Bazı insanlar yalnızca oyuncu değildir. Bir ülkenin aynasına dönüşür. Onların yüzünde toplumun sevinci de vardır, hüznü de; umudu da, hayal kırıklığı da… Bu yüzden yıllar sonra bir fotoğrafa baktığınızda yalnızca bir insanı değil, bir dönemi görürsünüz. O yüze baktıkça aslında biraz da kendinizi, yaşadığınız yılları ve bu ülkenin hikâyesini hatırlarsınız. Kadir İnanır işte böyle biriydi. […]
Bazı insanlar yalnızca oyuncu değildir.
Bir ülkenin aynasına dönüşür.
Onların yüzünde toplumun sevinci de vardır, hüznü de; umudu da, hayal kırıklığı da…
Bu yüzden yıllar sonra bir fotoğrafa baktığınızda yalnızca bir insanı değil, bir dönemi görürsünüz. O yüze baktıkça aslında biraz da kendinizi, yaşadığınız yılları ve bu ülkenin hikâyesini hatırlarsınız.
Kadir İnanır işte böyle biriydi.
Onun ardından yazılan onlarca yazıyı, yapılan yüzlerce paylaşımı okurken aynı duyguya döndüm durdum. Herkes büyük bir oyuncudan söz ediyordu ama eksik kalan tam da buydu. Kadir İnanır yalnızca büyük bir oyuncu değildi. O, Türkiye’nin kültürel belleğinin en güçlü tanıklarından biriydi.
Bugün televizyon ekranlarında yeniden filmleri gösteriliyor. Selvi Boylum Al Yazmalım, Yılanların Öcü, Bir Yudum Sevgi, Kırık Bir Aşk Hikâyesi, Katırcılar, Derman, Tatar Ramazan…
Her biri başka bir hikâye anlatıyor gibi görünse de aslında aynı ülkenin hikâyesini taşıyor. Çünkü Kadir İnanır’ın sineması yalnızca karakterleri değil, toplumun yaşadıklarını da omuzladı. O filmlerde yalnızca aşk yoktu; emek vardı. Yalnızca kahramanlık yoktu; yoksulluk vardı. Göç vardı, sınıf vardı, adalet arayışı vardı. Anadolu’nun suskunluğu, öfkesi ve direnci vardı.
Yeşilçam bugün çoğu zaman nostaljiyle hatırlanıyor. Eski afişler, unutulmayan replikler, siyah beyaz fotoğraflar…
Oysa Kadir İnanır’ın temsil ettiği sinema bundan çok daha fazlasıydı. Yetmişli yılların toplumsal gerçekçi damarını, işçi hareketlerini, köyden kente göçü ve değişen Türkiye’yi beyazperdeye taşıyan kuşağın en güçlü yüzlerinden biriydi.
Belki de bu yüzden onun bakışında yalnızca karizma değil, yaşanmışlık vardı.
Bir bakışıyla öfkeyi, suskunluğu, aşkı ve yenilgiyi aynı anda anlatabilen oyuncular çok az gelir. Kadir İnanır onlardan biriydi. Kamera karşısında rol yapmıyor, yaşıyordu. Seyirci de bunu hissediyordu.
Fakat onu farklı kılan yalnızca oyunculuğu değildi.
Hayatı boyunca kamera önündeki cesaretiyle kamera arkasındaki cesareti birbirinden hiç ayırmadı.
1977 Sansür Yürüyüşü bunun en güçlü örneklerinden biridir. Tarık Akan’dan Türkan Şoray’a, Fatma Girik’ten Cüneyt Arkın’a kadar pek çok sinema emekçisiyle birlikte İstanbul’dan Ankara’ya yürüdü. Sansüre, güvencesiz çalışma koşullarına ve sinema emekçilerinin yıllardır biriken sorunlarına karşı ses yükseltti.
Bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki o yürüyüş yalnızca sinemanın meslek mücadelesi değildi. Sanatın toplumdan ayrı düşünülemeyeceğinin de ilanıydı.
Kadir İnanır, sonraki yıllarda da aynı çizgiyi korudu. Barışı savundu. Halkların kardeşliğine inandı. “Yeter ki adı barış olsun, en önde giderim.” derken bir siyasi tavırdan çok vicdani bir sorumluluğu tarif ediyordu.
12 Eylül’ün karanlığında da geri adım atmadı. Darbenin mimarı Kenan Evren’le görüşmeyi reddetmesini yıllar sonra tek bir cümleyle açıklayacaktı:
“Erdal Eren’in idamını isteyen biriyle asla görüşmem.”
Bu söz, bir polemik değil; insanın kendi vicdanına verdiği sözdü.
Kadir İnanır’ın yaşamına dair belki de en sahici tanıklığı Hüseyin Karabey’in Kuzeyden Gelen Adam belgeselinde görüyoruz.
Belgesel yalnızca bir oyuncunun kariyerini anlatmıyor. Bir insanın nasıl hafızaya dönüştüğünü gösteriyor.
Karabey’in kamerası bizi evinin alt katına indiriyor.
Orada yalnızca eski fotoğraflar yok.
Sekiz milimetrelik filmler…
VHS kasetler…
Afişler…
Gazete kupürleri…
Mektuplar…
El yazısıyla tutulmuş notlar…
On yedi yaşından itibaren yaşamına dair ne varsa saklamış Kadir İnanır. Ama asıl kıymetli olan, bunları yalnızca biriktirmemiş olması. Her belgeye kendi tanıklığını eklemiş. Gazetecilik eğitiminin de etkisiyle yalnızca kendi hayatını değil, Türkiye sinemasının belleğini de kayda geçirmiş.
Belgeseli izlerken insanın aklından şu cümle geçiyor:
Bir ülkenin hafızası bazen devlet arşivlerinde değil, sanatçılarının bodrum katlarında saklıdır.
Kuzeyden Gelen Adam, Yeşilçam’a dair yerleşik ezberleri de sorguluyor. Kadir İnanır, o yıllarda “sanat filmi” diye ayrı bir kategori olmadığını anlatıyor. Yapımcıyı ikna edebildiğiniz sürece hem seyirciye ulaşan hem de derdi olan filmler yapılabiliyordu. Kambur, İstanbul 79, Acılar Paylaşılmaz ve Kopuk gibi yapımların zaman içinde nasıl görünmez kılındığını anlatırken yalnızca kendi kariyerini değil, Türkiye sinemasının eksik yazılmış tarihini de yeniden düşündürüyor.
Belgeselin en unutulmaz anlarından biri şu sözleri:
“Ben halkın içinden geldim. Onurlu bir yaşam için mücadele ettim. Hiçbir güç karşısında eğilmedim.”
Belki de bütün hayatını özetleyen cümle budur.
Bir başka sözü ise bugün çok daha derin yankılanıyor:
“Gerçekten ben bu dünyadan ölüp gideceksem, geri kalan ömrümü hiçbir şeye elini ayağını sokmayan pısırık, korkak bir adam olarak mı yaşamalıyım? Hayır. ‘Helal olsun Kadir abiye’ diyecekler, öyle öleceğim.”
Bu sözler yalnızca kişisel cesaretin değil, aydın olmanın sorumluluğunun da ifadesidir.
Çünkü Kadir İnanır hiçbir zaman yalnızca filmler çekmedi.
Bir duruş inşa etti.
Bir vicdan bıraktı.
Bir hafıza yarattı.
Belki de bu yüzden yıllar önce söylediği, “Ben öldüğümde her evden bir cenaze çıkacak.” sözü bugün bir kehanet gibi duruyor.
Çünkü bazı sanatçılar öldüğünde yalnızca aileleri yas tutmaz.
Onlarla birlikte bir ülkenin çocukluğu ağlar.
Gençliği susar.
Sineması eksilir.
Belleği biraz daha yalnız kalır.
Kadir İnanır’ın yaşam yolculuğunda en güçlü tanıklardan biri de yıllardır hayatını paylaştığı oyuncu Jülide Kural’dı. Aynı sanat anlayışını, aynı vicdani duyarlılığı ve aynı toplumsal sorumluluğu paylaşan iki insan, yalnızca bir birliktelik kurmadılar; ortak bir hayat fikri inşa ettiler. İnanır’ın sağlık mücadelesi boyunca gösterdiği sessiz özveriyle Jülide Kural, kamuoyunun alkışlarından uzak ama hayatın tam ortasında duran güçlü bir yol arkadaşına dönüştü. Büyük sanatçıların öyküleri çoğu zaman tekil kahramanlıklar üzerinden anlatılır. Oysa Kadir İnanır’ın hikâyesinde Jülide Kural, görünür olmayı hiç istemeden, aynı yolu omuz omuza yürüyen en önemli tanıklardan biri olarak yer aldı.
Kadir İnanır’ın ardından yalnızca büyük bir oyuncuyu uğurlamıyoruz.
Bir bakışın taşıdığı onuru, bir sanatçının omurgasını, sinemanın yalnızca eğlence değil, toplumsal hafıza olduğuna inanan bir kuşağı da uğurluyoruz.
Çünkü bazı insanlar öldüklerinde yalnızca evlerinin ışığı sönmez.
Bir ülkenin belleğinde de uzun süre karanlık kalacak odalar bırakırlar.
Ama gerçek sanatçılar, o karanlığın içinde bile yol göstermeyi sürdürür.
Bugün Kadir İnanır’ın yüzüne baktığımızda hâlâ kendimizi görüyoruz.
Bu ülkenin sevincini, yoksulluğunu, öfkesini, aşkını, direncini ve umutlarını…
Belki de bu yüzden bazı insanlar hiç ölmez.
Çünkü onlar toprağa değil, bir halkın hafızasına emanet edilir.
Ve hafıza, iyi insanların adını silmez.
Ve onu, hayat arkadaşı, yoldaşı Jülide Kural’ın cenazedeki şu sözleriyle hatırlayacağız:
“Kadir İnanır, bir bakışıyla seyircisinin hafızasında yıllarca yaşayacak unutulmaz bir isimdir. Herkesin abisidir, dayısıdır, babasıdır, oğludur. Aslında o halktır. Anadolu’dur.
Bu yüzden de Rum’dur, Kürt’tür, Ermeni’dir, Çerkes’tir, Boşnak’tır, Arap’tır ve elbette Türk’tür.”
Kural’ın bu sözleri, Kadir İnanır’ın yaşamını ve geride bıraktığı mirası anlatan en kısa ama en güçlü cümlelerdi.
Bazı insanlar yalnızca oyuncu değildir. Bir ülkenin aynasına dönüşür. Onların yüzünde toplumun sevinci de vardır, hüznü de; umudu da, hayal kırıklığı da… Bu yüzden yıllar sonra bir fotoğrafa baktığınızda yalnızca bir insanı değil, bir dönemi görürsünüz. O yüze baktıkça aslında biraz da kendinizi, yaşadığınız yılları ve bu ülkenin hikâyesini hatırlarsınız. Kadir İnanır işte böyle biriydi. […]
Devamını Oku
Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Orhan Kemal, aradan geçen yarım asrı aşkın zamana rağmen okurlarıyla buluşmaya devam ediyor. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, göç edenlerin ve hayata tutunmaya çalışan sıradan insanların hikâyelerini anlatan yazar, bugün hâlâ güncelliğini koruyan eserleriyle yeni kuşaklara ulaşmayı sürdürüyor. Orhan Kemal’in oğlu ve yıllardır yazarın arşivini, mirasını ve adını yaşatmak için […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku