Özge Mumcu Aybars
Tüm Yazıları
Umutlar Yeşerirken
Ana Sayfa Tüm Yazılar Umutlar Yeşerirken

Nihayet nisan ayı geldi. Ankara kışının bitmek bilmeyen, sonsuza kadar süren griliği uzun yerini güneşli günlere bırakacak. Önce martın sonlarına doğru, Ankara’nın üzerine üzerine örtülmüş o ağır yorganı bir sabah usulca üzerinden atılır. Hava değişir, güneş açar, insanın içi ısınmaya başlar. Sanki dünya derin bir uykudan uyanır, biz de onunla gözlerimizi aralarız. Bir anda değil; […]

Nihayet nisan ayı geldi. Ankara kışının bitmek bilmeyen, sonsuza kadar süren griliği uzun yerini güneşli günlere bırakacak. Önce martın sonlarına doğru, Ankara’nın üzerine üzerine örtülmüş o ağır yorganı bir sabah usulca üzerinden atılır. Hava değişir, güneş açar, insanın içi ısınmaya başlar. Sanki dünya derin bir uykudan uyanır, biz de onunla gözlerimizi aralarız. Bir anda değil; doğanın ufak dokunuşlarıyla, geri dönüşü olmadan bahar gelir.

Ankara’da bahar gecikir hep. Soğuk ve yağmur, bu yıl şehrin üzerine öyle bir yerleşti ki, hiç gitmeyecek gibi. Gri günler uzadı, yüzlerin rengi soldu, sokaklardaki hava ağırlaştı, insanın içi bile o renge büründü. Ama bir sabah hiçbir şey söylemeden değişti her şey. Ağaçların dallarında çiçekler açtı. Şehrin parklarında ilk çiçekler açtı. Ve şehir, fark etmeden nefes almaya başladı. 

Bir süredir askıda kalan duygular yeniden akmaya başladı. Ertelenmiş planlar, yarım kalmış cümleler, içimizde bekleyen o “sonra”lar… Hepsi birer birer hayata geçmeye başlar. İnsan, hiç beklemediği bir anda, yeni bir hayat başlıyormuş gibi hisseder. Nedensiz bir hafiflik, açıklanamaz bir umut… Sanki baharla hayatta her şey mümkün, sanki her şey yeniden yazılabilir.

Ve tam da bu dönüşümün ortasında gelir 23 Nisan. Ankara’nın baharı çocuklara kucak açar. Çocuklar kendilerine hediye edilen bayrama kucak açarlar.  Sokaklarda yürürken bunu hissedersin. Ellerinde küçük bayraklar ve yüzlerinde o tarif edilemez heyecan… Şehir çocuklarındır artık. Okul bahçelerinde sıraya girenler, parkların içinde koşanlar, evlerinde törenler için son kez prova yapanlar… Her yerde bir hazırlık, bir sevinç, bir canlılık.

Ankara’nın o ciddi bürokratik yüzü değişir, yerini kahkahalar alır.

Sabah erken saatlerde başlar o telaş. Ütülenmiş önlükler, özenle takılmış rozetler, ayakkabıların biraz fazla parlatılmış hali… Annelerin son kez saç düzeltmesi, babaların uzaktan gururla izleyişi… Ve çocukların içlerinde büyüyen o büyük gün hissi. Sanki dünya onların etrafında dönüyormuş gibi.

Belki de bir günlüğüne gerçekten öyle olur. Okul bahçelerinde gözleri kalabalığın içinde birini arayan çocuklar… Bir onay, bir gülümseme, bir “aferin” bakışı… Ama aynı zamanda kendi içlerinde büyüyen başka bir şey de vardır: Sahneye çıkacak olmanın, şiir okuyacak olmanın, dans edecek olmanın o tarifsiz heyecanı. Yüzler ışıl ışıldır.

Ve o an… Mikrofona ilk yaklaştıkları an… Kalpleri heyecandan güm güm atarken, sanki bütün dünya bir anlığına susar.

Ankara’da bahar, ağaçları donatan çiçeklerle gelmez. Çocukların sesiyle, adımlarıyla, kalp atışlarıyla gelir. Parklarda açan laleler kadar canlı, ağaç dallarındaki tomurcuklar kadar umut doludur. Çünkü çocuk dediğin şey, baharın kendisi gibi: Yeniden başlama ihtimali.

Anıtkabir’e çıkan yolları düşün. Küçük ellerde taşınan bayraklar, ciddiyetle atılan adımlar ama gözlerinin içindeki o parıltı… Ne yaptıklarını tam anlamasalar bile hissettikleri bir şey vardır: Bugünün kendilerine ait olduğu. Bu ülkenin bir parçası oldukları. Ve belki de ilk kez, bu kadar görünür oldukları.

İnsan o kalabalığın içinde yürürken kendi çocukluğuna çarpar birden. Bir tören sabahına…Bir şiirin ilk dizesine… Bir alkışın içini dolduran o büyük gurura…

Hatırlar mısın? Elinde bayrakla yürüdüğün o günü… Kalbinin nasıl hızlı attığını… Adının anons edilmesini beklerken uzayan o saniyeleri…

Sokaklarda yürürken güneş yüzüne vurduğunda, hafifçe esen rüzgâr saçlarını karıştırdığında, ağaçların altında çocukların koşturduğunu gördüğünde anlarsın bunu. Hayatın hâlâ akmakta olduğunu, içimizin hâlâ yeşerebildiğini, umudun sandığımız kadar kırılgan olmadığını…

Ve kaç yaşına gelirsek ve de kadar büyürsek büyüyelim, içimizde bir yerde o heyecanlı çocuk durur.

Belki artık şiir okumaz artık kalabalıkların önünde. O heyecan, o saf sevinç, o “bugün benim günüm” hissi… hâlâ bir yerlerde duruyor. Sadece hatırlanmaya ihtiyaç duyuyor.

23 Nisan bunu yapar işte. Sadece çocuklara değil, büyüyenlere de dokunur. Baharı hatırlatır; sadece mevsim olarak değil, bir duygu olarak. Yaşadığımız Ankara’yı yeniden gösterir; alıştığımız sokakları, her gün geçtiğimiz yolları, fark etmeden içinden akıp gittiğimiz o şehri… bir anda başka bir gözle görmemizi sağlar.

Parklar, sadece yeşil alan olmaktan çıkar; kahkahaların, koşuşturmaların, ilk kez sahneye çıkan çocukların heyecanının mekânı olur. Ankara’nın o kendine has, biraz mesafeli, biraz ağır duruşu çözülür; yerini sıcak, canlı ve insanın içine işleyen bir neşeye bırakır.

Tarihin o ağır, bazen tozlu gibi görünen sayfaları bir anda canlanır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki o çocuk sesleri, ilk törenler, ilk bayramlar… Hepsi bugünün içine karışır. Anıtkabir’e çıkan yollarda yürüyen her çocuk, farkında olsun ya da olmasın, o tarihsel sürekliliğin bir parçası olur. 

Kendi çocukluğuna da dokunur o gün. Unuttuğunu sandığın anılar birden belirir. Bir şiirin ilk dizesi, bir öğretmenin sesi, bir arkadaşının elini sıkıca tutuşun… O kalabalığın içinde kendi küçük halini görür gibi olursun. Aynı heyecan, aynı telaş, aynı gurur…

23 Nisan, zamanın çizgisini inceltir sanki. Geçmiş ile bugün birbirine yaklaşır.

Ve belki de en önemlisi, büyüyenlere şunu hatırlatır: İçimizdeki o çocuk tamamen kaybolmaz. Sadece biraz geri çekilir. Hayatın ağırlığı, sorumluluklar, kırgınlıklar onun üstünü örter. Ama böyle günlerde, bir çocuğun kahkahasında, bir bayrağın rüzgârda dalgalanışında, bir törenin içinde yankılanan o ortak duyguda… yeniden ortaya çıkar.

Hayat bazen uzun bir kış gibi sürer. Yorucu, gri, ağır… Ama sonra bir sabah Mart yorganını atar, bahar kapıyı aralar ve Ankara’nın sokaklarında çocuk sesleri yükselir. İşte o an anlarsın: Her şey yeniden başlayabilir. Her şey yeniden yeşerebilir.

Ve en önemlisi… İçindeki o çocuk hâlâ orada.

Onu ve onun umudunu hiç kaybetme.

Yazarın Diğer Yazıları
Umutlar Yeşerirken

Nihayet nisan ayı geldi. Ankara kışının bitmek bilmeyen, sonsuza kadar süren griliği uzun yerini güneşli günlere bırakacak. Önce martın sonlarına doğru, Ankara’nın üzerine üzerine örtülmüş o ağır yorganı bir sabah usulca üzerinden atılır. Hava değişir, güneş açar, insanın içi ısınmaya başlar. Sanki dünya derin bir uykudan uyanır, biz de onunla gözlerimizi aralarız. Bir anda değil; […]

Devamını Oku
Virajda Askıda Kalan

Direksiyonun başındayım. Gözümün önünde kıvrılarak uzayan bir yol var. Daha önce geçmediğim virajları var ve bu beni hafif bir telaşa sürüklüyor. Nereye varacağımı bilmek istemiyorum artık; bilince rota bozuluyor. Ellerim alışkanlıkla direksiyonu tutuyor, bedenim yolu sürüyor, zihnim başka bir yerde dolaşıyor. Arkada yol şarkıları dönüyor. Ezbere bildiklerimden sıkılıyorum. Kimi fazla gürültülü, kimi gereksiz yere hüzünlü. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Çocuk Olmak

Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]

Devamını Oku
Ankaram = Anadolum…

Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]

Devamını Oku