Gençtik, geldik, geçtik… Güzel bir uyum içinde sözcükler. Öteyandan “gençliğin insanın en güzel çağı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım” diyen eski gençler de var. Her birine biraz hak vererek ben yine de bir gençlik güzellemesi yapmak isterim. Galiba gençlik deyince, hele Ankara deyince de yaptığım hep budur. Çünkü ikisinin birbirine bunca yakıştığı bir gençlik ve kent […]
Gençtik, geldik, geçtik… Güzel bir uyum içinde sözcükler. Öteyandan “gençliğin insanın en güzel çağı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım” diyen eski gençler de var. Her birine biraz hak vererek ben yine de bir gençlik güzellemesi yapmak isterim. Galiba gençlik deyince, hele Ankara deyince de yaptığım hep budur. Çünkü ikisinin birbirine bunca yakıştığı bir gençlik ve kent zor bulunur.
Gençliği çoğunlukla üniversite yılları gibi düşünür ve öyle anımsarız ama, bana kalırsa, tam da ortaokuldan sonra başlayan çağ. Dönem demek istemem, pedagojik, tarihsel, sosyolojik olarak böyle adlandırılır kuşkusuz, ama edebi ve en çok da ‘ebedi’ olarak bir çağdır gençlik. Türkünün, ardından yana yakıla söylediği gibi, “sevgilim geçiyor gençlik çağları/ya beni de götür ya sen de gitme!”
Ben türkü dinleyenlerdenim, büyük sözü dinler gibi türkü sözü de dinlerim. Ünlü bir romanın “rüzgâr nereye çağırırsa, yürek oraya” diye uzatabileceğimiz adı gibi, türküyü kim çağırırsa, türkü nereye çağırırsa, kötü edebiyat yapayım, yüreğimden de önce giderim! Hele Ankara’ya diye yinelemeye gerek yoksa da, duyguyu yenilemek her zaman gerekiyor.
“Ankara’nın nesini…?” diye çatılan kaşları, sorgulayan bakışları, iki yana sallanan kafaları, yazıyı tam da burasında okumayı bırakanları, görmesem de anlıyorum, anlamaya çalışıyorum. Hepsinin haklı olduğunu düşünüyorum. Bu inadına, intikam duygusuyla yapılan işleri, beldeyi ‘mamur’ yerine ‘mağdur’ yapmalarını kim bağışlayabilir? Küçük, güzel, düzenli ve en önemlisi bozkırda kurulmuş Cumhuriyet’in başkenti olarak taşıdığı hafif ‘gizem’le de memleketin anayasası, tapu senedi, laiklik sözleşmesi ve halkçılık kurultayı gibi daha pek çok özelliği kendinde barındırması, ülkenin yetişmiş insanlarının öğrenciliklerini orada geçirmiş olmaları, Siyasal’dan Dil Tarih’ten, Hacettepe’den, Gazi’den, ODTÜ’den ‘memleket görevi’ne gitmiş olmaları, bunların da tıpkı Mülkiye Marşı’nda söylendiği gibi “Başka bir aşk istemez/aşkınla çarpar kalbimiz” coşkusuyla yapılması, çağdaş bir ülkenin, Kurtuluş Savaşı’yla kurulmuş başkentini ‘mağrur’ yapmıyordu ama, ‘mamur’ bir geleceğin mimari çizgileri de kent belleğine işleniyordu…
Durun, ben bunları anlatmayacaktım, “Ankara Rüzgârı” şarkısının “Her gelen ağladı, kalbini bağladı/Ankara kızlarına” sözlerine benzer biçimde, Ankara’ya taşradan, benim gibi, komşusu Eskişehir’den, gelen kızlı-erkekli öğrencilerin, Ankara’ya “kalbini bağladı” ritminde ortaklaşan duygusuydu bu, duygu bağıydı. Yalnızca Ankara Rüzgârı’yla gelip orada kalmıyordu, okulu bitirip Ankara’dan ayrılırken diplomanızın yanına usulca bağlanıyordu o duygu. Bu yazı ondandır, Ankara’yı öyle anmak, öyle yaşamaktandır hâlâ. Belki de en çok, artık Ankara’da olmayıp ondan uzağa düşenlerin, orada genç olmanın güzelliğini, kederini, neşesini, ağırlığını, hafifliğini duyanların anlayabileceği bir ‘daüssıla’dır.
Ankara çeyrek asır öksüz burakılmışlığına, hor görülmüşlüğüne, Cumhuriyet’in başkenti olduğu için bile isteye kötü bakılmışlığına, onu kent olamamış bir kasaba irisine dönüştürmek isteyen zevksiz ve görgüsüz bir türedi yönetimine karşın, bozkırın çıplak doğasının esinlediği bir sağlamlık içinde, sınanmış olduğunun bilinciyle, kurucularının onda bulduğu neşeyle direnmeyi başardı. Ankara kızlarına kalbini bağlamakta da bu neşe var, “Ankara Ankara güzel Ankara/senden yardım umar her düşen dara” dizelerinde de, hemen sonrasında “yetersin onlara güzel Ankara” demenin neşesiyse apayrı!
Sokaklara taşan, şehre bulaşan, gecelerle tanışan bir neşe mi bu peki? Hayır! İçsel, ama içten bir neşe, Turgut Uyar’ın “Acıyor” şiirinde duran: “Kasaba meyhanesi gibi/Kahkahası gün ışığına vurup da/ötede beride yansımayan”. Ankara’da 10 yıl yaşadım onunla, 1972-82 yılları arasında, yaşlandıkça neşe katsayımda da bir yükseliş olunca anladım ki, bu Ankara’ya özgüdür! Eski görgü gereği, ona konuk olanları uğurlarken, hem unutmasınlar hem de gittikleri yerlerde gerekli olur diye armağan verir, hele gençken onunla tanışmış ve yaşamış olanlara! Ayrılırsınız, başka kentlere, ülkelere gidersiniz, hep içinizde Ankara özlemiyle birlikte bir ağlama duygusu baş göstermez asla… İnce bir duman halinde Ankara neşesi çıkar ortaya, “ben seni hiç terk eder miyim genç?” der. Yalnızca evlerde yaşanmaz sanıldığı gibi, Ankara’dan uzak ellerde de yaşanır! Çok uzun yıllardır, çok uzaklarda yaşayanların memleket hasretine benzer Ankara neşesi, özleyince gözünüzün önünde, gönlünüzde beliriverir hemen.
Konuştuğumuz, en büyük parkının adı Gençlik Parkı olan bir kent, o da “vatan mahzun, ben mahzun” dediği gibi şairin, eski gençliğine, eski neşesine, ezcümle eski Türkiye’sine kavuşmayı bekliyor, hepimiz gibi!
Nostaljiden 70’ler Ankara’sı gibi göz gözü görmeyecek birazdan, gençliğin neşesinden konuşalım, “Ankara’da âşık olmak zor iki gözüm” diyen şarkıya, “Ankara’da genç olmak neşeli be iki gözüm” diye gülümseyelim!
“Ankara nasıl bir şehir?” sorusuna verilen ilk yanıtlardan değildir belki, fakat ikinci ya da üçüncü yanıtlar arasında yeri vardır: “Gri bir şehir”dir Ankara. Bunu yanlışlayacak, hatta tam tersi olduğunu öne sürecek değilim. Kentin başkent olmasından, başkent olunca da devletin ve kurumlarının merkez yapılarıyla donatılmasından ileri gelen bir rengi, dahası renksizliği, vardır. Onun gri bir şehir […]
Devamını Oku
Ankara için 3G yenilerde geçilen 5G ve daha sonra herhalde 6, 7 diye sürecek G’lerden daha fazla, daha yeni, hatta daha gelişkin değil, ama daha değerli, vazgeçilmez ve Cumhuriyetin kurucusuyla özdeş ya da söylenince akla ilk onu getiren ‘ilelebet’ kavramıyla tanımlanacak önem ve özelliktedir. G’lerden G beğenebiliriz ama en beğendiğimiz G herhalde Gençlik olur, eh […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku