Nedendir bilmem, çocukluğumdan beri beni en çok mutlu eden iki sanatsal faaliyet ile hemhâl olmaktan hiç geri durmadım. Bunlardan ilki müzik, diğeri de şiir başta olmak üzere edebiyat. Hayatımda müziğin özel bir yeri olduğunu çok erken yaşta keşfetmiş, şanslıyım ki kafa dengi insanlardan oluşan bir arkadaş muhitinde yer almış, onlarla beraber hemen her cuma akşamı […]
Nedendir bilmem, çocukluğumdan beri beni en çok mutlu eden iki sanatsal faaliyet ile hemhâl olmaktan hiç geri durmadım. Bunlardan ilki müzik, diğeri de şiir başta olmak üzere edebiyat. Hayatımda müziğin özel bir yeri olduğunu çok erken yaşta keşfetmiş, şanslıyım ki kafa dengi insanlardan oluşan bir arkadaş muhitinde yer almış, onlarla beraber hemen her cuma akşamı CSO konserlerine gitme şansı bulmuştum. Konsere gitmek lezzet dolu ve yararlı bir tecrübe, çünkü sadece çalınan eserlerini değil, çalgıların gerçek seslerini, nasıl tınladıklarını da öğreniyorsunuz. Ama bir süre sonra, bir diğer acı hakikat ile tanışıyor, bu sesleri evde elde etmenin imkânsızlığını anlıyorsunuz. Bu iş için iyi bir ses sistemine ihtiyaç var ve cebimde asla olamayacak bir paraya. Gelir düzeyi kısıtlı bir evde büyüdüğünüzde cep harçlığıyla yapabileceğiniz o kadar az şey vardır ki; haftalık harçlığım ile ya kitap, dergi alabiliyordum ya da bir iki plak. Hazır kaset çağı henüz başlamamıştı, üstelik kasetçalar henüz çok pahalıydı. Bu yüzden evdeki emektar radyoyu eski püskü bir pikaba bağlayıp plak dinlemeye çalışıyordum. Hırıltılı bir ses tabii ki tatmin etmiyordu. Bir amfi ve daha da önemlisi bir çift hoparlörüm olsa! Haftalık harçlığımla bu tam bir ham hayal. Geceleri il radyosundaki müzik programlarını küçücük bir transistörlü radyoyu kulağıma dayayıp dinliyorum. Bir çözüm bulmam lazım, ama nasıl? Amfimi hoparlörümü kendim yapamaz mıyım? Bayramlarda daha çok el öpüp para biriktirmeliyim. Bu işi bir an önce öğrenmeliyim. Tepebaşı’nda bir “tamirci” var, hemen sahibiyle arkadaş oluyorum, lehim yapmayı, dirençlerin kodlarını, kondansatör tiplerini, devre şemalarını anlamaya başlıyorum. Yalan yok, bu arada, bayağı bir çarpılıyorum, özellikle yüksel voltajın cirit attığı lambalı radyolar tam bir baş belası. Olsun. Artık kendime güvenim var, bayramlarda da bayağı bir el öpmüşlüğüm. Biraz para biriktirmişim anlayacağınız, o halde ver elini Konya Sokağı.
Halen öyledir diye biliyorum, Ankara’da elektronik parça alacaksanız gideceğiniz ilk adres Konya Sokak’taki elektronikçiler çarşısıdır. Bir sürü küçük dükkan, vitrinlerde devreler, kitler, alacalı bulacalı binbir devre parçası. Orada ayrıca, TRAC (Türkiye Radyo Amatörleri Cemiyeti) dergisini keşfediyorum, zaten param az, bu işlere başlamadan işi öğrenmek için dergileri hatmetmeye başlıyorum, ayrıca amfi devrelerinin olduğu bir kitabı da alıyorum. Hoparlör için abimin arkadaşı olan ve ODTÜ elektronik mühendisliğinde okuyan Güven Abi’ye gidiyorum. Henüz ODTÜ’ye girmemişim, henüz ortaokul öğrencisiyim, ama aklımda tabii ki ODTÜ var, mutlaka oraya girmeliyim. Güven Abi bana sadece kutu hesaplarını öğretmiyor, hazır bir kutu çizimi de veriyor. En ucuzu tabii ki yerli olanı, hemen AFA (Alfon) sürücülerini alıyorum, sonra mahalledeki marangoz abiye gidiyor, derdimi anlatıyorum. Sanırım hayatta gördüğüm en çirkin hoparlör kutularından birini yapıyor bana, ama ehven fiyata. Kaplama falan yok, suntadan çirkin ötesi bir kutu; yine de içinde cam yünü, gerekli elektronik parçalar ve AFA sürücüler var. Emektar radyoya bağlıyorum! Ne de güzel bir ses! Tabii ki tam olarak öyle değil ama suçu radyoda buluyorum, bir de amfimi yapsam her şey çok güzel olacak.
Böylece Konya Sokak seferlerim başlıyor, en ucuz parçaların hangileri olduğunu anlamaya çalışıyorum, ona göre bir devre seçeceğim çünkü. Neyse, sonunda onu da beceriyorum, hâlen evimde duran oldukça basit bir amfiyi, yine marangozun yaptığı bir kutuya koyup çalıştırmayı beceriyorum. Yaparken birçok kazaya uğramış da olsam, yanlış parçalar alıp patlatmış da olsam sonunda çalışıyor amfim. Dünya harikası değil ama bu bütçeyle evde alabileceğim en iyi ses ancak bu kadar olabileceğini anlamış vaziyetteyim. İlaveten, yeni bir hobim de oluyor. Yeni müzikler dinlemek için kısa dalga radyolara sarıyorum bu kez. Böylece, daha o yıllarda şu anda “dünya müziği” derslerimde çaldığım birçok müzikle tanışmış oluyorum. Örneğin, arkadaşlarım arasında Hint-Pakistan müziklerini en erken keşfedenlerden olmalıyım. Ve yine, Amerika’nın Sesi (VoA) radyosundan caz müzikleri dinlemeye de başlıyorum. Klasik Müzik sevgim eksilmese de daha farklı müziklere doğru yelken açmaya başladığımı fark ediyorum. TRAC dergisinin beni heveslendirdiği kısa dalga radyo dinlemeyle (dünyanın hemen her köşesinden gelen yayınları dinleyebilme anlamına geliyor), dil yetilerim gelişiyor, müzik zevkim zenginleşiyor ve kozmopolit bir kültürü benimsemeye başlıyorum.
Eskiden Ankara-Konya otobüsleri kalktığı için Konya Sokak ismini alan bu sokağın Ankara teknoloji tarihine yaptığı katkıları anlamak ilk başta kolay olmayabilir ama emin olun, bu sokaktan o kadar farklı insanlar yararlanmıştır ki şaşar kalırsınız. Ben de yıllar içinde, benim gibi birçok sosyal bilimci akademisyen arkadaşımın bu sokaktan haberdar olduğunu, hatta ziyaret edip bir şeyler aldığını öğrendim. Konya Sokak, Ankara kültür tarihinin bir parçasıdır.
Daha önceki bir yazımda, kendime amfi, hoparlör yapmak için Konya Sokak’taki elektronikçiler çarşısına gittiğimden söz etmiştim, ama nasıl, ondan söz etmemiştim. Önce Küçükesat son duraktaki evimizden çıkıp oradan Bülbülderesi Caddesi’ne yürür, yolcularını boşalttıktan sonra ring yaparak Ulus’a dönen Seyranbağları minibüsüne biner, Anafartalar Çarşısı’nın arka kapısının tam karşısındaki ara sokaktaki minibüs son durağında inerdim. Tuhaf aksesuarlarla […]
Devamını Oku
Çocukluğum, ilk gençliğim bağlamında akşamların biz “çocuklar” için sokaklarda korkusuzca yaşanabildiği son çocuklardan, son gençlerden biri olduğumu söyleyebilirim. Tabii ki söylemeye çalıştığım, liseyi bitirdiğim 1975 yılına kadar süren, ailelerin çocuklarını rahatça sokağa gönderebildiği altmışlardan başlayarak gelen yıllar. Yaşım itibarıyla ben altmışların ortasından sonrasını hatırlıyorum. Biliyorsunuz, yetmişlerin ortasından itibaren siyasi çatışmalar başladı, sokaklar güvenilmez bir hale […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku