Yalın Gündüz
Tüm Yazıları
Karpuzun Güzeli
Ana Sayfa Tüm Yazılar Karpuzun Güzeli

– Buzdolabındaki karpuzu getiriver de keseyim, hadi oğlum. Ankara’ya yaz geldiğinin en belirgin işareti, kimisi için Ege’ye kaçan ailelerin tenhalaştırdığı Tunalı Caddesi, kimisi içinse yağmursuzluktan sararan Seğmenler Parkı çimenlerine her fırsatta serilen piknik örtüleriydi.  Ankara’nın biraz dışında oturduğumuz için bu tatil hareketliliğinden fazla haberdar olmaz, evimize yaz aylarının geldiğini babamın her öğün sonrası karpuz yemeye […]

– Buzdolabındaki karpuzu getiriver de keseyim, hadi oğlum.

Ankara’ya yaz geldiğinin en belirgin işareti, kimisi için Ege’ye kaçan ailelerin tenhalaştırdığı Tunalı Caddesi, kimisi içinse yağmursuzluktan sararan Seğmenler Parkı çimenlerine her fırsatta serilen piknik örtüleriydi.  Ankara’nın biraz dışında oturduğumuz için bu tatil hareketliliğinden fazla haberdar olmaz, evimize yaz aylarının geldiğini babamın her öğün sonrası karpuz yemeye başlamasından anlardım.

Gel gör ki çocukluğum boyunca meyveyle aram hiçbir zaman babamın arzu ettiği kadar iyi olmadı. Kayısılar, şeftaliler, kirazlar, hatta mahalleye yazla beraber sık sık uğramaya başlayan bakımsız kamyonetlerin kasalarından taşan o kocaman karpuzlar, meyvelerin sözü geçtiğinde babamın yüzünün aldığı mutluluğu bende uyandırmazdı. 

Her yaz akşamı, sofraya gondol dilimler halinde doğradığı üçgen parçaları önüme uzatır, koca koca çekirdeklerini bin bir güçlükle ayırıyor olmamı umursamadan “Hadi bakalım, bir lokma daha ye.” derdi. Beni mi, yoksa karpuzu mu daha çok önemsiyordu acaba, bunu o çocuk halimle anlamakta güçlük çekerdim. Birkaç ısırığın ardından suyu dirseklerime kadar akan, her bir çekirdeğin muntazamca tükürülmesiyle uğraştıran bu meyvenin neden bu kadar önemli olduğunu hiç anlamadan bir an önce salona dönmenin yollarını arardım.

Bugünkü bilgimle bana öyle geliyor ki, babam yiyeceği kıpkırmızı, sulu karpuzu düşünerek heyecanlanmaya henüz onu kamyonetten seçerken başlıyordu. Belli bir yaşa gelip de artık kendi yazgımı elime almam gerektiğini düşünmüş olacak ki, kendimden geçmiş halde arka bahçedeki arazide top oynadığım bir gün beni çağırdı. Etrafında çoktan hatırı sayılır miktarda müşteri toplamış olan kamyonete doğru beraberce yürümeye başladık. Sıra bize geldiğinde, sonradan çok kez tanık olacağım şekilde, babam pazarcının uzattığı karpuzu almayacak, kendi gözüne kestirdiği başka bir tanesini işaret edecekti. 

– Onu değil, şu ötedekini. 

Yıllar sonra, büyük şairin “ötekini oku, derinde dipte duranı” dizesiyle karşılaştığımda, bu huyumun da pek çok başka özelliğim gibi babamdan geçmiş olduğunu anlayacaktım. Bu davranış, bir sahafın önerdiği kitap yerine tozlu raflar arasında dikkatimi çeken, hikâyesinde beni bekleyen bir mucize bulacağımı hissettiğim kitaba el uzatmak olarak yansıyacaktı yaşamıma. Ne de olsa en lezzetli, en doyurucu kitabı bulmak da karpuzun en kırmızısını seçmeye vakıf olmak gibi bir şeydi. 

Karpuzcu, babamın gösterdiğini uzatıp, karşısında nasıl cevval bir müşteri olduğunu değerlendirmeye çalışırken, babam çoktan karpuzu kucağına almış, gözlerini gözlerime dikmişti. 

“Bak.” dedi, “Dikkat et, nasıl ses çıkıyor.”

Karpuzcunun şaşkın bakışları arasında, herkesin yaptığı gibi avuç içiyle şap şap vurmak yerine, iki parmağıyla karpuzun koyu yeşil kabuğunun değişik yerlerine fiske vurmaya başladı. 

“Bak.” dedi, “ne duyuyorsun?”

“Fat fat”, dedim.

– Hah. Güzel. Şimdi bunu aklında tut. 

Karpuzcuya dönerek, yakında duran, karpuzcunun önceden uzattığı daha sarılı yeşilli olanı işaret etti. 

– Şimdi ver o deminkini bakalım. 

Karpuzcu, eline yeniden aldığı ilk karpuza avucunun içiyle şap şap vurduktan sonra, 

“Abi al bunu, bu olmuş.” diyerek yeniden uzattı.

Nasıl bir güzellik yarışmasının jüri üyesi olduğumu yavaş yavaş anlarken, babam yeni karpuza fiske atmaya çoktan başlamıştı.

Fıt. Fıt, fıt. Fıt, fıt… Fıt.

Gözlerim şaşkınlıkla babamın gözlerini aradı. Bana gülümsüyordu. 

“Hangisini alacağız?” diye beni yokladı. 

Hiçbir şey anlamamıştım. Doğru cevap için yüzde elli şansım vardı. 

“İlkini.” dedi. Fat fat, diye çıkan ses karpuzun bu ilkyaz aylarında bile hızlıca olgunlaştığını, içinin kızardığını gösterir. İçi bol sulu olduğundan fıt fıt yerine, fat fat diye, yankılanarak çıkar.

Karpuzcaya dönerek, 

“O son verdiğin kelek, belli ki daha olgunlaşmamış.” dedi.

– Abi, öyle fiskeyle olmaz, böyle şap şap bakıcan.

– Ya bırak şimdi şap şap falan, bize ilkini tart.

Güzellik yarışmamız tamamlanmış, madalyayı kazanan iri karpuzumuz kucağımızda evimize doğru yürüyorduk. Babam, belki de soframıza konacak o kıpkırmızı, sulu halinin heyecanıyla hızını alamayarak devam etti:

– Peki, sonbahar olsaydı hangisini alacaktık? Fıt fıt mı, fat fat mı?

– Fat fat!

“Fıt fııııt”, diye beni, sanki yalnızca o anı değil, yıllar sonra vereceğim önemli kararlara da müdahale ediyormuş gibi sakince düzeltti.

Yıllar sonra, evrensel güzelliğin ölçüsü altın oranla ilgili ilk bilgilerimi yine ondan dinleyecektim. O gün, karpuzun da tek bir matematiği olmadığını öğreniyordum. 

– Sonbaharda artık tüm karpuzlar olgunlaşmış olur. Eğer “fat fat” diye yankılanıyorsa içi geçmiş olabilir, o aylarda biraz daha “fıt fıt” diyeni alacaksın.

Hayatımda ilk kez, annem bizi sofraya çağırıp hepimiz yemeğe oturduğumuzda babamın bir an önce karpuzu kesmesi için sabırsızlanıyordum. Tabağımdakileri alelacele bitirip o önemli ve kararlı çağrının bir kez daha tekrarlanmasını hızlandırmak istedim:

– Buzdolabındaki karpuzu getiriver de keseyim, hadi oğlum.

Babamın kendinden emin ve ani bir şekilde bıçağı karpuzun karnına saplamasıyla çıkan o tok ses heyecanımı daha da arttırdı. Az sonra, yüzlerce ameliyatın deneyimine eşdeğer, yüzlerce karpuza vurulan neşterin tecrübeli el hareketleriyle kıpkırmızı gondol dilimler ortaya çıkmış, tatlı ve şekerli bir koku mutfaktan yayılmaya başlamıştı.

İnsan, çocukluğundaki anne babasının yaşına geldiğinde Kayıp Zamanın İzinde bir bellek mücadelesinde buluyor kendini. Marcel’in ufacık bir Madeleine kekinin peşine takılması gibi, ben de kendi Ankara çocukluğumun yaz akşamlarına gidiyor, o kıpkırmızı, soğuk, sulu ve lezzetli kokunun etrafında dolaşan babamın ciddi yüzünü, kendinden emin sesini yeniden duyuyorum. 

İlkokula başlayan oğlum market alışverişlerinde babasının karpuzlara neden fiske vurduğunu anlamak için henüz biraz küçük. Umuyorum ki yakında kelek karpuzlar gibi, olgunlaşmamış kitaplardan da uzak durmayı babasından öğrenecek. Tabağındaki üçgen doğranmış karpuz dilimlerine hiç dokunmadığının farkında olmasına ve cevabını zaten bilmesine rağmen, o da bir gün belki oğluna zihnine kazınmış o cümleyi tekrarlayacak: 

– Bir dilim daha keseyim mi?

Yazarın Diğer Yazıları
Karpuzun Güzeli

– Buzdolabındaki karpuzu getiriver de keseyim, hadi oğlum. Ankara’ya yaz geldiğinin en belirgin işareti, kimisi için Ege’ye kaçan ailelerin tenhalaştırdığı Tunalı Caddesi, kimisi içinse yağmursuzluktan sararan Seğmenler Parkı çimenlerine her fırsatta serilen piknik örtüleriydi.  Ankara’nın biraz dışında oturduğumuz için bu tatil hareketliliğinden fazla haberdar olmaz, evimize yaz aylarının geldiğini babamın her öğün sonrası karpuz yemeye […]

Devamını Oku
Mühendis, Şair, Tiyatrocu

Çocuk olduğumu bana her akşam en çok, doya doya hissettiren kişi Adile Naşit’ti. Yatma saatimin yaklaştığının bariz habercisi olmasına rağmen, onun o güven veren şefkatli sesine bile isteye teslim olmaya can atardım. Ekranda Uykudan Önce başladığında evin içindeki telaş usul usul diner, annemle babam beni içinde pastel renkli minderler, küçük oyuncaklar, raflara dizilmiş kitaplar olan […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara’da Nerede Serinleyebileceğini Bilen Bir “Yaz”ar

Virginia Woolf, yazabilmek için insana kendine ait bir oda gerektiğini söyler ya hani, bana da Ankara’da yaz gerekir yazabilmek için. Veya James Baldwin’i analım, o da der ya hani, insanın evi doğduğu yer değil kendini eksik hissetmediği yerdir, diye; işte benim için de o yer Ankara’dır, kendimi eksik hissetmemenin mevsimi de hep yazdır. İlk kitabımı […]

Devamını Oku
Çalışma

Bizi çalışmak yaşattı Yaşam akıp giderken Bir gurur mesaisi “Uyanıyor Ankara, günün ilk saatleri.” Çağdaş Türkü’nün bu şarkısı ve üniversiteli hayatlarımızı işçi sınıfının bir günüyle birleştiren sözleri, bize heyecan veriyordu. Günün ilk saatlerinde uyanamayacak kadar haytaydık o zaman. Devamsızlık tehdidi olan sabah sekiz derslerine şiş gözlerle gider, sıralarda uyuklarken bir sonraki eylemin planlarını yapardık.  Ancak […]

Devamını Oku