hapishanede geçmesi miydi sorun? Ne olacaktı sonunda acaba? Ona uygun olmayan fikir nasıl bir şeydi?
Ertesi gün, ilk teneffüste cesaretini toplayıp bir kez daha Saadet Hanım’ın odasına gitti. Bu defa elinde, öğretmeniyle beraber yazdıkları küçük bir kâğıt vardı: “Barış Adlı Çocuk kitabı, sınıf içi okuma etkinliği kapsamında incelenmek üzere geçici olarak istenmektedir. Öğrencinin talebi pedagojik destek içeriklidir.”
Kapıyı çalınca kadın yine aynı soğuk sesle “gel” dedi. Girer girmez Barış ona kâğıdı uzattı.
— Bu kâğıdı kim yazdı?
— Sınıf öğretmenim.
Saadet Hanım bir süre düşündü. Sonra sandalyesine yaslandı.
— Kitabı istiyorsun. Çünkü adın Barış.
Barış başını salladı.
Kadın gözlüğünü çıkardı, masaya bıraktı. Bakışı değişmişti. Yorgun bir tebessümle içini çekti. Ayağa kalktı, dolabın en alt gözünü açtı. Kapağı hafif yıpranmış kitabı çıkarıp Barış’a uzattı.
— Ama sadece okuma odasında. Sessizce. Kimseye belli etmeden, tamam mı?
Barış, heyecanla koşar adım kütüphaneye geçti. Sayfalarda hızla ilerledi. Hikâyede siyasi sebepten mahkûm olmuş kadınların koğuşuna, alışık oldukları o sert erkek gardiyanın yerine bir başkası görevlendiriliyordu. Koğuştakiler, Barış isminde ufak çocuğu olan görevli kadına nasıl davranacaklarını bilemiyorlardı. Otoritenin karanlık yüzüne başkaldırmaya alışık mahkûmların kimisinin içinde çocuğa karşı sempati büyürken, kimisinin taşıdığı içsel çatışma daha da yükseliyordu. O ıssız hapishaneye getirilen Barış Adlı Çocuk’un varlığıyla içinde tomurcuklar filizlenen bir mahkûm, hikâyenin son cümlesiyle, arkadaşlarına savaşın değil, sevginin daima üstün geleceğini işaret etmekteydi:
Yine de önemliydi çocuğun adının Barış olması.
Barış o cümleyi birkaç kez okudu. Yeni gelen gardiyanın çocuğuna neden kızdıklarını tam anlayamadı. Kitabı kucağına bastırarak koşa koşa Saadet Hanım’ın odasına döndü.
— Ne oldu evladım?
Barış, gözlerinin içine baktı.
— Çünkü… yine de önemliydi, çocuğun adının Barış olması, değil mi?
O an, kadın sanki çok eski bir anıyı hatırlamış gibi başını eğdi, yutkundu. Çocuğun yanına gelip ellerini yavaşça onun omuzlarına koydu. Önce bir şey söylemediyse de, ardından sımsıkı sarıldı Barış’a. Sessizlik içinde birkaç saniye geçti.
— Hem de çok.
O gün kütüphaneye bir daha geri dönmeyen kitabın yazarı Sevgi Soysal’ın adını hiç unutmadı Barış. Liseye kadar diğer kitaplarını da bitirdi. Mezun olduğu gün, kendine söz verdiği gibi, bir sprey boyayla okulun arka duvarına dev harflerle bir anı bıraktı:
“Yine de önemliydi, çocuğun adının Barış olması”
Ankara Maltepe Camisi’ni cepheden gören Gönenç Apartmanı’nın çatı katı dairesi, 1969 senesinin o Temmuz akşamı yoğun bir insan trafiğine sahne oluyordu. Yaşamın getirdiği yeni gelişmeleri her zaman heyecanla ve bir o kadar da kaygıyla karşılamış olan anneannem Vuslat Demirtepe, Apollo 11 uçuşunun Ay’a ayak basılarak tamamlanacağını öğrenmiş ve tüm apartman sakinlerine günler öncesinden bunu haber […]
Devamını Oku
Tam karşısındaki Maltepe Camii’nden yükselen ezan sesinin anneannemlerin apartmanına günde kaç kez dolduğunu henüz ayırt edemediğim yıllardı. Ansızın yükselip en üst kattaki evimizde bir an için zamanı dondurur, salondaki eşyaları ağırlaştırır, perdeler bir süre kıpırdamaz olurdu. Anneannemin tesbihiyle oynarken gözleri uzaklara kilitlenmiş halde fısır fısır ne söylediğini anlamak için pür dikkat kulak kesilirdim. Çözemediğim kelimelerle […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku