Hande Çiğdemoğlu
Tüm Yazıları
Çiçek Açan Badem Ağacı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Çiçek Açan Badem Ağacı

Sevgili Arkadaşım Bahar, Bundan tam 26 yıl evvel sana ilk mektubumu yazarken de böyle demiştim. Oysa henüz arkadaş değildik; birbirimiz hakkında öğretmenlerimizin elimize verdiği kâğıtta yazan kadarını biliyorduk. Bahar Çelik, 4. Sınıf Öğrencisi, Ankara’da yaşıyor. Mahalle arkadaşı ya da sınıf arkadaşının ne demek olduğunu biliyordum ama mektup arkadaşını ilk kez duyuyordum. Yüzünü hiç görmediğin, birlikte […]

Sevgili Arkadaşım Bahar,

Bundan tam 26 yıl evvel sana ilk mektubumu yazarken de böyle demiştim. Oysa henüz arkadaş değildik; birbirimiz hakkında öğretmenlerimizin elimize verdiği kâğıtta yazan kadarını biliyorduk. Bahar Çelik, 4. Sınıf Öğrencisi, Ankara’da yaşıyor. Mahalle arkadaşı ya da sınıf arkadaşının ne demek olduğunu biliyordum ama mektup arkadaşını ilk kez duyuyordum. Yüzünü hiç görmediğin, birlikte sek sek oynamadığın, süslü kalemlerini değiş tokuş etmediğin biriyle arkadaş olunabiliyor muydu? Hem de sadece birbirine mektup yazarak. Yine de sana yazdığım ilk mektubun başına “Sevgili Arkadaşım” demiştim. Sonrası da tam bir bocalama. Kalbim kadar beyaz o çizgili dosya kâğıdına yaptığım kenar süsünü becerememiştim. Çizgilerle birbirine bağladığım sütunlar zincir yerine soba borusuna benzemişti. Üstelik yazım berbattı. Parmaklarım öyle acıyordu ki kalemi istediğim gibi tutamıyordum. Tırnaklarımı kendim kesmeye yeni başlamıştım, sol elimle sağ elimdeki tırnakları hep dibinden kesiyordum. 

Tırnaklarımı hâlâ dibinden kesiyorum. Ve hâlâ sana yazdığım mektupların başına “sevgili arkadaşım” yazıyorum. Bu iki kelimenin her harfi, artık uzun yılların dostluğu ve yoldaşlığı ile parlıyor. Düşünüyorum da, bu zarfların içine ne çok şey sığdı. Sevinci, kederi, gururu, öfkeyi, acıyı ve neşeyi yani bir ömrü birbirimizin tanıklığında yaşadık. Çocukluk ve ilk gençlik koşa koşa bitti. Son gençliğimizi yaşadığımız şu günlerin daha aydınlık olacağını umuyordum. Ama biliyorum ki dünya durmadıkça ışık kaybolmaz. Kendimi kedere teslim etmiyorum. Kalbim zihnim her an seninle. Ama elim kaleme çok zor gidiyor. Sanki kulaktan kulağa fısıldaşarak ettiğimiz sohbeti birileri dinliyor gibi rahatsızım. Mektubumu senden önce bir infaz koruma memurunun okuması beni incitiyor. Beni ve aklı hâlâ başında olan herkesi asıl inciten şey; senin, sizlerin orada olmanız. Suçlu olmadığına adım kadar eminim, hepimiz eminiz. Bu adalet tutulmasının da bir an önce sonlanacağına inanıyorum. Sen de inan lütfen.

Hatırlar mısın, sanırım 14 yaşındaydık; bana gönderdiğin mektubun neredeyse tamamında Vincent van Gogh’un “Almond Blossom” tablosundan bahsetmiştin. Çiçek açan badem ağacı. Vincent’ın kendi adını verdikleri için onurlandığı yeğeni için yaptığı o yağlı boya tablo. Dünyaya yeni gelmiş bir insanın, yepyeni bir hayat başlangıcının ressamı nasıl coşkun bir umuda sevk ettiğini bu yüzden hayatının en sabırlı ve en özenli yapıtını yaptığını anlatmıştın. Mektubun içinde bir de renkli fotokopi çıkmıştı. Ona uzun uzun bakmıştım. Sahiden pürüzsüz bir mavilik içinde patlamış beyaz badem çiçekleri, nabzımı yükselten o öfkeli ilk gençlik isyanımı bastırmıştı. İçime iyimserlik, huzur, umut gibi o yaşımızın pek de uğramadığı duygular dolmuştu. “Dikkatle bakarsan,” demiştin; “resimde bir yer ya da gök çizgisi yok, bir başlangıç ve bitiş çizgisi de… Sanki bir badem ağacının dibinde sırtüstü uzanmışsın ve gökyüzü ile arana bu muhteşem çiçekli dallar girmiş.” Mektubunun sonunda bir gün Amsterdam’a gitmeyi ressamın adını taşıyan müzede tabloyu görmeyi ne kadar istediğini yazmıştın. “Bunu birlikte yapalım mı? Bu bizim ilk ortak hayalimiz olsun mu?” diye sormuştun. Kalbimden masmavi rüzgârlar geçmiş, sana cevap yazmak için kalemi kâğıdı elime almadan “Olsun!” demiştim. “Bu bizim ilk ortak hayalimiz olsun.” 

Sonrasında ne çok hayal kurduk. Gerçekleştirdiklerimiz ise hiç de az değil. Aynı anda gitar çalmayı öğrendik mesela. Başka okullarda da olsak aynı mesleğin eğitimini aldık. Birlikte tatil yaptık, yağmur yağarken denize girdik. En çok da aynı şehirde yaşamayı hayal etmiştik. Benim tereddüt etmeden kabul ettiğim kariyerime Ankara’da devam etme fırsatıyla, seni Ankara’dan alıp İstanbul’un o en soğuk yerine kapatmaları aynı zamana denk gelmişti. Bazen hayat, hayalleri kendi oyunbazlığı ile eğip büküyor. Bilmediği şey, bizim gibilerin oyunu tekrar ve tekrar kurma inadı. 

Bu mektubu postalamadan birkaç saat önce sana kapağında “Almond Blossom” resmi olan bir defter aldım. Bu kapağa dokunup sayfaları açtığında için iyimserlik ve umutla dolsun istedim. Tıpkı yıllar önce senin bana gönderdiğin resimde benim hissettiklerim gibi. Hem belki içine o kimselere göstermediğin şiirlerini yazarsın. Defteri ve okumanı istediğim birkaç kitabı satın alıp Dost Kitabevi’nden çıktım. Oradan, senin tarif ettiğin gibi Karanfil Sokak’a yürüdüm. Sanki yanımdaymışsın gibi seninle sohbet ettim. Ankara nisanının ne kadar farklı olduğunu, baharın gelmek için ne kadar nazlandığını ve sabah güneşe aldanıp incecik bir ceketle evden çıkıp akşam dönerken soğuktan nasıl titrediğimi anlattım durdum. Bunu ancak Ankara acemisi biri yapar diyerek kıs kıs güldüğün gözümün önüne geldi. Önce kızar gibi yaptım sonra ben de güldüm. Mektuplarında  yıllar yılı kardan, doludan, kırağıdan bahsettin ama nisanın zemheri artığı günlerinden hiç söz etmemiştin. Ben nereden bileyim, Ankara baharının İstanbul’daki gibi birdenbire ve coşkulu patlamadığını. Seninle sohbetimiz Yüksel Caddesi’ne dönünce bitti. Çünkü uzaktan dalları bembeyaz çiçeklerle kaplı o ağacı gördüm. Başta onu erik ağacı sandım. Ne de olsa bizim oralarda güneşe aldanıp ilk çiçek patlatan ağaç erikti. İçimden şu bilge ağaç bile güneşe aldanmış benim aldanmam gayet normal diyerek kendimi teselli ederek ağacın yanına yaklaştım. O kadar güzeldi ki, bu dalları bembeyaz öpücüklerle bezenmiş ağaç karşısında büyülenmiştim. Benim ağacın etrafında dolandığımı gören yaşlıca bir teyze, yanımda geçerken yavaşladı. “Badem ağacı,” dedi. “Yazık her sene böyle açar, sonra çiçekleri donu yer.” Teyze yoluna devam ederken benim içime bir keder çöreklenmişti. Demek bu badem ağacıydı. Demek bu narin çiçekler, baharı kutlamak isterken kışa teslim olacaktı. Ağacın dibindeki bankta bir süre kıpırtısız oturdum. Sonra çantamdan sana aldığım defteri çıkardım. Etraftakilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan banka sırt üstü uzandım. Defteri göğsüme bastırıp badem ağacının çiçekli dallarına baktım. Arkasına iyimser bir maviyi almış sabırlı dallar ve umuduyla direnci birbiriyle yarışan o harikulade badem çiçekleri şimdi gözümün önündeydi. Sanki seninle Van Gogh müzesinde Almond Blossom tablosunun karşısındaydık. İçimdeki bulutlar dağılmaya başlamıştı. O an sert bir rüzgâr esti. Ağacın dallarından bir çiçek koptu, göğsümdeki defterin üzerine düştü. Sonra bir tane, sonra bir tane daha. Bundan tam 136 yıl önce yapılmış bir tablonun reprodüksiyonunun üzeri şimdi gerçek badem çiçekleri ile doluydu. Defteri iki elimle usulca tutarak çiçekleri düşürmeden kalkmayı başardım. Neyse ki rüzgâr bir anda esip gitmiş, hava yine durulmuştu. Bu defterle birlikte sana bu çiçekleri de göndermeliydim. Defteri kucağımda kıpırdatmadan tutarak az evvel kendim için aldığım şeffaf bandı çantamdan çıkardım. Ve dalından koparak sana gelmeye niyet etmiş onlarca çiçeği defterin kapağına yapıştırdım. Ne yanımdan geçen insanların bakışları, ne kendini gittikçe hissettiren ayaz beni caydırmadı. Tek tek, özenle ve inanır mısın bir tanesini bile yere düşürmeden hepsini defterin kapağıyla birleştirdim. 

Şimdi sıra sende arkadaşım. Bu defter, umudun defteri olsun. Kırılgan görünen ama alabildiğine inatçı bir umudun defteri. Tıpkı badem çiçekleri gibi. Sen de biliyorsun ki bazı baharlar gecikiyor, ayazı, rüzgârı, soğuğu gören bazı çiçekler savruluyor. Ama ağaç vazgeçmiyor, kalan dirençli çiçekleriyle dimdik ayakta duruyor. Ve emin ol; o bahar eninde sonunda geliyor. Ben de eminim ki sen, o ayazı yese bile dalına sımsıkı yapışmış, baharın gerçek güneşini görmeye inat etmiş ve bunu çok ama çok yakında başaracak bembeyaz bir badem çiçeğisin. Sen ismiyle müsemma baharın ta kendisi, benim sevgili arkadaşımsın. 

Çok yakında görüşmek, kucaklaşmak, o badem ağacının altında buluşmak üzere…

Yazarın Diğer Yazıları
Çiçek Açan Badem Ağacı

Sevgili Arkadaşım Bahar, Bundan tam 26 yıl evvel sana ilk mektubumu yazarken de böyle demiştim. Oysa henüz arkadaş değildik; birbirimiz hakkında öğretmenlerimizin elimize verdiği kâğıtta yazan kadarını biliyorduk. Bahar Çelik, 4. Sınıf Öğrencisi, Ankara’da yaşıyor. Mahalle arkadaşı ya da sınıf arkadaşının ne demek olduğunu biliyordum ama mektup arkadaşını ilk kez duyuyordum. Yüzünü hiç görmediğin, birlikte […]

Devamını Oku
Zekeriya’nın Şarkısı

Adam, yaz boyu bıkmadan usanmadan aynı yere gitmişti. Gezi yolunun kenarında, yerden biraz yüksek bir basamak, ferforjeden yapılmış sabit bir nota sehpası ve önünde romantik harflerle yazılmış iki kelime: “Sokak Sahnesi” Burası, sokak müzisyenleri için yapılmış bir müzik durağıydı. Her gece sırtında cilası aşınmış gitarı, üzerinde oğlunun nikâhında giydiği takım elbisesiyle bu iki kelimeye bakardı […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku