Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak; meclis üstünlüğüne, ulusal egemenliğe, laik hukuka, demokrasiye, fırsat eşitliğine, tam bağımsızlığa, ulusal bütünlüğe, kadın haklarına, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak geçmişe saplanıp kalmak değil, akılla, bilimle aydınlık geleceğe yönelmektir. 1923 yılında Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek hiç de kolay değildi. Aydınlanma ve Sanayi Devrimlerini yapamamış, yüzde 90-95’i okur-yazar olmayan, […]
Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak; meclis üstünlüğüne, ulusal egemenliğe, laik hukuka, demokrasiye, fırsat eşitliğine, tam bağımsızlığa, ulusal bütünlüğe, kadın haklarına, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak geçmişe saplanıp kalmak değil, akılla, bilimle aydınlık geleceğe yönelmektir.
1923 yılında Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek hiç de kolay değildi. Aydınlanma ve Sanayi Devrimlerini yapamamış, yüzde 90-95’i okur-yazar olmayan, kadının adının olmadığı, geri kalmış, savaş yorgunu, yoksul, hasta, uluslaşmamış bir din-tarım toplumunda, 600 yıllık saltanatın gölgesindeki yarı bağımlı ve parçalanmış bir çokuluslu imparatorluğun enkazından, yaklaşık on yıllık meşrutiyet ve üç yıllık meclis hükümeti (TBMM) tecrübesi ile bir cumhuriyet çıkarmak çok zordu. İşte 102 yıl önce Mustafa Kemal (Atatürk) bu zor işi başardı.
MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E
Buna karşın liberal tarih yazımı, Cumhuriyet öncesinde, 1908-1918 arasındaki 2. Meşrutiyet döneminde Osmanlı Türkiye’sinde çok partili bir düzen olduğunu, basın özgürlüğünün doğduğunu, kadın haklarının gündeme geldiğini, uluslaşmanın başladığını, işçi örgütlerinin seslerini yükselttiğini, dolayısıyla Meşrutiyet döneminin “daha demokratik” olduğunu, oysa cumhuriyetin ilanından sonra tek parti döneminde bu “demokratik ortamın” yok edilerek bir “baskı düzeninin” kurulduğunu; bu nedenle de Cumhuriyet’in bir “ilerleme” değil, “gerileme” olduğunu iddia ediyor. Ancak “Cumhuriyet karşıtlığı” ile kurgulanan bu liberal tarih tezi gerçeği yansıtmamaktadır.
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın dediği gibi “Meşrutiyet, Cumhuriyetin laboratuvarıdır.” Cumhuriyet’in temelinde Meşrutiyet birikiminin ve tecrübesinin olduğu yadsınamaz. Ancak;
Meşrutiyet döneminde, mili iradenin (meclisin) üstünde –her ne kadar bazı yetkileri sınırlandırılmış olsa da- demoklesin kılıcı gibi sallanan ve dinsel dokunulmazlık zırhına sahip, yüzlerce yıllık saray (sultan-halife) gölgesi vardı. Öyle ki, Padişah Vahdettin, varlığına en çok ihtiyaç duyulan zamanda, Mütareke döneminde, 1918’de meclisi dağıtacaktı. Ayrıca Meşrutiyet Meclisleri doğrudan doğruya “Millet Meclisi” değildi; Meşrutiyet Meclisleri, “Ayan” ve “Mebusan” meclisleri olmak üzere iki parçalıydı ve Ayan Meclisi, padişahın atadığı üyelerden oluşurdu. Dolayısıyla Meşrutiyet döneminde –her ne kadar çok partili düzen olsa da- egemenlik kayıtsız şartsız değil, “kayıt ve şartla” milletindi. Türkiye’de üzerine saray (sultan-halife) gölgesi düşmeyen ilk meclis, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’ydi. Türkiye’yi iki parçalı “Meşrutiyet Meclisleri” değil, Ankara’da açılan tek parçalı bu “Millet Meclisi” cumhuriyete taşıyacaktı. İkincisi, Meşrutiyet döneminde yapılan çok partili seçimler de genel olarak demokratik seçimler değildi. Her şeyden önce toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınların henüz seçme ve seçilme hakkı yoktu. Meşrutiyet döneminin neredeyse başından sonuna kadar, İttihat ve Terakki Partisi’nin mutlak egemenliği söz konusuydu. Öyle ki 1912 seçimleri İttihat ve Terakki Partisi’nin muhalefete yönelik baskısı nedeniyle Türk parlamento tarihine “Sopalı Seçimler” olarak geçecekti. 1913’te İttihat ve Terakki Partisi “Babıali Baskını” adlı bir askeri darbeyle yönetime el koyacaktı. 1908-1918 Meşrutiyet dönemi her ne kadar çok partili bir dönem olsa da “demokratik” bir dönem değildi. Öyle ki Türkiye, askeri darbe, parti diktatörlüğü, antidemokratik seçimler gibi kavramlarla da bu dönemde tanıştı.
Meşrutiyet döneminde, -her ne kadar Tanzimat döneminden beri Batı’dan çeşitli kanunlar alınmış ve çağdaş hukuk yoluna girilmiş olsa da- tam anlamıyla laik-çağdaş hukuk düzeni kurulamamıştı. Her ne kadar 1917’de Aile Hukuku Kararnamesi ile bu yönde bir adım atılmış, konsolosluk ve cemaat mahkemelerine son verilmek istenmişse de, Mütareke döneminde bu kararnamenin uygulanması durdurulmuştu. Böylece dinsel temelli çok hukuklu düzen devam etmişti. Bu dönemde yurttaşlık ve uluslaşma da başlangıç aşamasındaydı.
Meşrutiyet döneminde eğitim reformu yapılmak istenmiş ve bu konuda bazı adımlar atılmış olmakla birlikte bölünmüş eğitim öğretim birleştirilemediği gibi laik eğitim düzeni de kurulamamıştı.
Meşrutiyet döneminde kadınlar, daha doğrusu bazı kentli-okumuş kadınlar, önceki dönemlere göre çok daha özgür hareket etmeye, çalışmaya, hatta gazetelerde yazılar yazmaya, dergiler çıkarmaya ve örgütlenmeye başlamıştı. Kadın hakları gündeme gelmişti. Ancak -1917 Aile Hukuku Kararnamesi’ne rağmen- bu dönemde Türk kadınları temel medeni haklarına sahip olmadıkları gibi –dünyada pek çok ülkede olduğu gibi- siyasi haklarına da sahip değillerdi. Meşrutiyet döneminde Nezihe Muhittin gibi kadın öncülerin çabasıyla bir Osmanlı kadın hareketi ortaya çıkıp gelişmeye başlamakla birlikte, Türkiye genelindeki kadınlar, bu hareketin etki alanının dışında en temel haklarından yoksundu. Genellikle okula gönderilmeyen kız çocukları, erken yaşta evlendirilmeye devam ediyordu. Kadını hayattan dışlayan “bağnaz düşünce” de varlığını koruyordu. Öyle ki 1921 yılında TBMM’de kadınların erkek doktora muayene olmaması ve kadınların erkeklerle aynı ortamda bulunmaması gerektiğini savunan milletvekilleri vardı. Tramvaylarda, vapurlarda kadınlarla erkekler perdelerle birbirinden ayrılan bölümlerde oturuyordu.
ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETE BAKIŞI
Peki, ama Atatürk için cumhuriyet neydi? Sadece egemenliğin kayıtsız şartsız millete verildiği, yöneticilerin seçimle belirlendiği, ülkeyi halkın temsilcilerinden oluşan bir meclisin yönettiği siyasal rejim miydi? Yoksa onun için cumhuriyetin çok daha derin ve geniş bir anlamı var mıydı?
Herkes gibi Atatürk için de cumhuriyet, her şeyden önce yöneticilerin halk içinden seçimle belirlendiği “ulusal egemenliğe” dayanan bir siyasal rejimdi. Atatürk, cumhuriyet sözcüğünü cumhuriyetin özündeki “halk” ve “halk iradesi”ne gönderme yaparak “Halkçılık” ve “Demokrasi” ile eşanlamlı olarak da kullanıyordu. Yani Atatürk için cumhuriyet yönetimi demek, “halkçı” ve “demokratik” bir yönetim demekti (1930’larda liselerde okutulan, Afet İnan imzasıyla yayımlattığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı kitabında “Cumhuriyet”i bu şekilde “Halkçılık” ve “Demokrasi” ile eş anlamlı kullandığı açıkça görülmektedir). Ancak Atatürk’ün anladığı ve Türkiye’de kurduğu cumhuriyet, sadece egemenliğin saraydan alınıp millete verildiği siyasal rejim değişikliğini değil, aynı zamanda çağdaş bir sosyo-kültürel değişimi ifade ediyordu. Bu yönüyle Atatürk’ün Cumhuriyeti akla, bilime dayanan, laik hukuku benimsemiş çağdaşlaşmayı amaçlayan bir toplumsal aydınlanma projesidir.
CUMHURİYET’İN AMACI: MUASIR (ÇAĞDAŞ) MEDENİYET
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temel amacı çağdaş medeniyetti. Atatürk, bu gerçeği şöyle ifade ediyordu:
“Milletimizin hedefi, milletimizin mefkûresi (ideali) tam anlamıyla medeni bir toplum olmaktır. Çünkü dünyada bir milletin varlığının değer, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle orantılıdır. Medeni eser yaratmak yeteneğinden yoksun olan milletler özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetmeye mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde ileriye değil geriye bakmak bilgisizliğini ve ihtiyatsızlığını gösterenler, genel medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.16, s.288)
Atatürk’ün deyişiyle, “medeniyetin coşkun selinde boğulmamak” için o selde yüzmeyi öğrenmek ve o sele katılmak gerekiyordu:
“Medeniyetin coşkun seli karşısında direnç boşunadır ve o gafil ve itaatsizler hakkında çok acımasızdır. Dağları delen, gökyüzünde uçan, göze görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen medeniyetin kudret ve yüceliği karşısında Ortaçağ zihniyetiyle, ilkel hurafelerle yürümeye çalışan milletler mahvolmaya mahkûmdurlar…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.17, s.286)
Atatürk, medeniyeti, bazen coşkun bir sele bazen de kuvvetli bir ateşe benzetiyordu. Medeniyetin coşkun seline karşı duranların o selde boğulacağını, medeniyetin kuvvetli ateşine kayıtsız kalanların da o ateşte yanacaklarını söylüyordu:
“Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona kayıtsız olanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeniyet ailesinde layık olduğumuz yeri bulacak ve onu koruyacak ve yükselteceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır.”
Atatürk bu sözleri, 1925 yılında şapkayı tanıtırken kılık kıyafet devrimini yaparken söylemişti. Bu sözlerden önce söylediği şu sözler de çok dikkat çekiciydi:
“Biz her görüş açısından medeni olmalıyız. Çok acılar gördük. Bunun nedeni dünyanın durumunu anlayamamamızdır. Fikrimiz, düşüncemiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Bütün Türk ve İslam âlemine bakın. Düşüncelerini, fikirlerini medeniyetin emrettiği değişiklik ve ilerlemeye uyduramadıklarından ne büyük felaket ve ıstırap içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve en nihayet son felaket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak zihniyetimizdeki değişmedendir. Artık duramayız, çünkü mecburuz.”
Atatürk’ün teşhisi çok doğruydu. Türk-İslam dünyası “medeniyetin emrettiği değişiklik ve ilerlemeye uymadığı için” geri kalmış ve sonunda Atatürk’ün deyişiyle büyük bir “felaket ve ıstırap içine” düşmüştü. Toplumsal kurtuluş için medenileşmekten (çağdaşlaşmaktan) başka çare yoktu.
İşte Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, Türk toplumuna, medeniyetin coşkun selinde boğulmadan ve kuvvetli ateşinde yanmadan hayatta kalmanın, büyük bir felaket ve ıstırap içine düşmeden kendini kurtarmanın nasıl mümkün olacağını göstermeyi amaçlıyordu.
CUMHURİYET’İN PAROLASI: BİLİM
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in parolası hiç tartışmasız bilimdir. Türkiye’nin, Atatürk’ün gösterdiği hedefe; “muasır medeniyetler düzeyine, hatta onun da üzerine çıkabilmesi”, çağdaşlaşabilmesi ancak bilime önem verilmesiyle mümkündü.
Atatürk, 22 Eylül 1924’te, Samsun’da Cumhuriyet’in öğretmenlerine -dünya tarihine altın harflerle yazılacak sözlerle- şöyle seslenmişti:
“Dünyada her şey için; maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit (en gerçek yol gösterici) ilimdir, fendir. İlmin ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve ilerlemelerini zamanında izlemek şarttır. Bin iki bin, binlerce sene önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.17, s.44)
Atatürk, bu sözleri tam 100 yıl önce söylemişti. O sırada Cumhuriyet daha bir yaşına bile basmamıştı. Yüzyıllarca sultan-halifelerin yönettiği, şeyhülislamların yön verdiği, dinsel kuralların egemen olduğu, yüzde 90’ı okuryazar olmayan bir din-tarım toplumunda o toplumu biçimlendirecek Cumhuriyet’in öğretmenlerine “En hakiki mürşit ilimdir, fendir…” demenin anlamı çok büyüktür.
İşte Cumhuriyet, Atatürk’ün bu çağını aşan “En hakiki mürşit ilimdir, fendir.” sözü doğrultusunda toplumun “ilimle, fenle” çağdaşlaşarak yükselmesini hedeflemiştir. “Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan bulup alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.” diyen (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.14, s.44-45) Atatürk’ün liderliğinde gerçekleştirilen Cumhuriyet Devrimleri’nin tamamı bilimsel bir temele dayanan çağdaşlaşmaya yönelik düzenlemelerdir.
Cumhuriyet’in parolası bilimdir: Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’ndaki ifadeyle; “Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.”
CUMHURİYET’İN NİTELİĞİ: LAİK
Atatürk, kurduğu Cumhuriyet ile bilime dayanarak toplumsal aydınlanmayı sağlayıp Türkiye’nin çağdaşlaşmasını amaçlamıştır. Ancak bilimsel gelişme için her şeyden önce aklın özgürleşmesine ihtiyaç vardır. Aydınlanma süreçlerinden geçmemiş bir din-tarım toplumunda aklın özgürleşmesi kolay değildir.
Batı’da yüzyıllar içinde kiliseye karşı verilen uzun soluklu ve hatta kanlı bir mücadele sonunda laikliğin gelişmesi sayesinde akıl ve vicdan özgürlüğü sağlanmıştır. Bu nedenle laik devletin istediği insan, “aklı hür, vicdanı hür” bireydir.
Laikliği, devletin değişmez din kuralları yerine, insan aklının eseri değişebilen dünyevi kurallarla yönetilmesi ve toplumun da bu doğrultuda şekillendirilmesi olarak tanımlamak mümkündür.
Hegel’in deyişiyle “Devlet dinle birleştiği zaman dinin kalıbına girer… Dinin devletle özdeşleşmesi ölümcül sonuçlar yaratır.” Bu nedenle Aydınlanmacı düşünce, devletin ve dinin birleşmesine, devlet ve din özdeşliğine itiraz etmiştir. Laiklik, bu haklı itirazın sonucunda ortaya çıkmıştır.
Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni laik bir devlet olarak kurmak istemiş, ancak dönemin sosyolojisinde Cumhuriyet’i adım adım laikleştirmeyi daha uygun bulmuştur. Atatürk’ün neredeyse tüm devrimleri Türkiye Cumhuriyeti’ni laikleştirmeye yöneliktir. Çünkü Atatürk, siyasetin, hukukun, eğitimin, ekonominin, kültürün, toplumsal ilişkilerin çağdaş gelişiminin ancak -dinlerden bağımsız- laik bir anlayışla sağlanabileceğini görmüştü. Siyasi yapıyı, hukuku, eğitimi çağdaşlaştırmadan, bunun için dinsel hukuku, saltanatı, hilafeti, medreseleri, tarikatları ve cemaatleri kaldırmadan; kadınlara medeni ve siyasi haklar vermeden, akılcı ve bilimsel bir eğitim-öğretim sistemi kurmadan, cehaleti yenmeden, yeni laik kanunları benimsemeden ülkeyi demokratikleştirmek ve çağdaşlaştırmak mümkün değildi. Atatürk, bu temel uygarlık gerçeğini görerek Cumhuriyet’i laikleştirmiştir.
Atatürk; sultanı-halifeyi “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören siyaset teorisiyle, biat kültürüyle, değişmeyen şeriat hukukuyla, nakilci medrese eğitimiyle, kadının en temel haklarını gasp eden dünya görüşüyle, aşiret, tarikat düzeniyle, eski takvimle, eski tartılarla, ölçülerle, Türkçeye uymayan Arap harfleriyle, çağa uymayan eski kılık kıyafetle her geçen gün değişen ve gelişen dünyada “tam bağımsız” ve “çağdaş” bir hayat sürmenin olanaksız olduğunu görerek laik bir Cumhuriyet kurmak için çeşitli devrimler yaptı.
Atatürk, “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında laiklik ile çağdaşlaşma arasındaki ilişkiyi şöyle vurgulamıştı:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresindeki bütün kanunlar, nizamlar, ilmin çağdaş medeniyete sağladığı esas ve şekillere; dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve uygulanır. Din telakkisi vicdani olduğundan, din fikirlerini, devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletinizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”
***
Hedefi “çağdaş medeniyet”, parolası “bilim”, niteliği “laik” olan Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan 102 yıl sonra bugün, kuruluş felsefesinden uzaklaştırılmak isteniyor. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine sahip çıkmak her şeyden önce Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak ise geçmişe saplanıp kalmak değil; akılla, bilimle, laik dünya görüşüyle aydınlık geleceğe yönelmektir.
“17 Kasım 1922 günlü resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk) Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922’de, İstanbul’u işgal altında tutan İngiltere’ye sığınarak Türkiye’den kaçtı. II. Mehmet (Fatih) 1453’te İstanbul’u fethetmişti. VI. Mehmet (Vahdettin) ise 1922’de İstanbul işgal altındayken İstanbul’u işgal edenlere sığınıp kaçtı. İNGİLİZ GEMİSİYLE KAÇTI […]
Devamını Oku
Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak; meclis üstünlüğüne, ulusal egemenliğe, laik hukuka, demokrasiye, fırsat eşitliğine, tam bağımsızlığa, ulusal bütünlüğe, kadın haklarına, uygar yaşama sahip çıkmaktır. Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne sahip çıkmak geçmişe saplanıp kalmak değil, akılla, bilimle aydınlık geleceğe yönelmektir. 1923 yılında Türkiye’de cumhuriyeti ilan etmek hiç de kolay değildi. Aydınlanma ve Sanayi Devrimlerini yapamamış, yüzde 90-95’i okur-yazar olmayan, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku