Tam karşısındaki Maltepe Camii’nden yükselen ezan sesinin anneannemlerin apartmanına günde kaç kez dolduğunu henüz ayırt edemediğim yıllardı. Ansızın yükselip en üst kattaki evimizde bir an için zamanı dondurur, salondaki eşyaları ağırlaştırır, perdeler bir süre kıpırdamaz olurdu. Anneannemin tesbihiyle oynarken gözleri uzaklara kilitlenmiş halde fısır fısır ne söylediğini anlamak için pür dikkat kulak kesilirdim. Çözemediğim kelimelerle […]
Tam karşısındaki Maltepe Camii’nden yükselen ezan sesinin anneannemlerin apartmanına günde kaç kez dolduğunu henüz ayırt edemediğim yıllardı. Ansızın yükselip en üst kattaki evimizde bir an için zamanı dondurur, salondaki eşyaları ağırlaştırır, perdeler bir süre kıpırdamaz olurdu. Anneannemin tesbihiyle oynarken gözleri uzaklara kilitlenmiş halde fısır fısır ne söylediğini anlamak için pür dikkat kulak kesilirdim. Çözemediğim kelimelerle tekrarladığı cümlelerin ahengi hoşuma gitse de, anlamadığım bir dilde, benden uzak bir noktaya odaklanmışlığı içimi tırmalar, ilgisini yeniden üzerime çekebilmek için çıplak ayağını gıdıklardım. O da sanki az önce sarılıp öptüğü ben değilmişim de üzerine bir sinek konmuşcasına ayağını silkeler ve bana sırtını dönüp duasına devam ederdi.
Salonun mutfağa yakın duvarında asılı duran, böylece hepimizin günde birkaç kez karşı karşıya geldiği Saatli Maarif Takvimi’nin namaz vakitlerini gösterdiğini çok sonraları anlayacaktım. Her bir yaprağında anneannemi o gün besleyecek bilgiler ve heyecanlar barındıran takvimimiz, evin en önemli demirbaşlarından biriydi. Onun takvimle gizli bağını çözmekte zorlanıyordum: Oradaki bir özdeyiş, bir fıkra, sanki tam da o gün karşısına çıkıvermiş yaşamsal bir hakikat, günümüzde sosyal medyada karşılaştığımız her yeni görselde olduğu gibi anneannemin de içini pır pır ediyor olmalıydı.
1411 Hicri, Cemaziyelahir 5. İmsak 6:30, Güneş 8:01, Öğle, İkindi, Akşam, Yatsı. 22 Aralık Cumartesi. Günün sözü: “İlim hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır.” Hacı Bektaşi Veli. Bugün doğan çocuklara ad. Erkek: Cüneyt. Kız: Gülfem.
Kahvaltımızın bitmesine yakın, günün en özel anlarından birinin geldiğini hissederdim. Anneannem yavaşça yemek sandalyesinden doğrulur, takvimin altındaki karton kâğıdı bir eliyle tutarken o günün yaprağını diğer eliyle tek hamlede koparırdı. Çıkan yırtılma sesi bize o günün de geçtiğini, hayati görevlerimizin bir gün daha gereğince yerine getirildiğini bir an için anımsatırdı.
Okuma yazmayı yeni öğrendiğim o sıralar sobanın yanındaki küçük masanın üstüne bırakılan koparılmış takvim yapraklarıyla bolca vakit geçiriyordum. Her birinin üzerindeki özdeyişleri dikkatle inceliyor, aralarından hangisinin bizi yaşamın sırlarına daha vakıf kıldığını anlamaya çalışıyordum. Henüz çözemediğim birçok sır barındırıyordu bu yapraklar. Örneğin, o gün doğacak çocuklara verilecek adları kim seçiyor ve öneriyordu? Bu adlar hangi kıstasa göre belirleniyordu? O gün doğanlara bu adların verilme mecburiyeti yok gibi görünüyordu. Öyle olmalıydı, zira benim doğum günümde önerilen erkek adı “İhsan”la uzaktan yakından bir ilgim yoktu. Yine de, çocuğu dünyaya gelmiş olmasına karşın henüz bir ad bulamamış çaresiz kişiler için çok önemli bir yardımdı belki de.
Duvara asılı takvimimizin git gide incelmesi yeni yılın en heyecan verici habercisiydi. Kararımı vermiştim: Önümüzdeki yıl için ben de kendi takvimimi hazırlayacaktım. Koparılmış yaprakların üzerindeki sayıları keserek dedemin verdiği yapıştırıcıyla işe koyuldum. Beni bekleyen analitik çalışma doğal olarak birçok ayrıntının aydınlatılmasını gerektiriyordu:
– Anneanne, Zilhicce ne demek?
– Bir ay adı canım, Ramazan var ya, onun gibi.
– Kaçıncı ay?
– Hmm… Recep, Şaban, Ramazan, sonra Şevval geliyor sanırım… Muharrem ilk ay, onu biliyorum.
– Pekii, Rebiülevvel ne demek?
Henüz gelmemiş günlerin takvimini hazırlamak geleceğe adanmanın ve umutla bakmanın o yaştaki masum bir ifadesi olsa da ben yaptığım işi çok önemsiyordum. Erken uyandığım bir sabah, kahvaltı için kimseler ortada yokken sessizce salona süzüldüm. Takvimim için daha fazla malzeme toplamam gerekiyordu. O günün yaprağını kopararak üzerindeki bilgileri bir an önce kendi takvimime geçirecektim. Anneannemin nasıl yaptığını pekâla biliyordum. Sol elimle kartonu tutup diğer elimle çektim çekmesine, ne var ki elime koca bir topak yaprak geldi. Tüm bir haftayı koparmıştım. Maarif takviminde bir tek 31 Aralık asılı kalmıştı.
“Uzun zamandan beri tiryakisi olduğunuz Maarif Takviminizi şimdiden tedarik ediniz. Sağlıklı, mutlu ve huzurlu yeni bir yıl dileriz.”
Anneannem az sonra uyanıp salona geldi. Takvimde bir terslik olduğunu fark ettiğinde “Olmaz,” dedi. “Öyle olmaz.” Sesi yüksek değildi, ama sertti. Beni yanına çağırdı. Korkarak gittim; hatamı kabullenmiş, gözlerim dolmuştu. “Bak,” dedi, “zaman geri takılmaz.” Derin bir nefes aldı ve sesi yine yumuşadı. Elimdeki bir tomar yaprağı alıp diğerlerinin yanına koydu.
Bana öyle geldi ki, biz üçümüz, anneannem, dedem ve ben, o bir hafta boyunca önceden kopardığım yaprakların karşılık geldiği zamanı mecburen tüketircesine, sıkıntı içinde yaşadık. Her gün kahvaltı bittikten sonra gözgöze kaldığımız 31 Aralık yaprağının koparılacağı gün geldiğinde ise, yaptığım hatanın, yani zamanın akışını bozmuş olmanın nihayet telafi edileceği düşüncesi içime mutluluk saldı. Dedem içeriden yeni yılın takvimini getirip astığında gözlerim ışıl ışıldı.
Ayakkabı almaya gittiğimiz zamanlarda babamın kendine özgü hareketi, her mağazanın ortasında hiç üşenmeden önümde çömelip başparmağıyla denediğim ayakkabının ucuna bastırmasıydı. Ayağımın nerede bittiğini, sanki ben bilmiyormuşum da o dışarıdan yoklayarak daha iyi görebilirmiş gibi derinin üzerinden bulmaya çalışır, başparmağımla ayakkabının ucu arasında biraz boşluk kaldığından emin olduktan sonra da satıcıya her seferinde aynı cümleyi söylerdi. […]
Devamını Oku
– Buzdolabındaki karpuzu getiriver de keseyim, hadi oğlum. Ankara’ya yaz geldiğinin en belirgin işareti, kimisi için Ege’ye kaçan ailelerin tenhalaştırdığı Tunalı Caddesi, kimisi içinse yağmursuzluktan sararan Seğmenler Parkı çimenlerine her fırsatta serilen piknik örtüleriydi. Ankara’nın biraz dışında oturduğumuz için bu tatil hareketliliğinden fazla haberdar olmaz, evimize yaz aylarının geldiğini babamın her öğün sonrası karpuz yemeye […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku