Henüz devlet gencecik, Cumhuriyet taptazeyken, “ilklerin şehri” Ankara’nın, dünyaya yüksek sesle “Ben de buradayım!” dediği anların biri yaşandı 1934’te. Tam da sahnelerin, kelimelerin yeni, iddiaların büyük olduğu zamanlar… Ankara’da, 19 Haziran 1934 günü, yalnızca bir eser değil, büyük bir niyet çıktı sahneye: Türkiye’nin ilk operası Özsoy. Gencecik cumhuriyetimizin, sanat ruhlu kurucumuz Mustafa Kemal’in yalnızca şehirde […]
Henüz devlet gencecik, Cumhuriyet taptazeyken, “ilklerin şehri” Ankara’nın, dünyaya yüksek sesle “Ben de buradayım!” dediği anların biri yaşandı 1934’te. Tam da sahnelerin, kelimelerin yeni, iddiaların büyük olduğu zamanlar… Ankara’da, 19 Haziran 1934 günü, yalnızca bir eser değil, büyük bir niyet çıktı sahneye: Türkiye’nin ilk operası Özsoy. Gencecik cumhuriyetimizin, sanat ruhlu kurucumuz Mustafa Kemal’in yalnızca şehirde bir opera sergilensin niyeti değildi bu; başkentte filizlenmeye başlayan büyük kültürel dönüşümün ilk ve en cesur adımlarından biriydi. Batı’nın en köklü sanat formlarından biri olan opera henüz genç Türkiye’nin hiçbir şehrinde can bulmamıştı ve bunun yerli bir anlatıyla Ankara sahnesinde yer alması, şehri yalnızca bir yönetim merkezi olmaktan çıkaracak, kültür-sanatın da başkenti haline getirecekti. Mustafa Kemal, yalnızca bir operayı değil, yüksek bir ideali de sahneye taşıyacaktı.
İran Şahı Rıza Şah Pehlevi’nin Türkiye ziyaretini gerçekleştirmesine kısa bir zaman kala, Mustafa Kemal’in bizzat yönlendirmesiyle, Şah’ın onuruna bir opera sahnelenmesine karar verildi. İran’ın büyük edebi eseri, Firdevsî’nin Şehnâme’sinden ilham alınacak, iki devlet arasındaki dostluk vurgulanacaktı. Doğu’yla bağımızın kopmadığını, Batı’nın en önemli sanat formunu kullanarak dile getirecektik. Önlerinde çok zaman yoktu ve iki ay gibi kısacık bir sürede, müziğini 27 yaşındaki Ahmet Adnan Saygun’un bestelediği, librettosunu 31 yaşındaki Münir Hayri Egeli’nin yazdığı Özsoy Operası, Mustafa Kemal’in denetimi ve yönlendirmeleriyle sahnelenmeye hazır hale getirildi. Gencecik bir başkentte, gencecik bir komutanın önderliğinde, gencecik bir ekibin elinden çıkan, Türkiye’nin ilk operası Özsoy, işte böyle doğdu.
Ulusal kimliği ve uluslararası ilişkileri aynı sahnede düşünme cesareti
Bugün Talatpaşa Bulvarı’ndan Ulus’a doğru giderken sağda kalan, I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın en ihtişamlı örneklerinden biri olan Ankara Resim ve Heykel Müzesi, o günlerde Ankara Halkevi binasıydı. Türk Ocağı binası olarak, Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından yapılmış, Türk ocakları 1931’de kapatılınca da Cumhuriyet Halk Fırkası’na devredilmişti. Yalnızca Türk süslemelerinin kullanıldığı ve yapımında yalnızca Türk işçilerin çalıştığı; 500 koltuklu salonuyla, genç Cumhuriyet’in kalbinde ışıl ışıl parlayan bu bina, elbette Özsoy Operası’nın sahnelenmesi için akla gelen ilk yer oldu ve Özsoy Operası, 19 Haziran 1934’te, iki devlet başkanının huzurunda, başkent Ankara’da sahnelendi. Özsoy Operası’nın sahnelendiği bugünkü Ankara Resim ve Heykel Müzesi binası, geçtiğimiz yıl, operanın hikâyesini anlatan Cumhuriyet Şarkısı filminin mekânlarından biri olarak da çıktı karşımıza.
Tüm bu hikâyeye durup bugünden baktığımızda şunu görüyoruz ki Ankara, Cumhuriyet’imizin ilk yıllarından bu yana Türkiye’nin kültür-sanat gündeminde kendine özgün bir alan açmayı hep başarmış. Genç bir ülke kendi sanat kurumlarını ve kültür-sanat gündemini inşa etmeye çalışırken ortaya çıkan, ilk operamız Özsoy bunun başlı başına en büyük kanıtı. Özsoy Operası’nı bugün hâlâ önemli kılan, yalnızca “ilk” olması değil; gencecik bir ülkenin, yepyeni bir başkentte sanatı, ulusal kimliği ve uluslararası ilişkileri aynı sahnede düşünme cesaretini göstermiş olması. Opera gibi yüksek bir sanat formunu, 1934 yılında, Ankara gibi yeni ve henüz gelişmemiş bir başkentte sergilemek elbette büyük risk. Ama Ankara’yı yalnızca yönetimsel kararların alındığı değil, anlamların da üretildiği bir “ilkler” şehri yapan da işte tam da bu risk, bu öngörü.
Türkiye’nin sahneye konan ilk opera eseri Özsoy, Ankaralı sanatseverler olarak hepimizin kültürel hafızasında hâlâ capcanlı dururken, belki de hep birlikte şu soruyu sormamız gerekiyor: Bundan neredeyse bir asır önce, ülkenin ilk operasını sahneye koyan Ankara, sanatıyla bugün yepyeni “ilk”lere kucak açmak, yeniden risk almak ve yüksek sanat ruhu dendiğinde akla gelen “ilk” şehir olmak için çoktan hazır değil mi?
Henüz devlet gencecik, Cumhuriyet taptazeyken, “ilklerin şehri” Ankara’nın, dünyaya yüksek sesle “Ben de buradayım!” dediği anların biri yaşandı 1934’te. Tam da sahnelerin, kelimelerin yeni, iddiaların büyük olduğu zamanlar… Ankara’da, 19 Haziran 1934 günü, yalnızca bir eser değil, büyük bir niyet çıktı sahneye: Türkiye’nin ilk operası Özsoy. Gencecik cumhuriyetimizin, sanat ruhlu kurucumuz Mustafa Kemal’in yalnızca şehirde […]
Devamını Oku
Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor. Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]
Devamını Oku
Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]
Devamını Oku