Sinan Meydan
Tüm Yazıları
Emperyalizm Ölüme Mahkûmdur, Demokrasi İnsanlığın Ümididir
Ana Sayfa Tüm Yazılar Emperyalizm Ölüme Mahkûmdur, Demokrasi İnsanlığın Ümididir

Atatürk’ün The Saturday Evening Post gazetesine verdiği röportaj. “Bir zamanlar Ankara sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün Anadolu’nun uzak tepelerindeki bu ağır ilerleyen eski şehrin başka, dünya çapında bir önemi var. O sadece yeniden inşa edilmiş Türk devletinin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi tecrübelerinin en renklisinin mekânı değil, aynı zamanda Dünya Savaşı’nın nihayet bulmasından […]

Atatürk’ün The Saturday Evening Post gazetesine verdiği röportaj.

“Bir zamanlar Ankara sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün Anadolu’nun uzak tepelerindeki bu ağır ilerleyen eski şehrin başka, dünya çapında bir önemi var. O sadece yeniden inşa edilmiş Türk devletinin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi tecrübelerinin en renklisinin mekânı değil, aynı zamanda Dünya Savaşı’nın nihayet bulmasından sonraki acılı vaziyetin ortaya çıkardığı az sayıda önemli şahsiyet arasında sivrilen –tam unvanıyla- Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da yaşadığı yerdir. (…)”

“Kemal, mağlup bir ulusu zafere sürüklemekle kalmamış, bir zamanların galip devletlerine kendi koşullarını dikte etmiş ve aynı zamanda özgün ve yeni bir idare sistemi kurmuştur. (…)”

“Türkiye, uzun ve kanlı tarihinde ilk defa, belirli sınırlara, gerçek bir vatana ve Müslüman dünyasının kaderine şekil verebilecek -bu arada dolaylı olarak Amerika’nın Yakın Doğu’daki ticari hedeflerini de etkileyebilecek- milliyetçi bir ülküyle homojen bir ulus olarak ortaya çıkmıştır. ‘Türkiye Türklerindir’ artık bu dönüşümün yeni parolasıdır. Bütün bu hayret verici değişimin hem aracı hem de ilham kaynağı -ki 1919’da Türkiye’nin, mağlubiyetin ve iflasın götürebileceği en dip noktada olduğunu hatırladığınızda bunun neredeyse bir mucize olduğu anlaşılır- Kemal Paşa olmuştur. (…)”

“(Mustafa Kemal’in) Türkiye’nin idolü olduğu söylemek hiç de abartı olmaz. Resmi, her dükkânda ve evde asılı haldedir.”

“Bu şahsiyetle, savaş içinde doğmuş Türk devletinin dönüm noktasında olduğu bir vakitte Ankara’da konuştum. Lozan Konferansı sona ermek üzereydi. Savaş veya barış hâlâ belirsizdi. (…)”

“13 Temmuz Cuma günü (Mustafa) Kemal’le uzun zamandır beklediğim mülakata gittim.(…) Kemal’in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve topluluklara hâkim olacak bir tipti. (…) Bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle; Kemal’in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. (…) Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarıyla siyah bir jaketataydan oluşan çok şık bir kıyafet içindeydi. Kanat yaka, mavili sarılı bir kravat taşıyordu (…)”

“Mülakat başladı. (…) Gazi, Fransızca ve Almanca bilmesine rağmen, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. (…)”

13 Temmuz 1923’te Ankara Çankaya’daki bağ evinde Mustafa Kemal Paşa ile bir röportaj yapan Amerikalı Gazeteci Isaac Frederick Marcosson, 20 Ekim 1923’te The Saturday Evening Post gazetesinde yayımlanacak “KEMAL PASHA” başlıklı uzun yazısına böyle başlıyordu.  

Mustafa Kemal Paşa, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasına 10 gün, Cumhuriyet’in ilanına ise yaklaşık 3,5 ay kala Amerikalı Gazeteci Isaac Frederick Marcosson’un sorularına “tereddütsüz” ve “çok açık” yanıtlar vermişti.

İşte Mustafa Kemal (Atatürk)’ün çok bilinmeyen veya unutulan 103 yıl önceki o röportajının önemli bölümleri… 

BAĞIMSIZLIK, HEPSİ BU!

I.F.M: “Her şeyden önce bana Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?”

M.K. “Büyük memnuniyetle! Birleşik Devletler’in ideali, bizim idealimizdir. Meclisi Mebusan’ın 1920 Ocak’ında ilan ettiği Misakı Milli’miz, sizin Bağımsızlık Beyannameniz’e çok benzer. İstediği, sadece Türk ülkesinin istiladan kurtarılması ve kendi kaderimize hâkim olmamızdır. Bağımsızlık, hepsi bu. O halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun bu misakı korumaya kararlıyız.”

“Türkiye ve Amerika, ikisi de demokrasidir. Hakikatte, şu andaki Türk hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak hâkimiyetine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak Türkiye ile Amerika arasında en yakın münasebetler olmalıdır. (…) Biz gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız. (…) Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi yatırılır, yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz. (…) Sizin atalarınız İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu ve daha da kötü olan başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. (…)” 

I.F.M. “Sonra öne doğru eğilip, bütün mülakat sırasında yaptığı tek hareketle şunları söyledi”:

M. K. “Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemiştir? Size söyleyeyim. Onlar yalnızca Birleşik Devletler’in kurtuluşu ve şerefi için çalıştılar; oysa öbür başkanların çoğu görünüşe göre kendilerini ilahlaştırmak için çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüce biçimi, bencil olmayan çabadır.” 

PANİSLAMİZM VE PANTURANİZM, EMPERYALİZM ve DEMOKRASİ

I.F.M. “Bunun üzerine: ‘Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir?’ diye sordum. “Başka bir deyişle, Panislamizm ve Panturanizm fikirlerine hala inanıyor musunuz?”

I.F.M.  “Kısaca söyleyeyim” dedi.

M.K. “Panislamizm, din ortaklığına dayanan bir federasyonu temsil ediyordu. Panturanizm ise, aynı türden bir çaba ve amaç birliğini ırk temelinde simgeliyordu. Her ikisi de yanlıştı. Panislamizm fikri, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada, Viyana kapılarında asırlar önce öldü. Panturanizm ise, Doğu ovalarında yok olup gitti.”

“Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı, çünkü temellerinde fetih, yani kuvvet kullanımı ve emperyalizm vardı. Emperyalizm, uzun yıllar boyunca Avrupa’ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını Almanya’nın, Avusturya’nın, Rusya’nın ve geçmişteki Türkiye’nin enkazında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.”

“Benim gibi bir Türk’ün ve savaş için yetişmiş bir askerin böyle konuşması size tuhaf gelebilir. Oysa yeni Türkiye’nin arkasındaki temel fikir budur. Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Sadece bağımsız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasi kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilave edeyim ki, bu, Amerikan fikrini temsil eder; fark şu ki, biz tek bir devletiz, siz ise kırk sekiz devletsiniz (eyaletsiniz)”

BENİM MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞIM

Mustafa Kemal Paşa, daha sonra “milliyetçilik anlayışını” şöyle anlatmıştı:

“Benim milliyetçilik anlayışım soy, din ve mizaç bakımından birbirine yakın bir halk demektir. Yüzyıllar boyunca Türk İmparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bu azınlıklar, sıkıntılarımızın çoğunun kaynağı olmuşlardı. Bu ve eski fetih düşüncesi… Türkiye’nin gerilemesinin bir sebebi, bu zor yönetim işleri yüzünden tükenmiş olmasıydı. Eski imparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini sorunlara açık halde buluyordu.

Ancak eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri, Türkiye’de ebediyen ölmüştür. Eski imparatorluğumuz Osmanlı’ydı. Bu da kuvvet ve zor demekti. Artık bu kavram sözlüğümüzden silinmiştir. Biz şimdi Türk’üz, sadece Türk. İşte bu yüzden Woodrow Wilson’un çok güzel ifade ettiği self-determinasyon (kendi kaderini tayin) idealine dayanan, Türklere ait olan bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir; ancak Avrupa’nın birçok yerinde self-determinasyonu (kendi kaderini tayin etme hakkını) engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değildir. Bu, keyfi gümrük duvarları ve sınırlar anlamına da gelmez. Bunun anlamı, ticarette açık kapı, ekonominin yeniden canlandırılması, bir vatanla somutlaşan ülkesel bir vatanseverliktir. Bunca yıllık kan ve fetihten sonra Türkler sonunda bir vatan elde etmişlerdir. Sınırları belirlenmiş, sorun yaratan azınlıklar dağıtılmıştır; bu sınırlar içinde kendi duruşumuzu sergileyip kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizde efendi olmayı amaçlıyoruz.”

M. KEMAL’İN
YAPICI PROGRAMI

I. F.M. “Yine bana doğru eğildi ve keskin, kesik kesik üslubuyla şunları söyledi”

M. K. “Avrupa’da barışı ve yeniden inşayı ne engelledi, biliyor musunuz? Bunu basitçe söylemek gerekirse, bir milletin diğerine müdahalesi. Bu daha önce söylediğim çıkarcı, bencil milliyetçiliğin bir parçasıdır. Bu, siyasetin yerine  ekonominin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatları karmaşası, bunun sadece bir örneğidir. Dünyanın laneti, küçük çaplı siyasettir.”

“Bizim zorlukla kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemek isteyen, milliyetçiliğimizi kınayan, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu gizleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek kabiliyette olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz.”

“Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi siyasi değil, ekonomiktir. Biz hem tüketim dünyasının hem de üretim dünyasının bir parçası olmak istiyoruz.’’ 

YEMLİKTEKİ KÖPEKLER

I.FM. Birleşik Devletler, sizin yeni Türkiye’nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir?” diye sordum.

Mustafa Kemal Paşa, tarımdan sağlığa, demiryollarından Chester Projesi’ne kadar çeşitli konurlardan söz ettikten sonra şunları söylemişti:

M.K. “Ekonomiden bahsetmişken, yeni Türkiye için hayati önem taşıyan başka bir soruna da değinmek istiyorum. Geçmişte Türkiye’nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticari gelişimine dair birbirlerine karşı takındıkları bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. O devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler; kendileri bir çıkar sağlayamazlarsa, rakiplerinin de elde etmesini engellemeyi görev bilirlerdi. Yıllardır Çin’de olup bitenler de aynen böyledir; fakat Türkiye’yi asla Çin’e çeviremeyeceklerdir. Biz, John Hay tarafından ortaya atılan herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usulden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler.”

REÇETE: AKILLICA İŞBİRLİĞİ

I.F.M. “Ardından, ‘Dünyanın bugünkü hastalığı için sizin çareniz nedir?’ diye sordum. “Hemen cevapladı: “Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği.” “Milletler Cemiyeti bir çare mi?” diye devam ettim. “Hem evet hem hayır.” dedi. “Cemiyetin hatası, bazı milletleri hükmeden, bazılarını ise hükmedilen konumuna koymasındadır. Wilson’ın self-determinasyon (kendi kaderini tayin) fikri, garip bir şekilde kaybolmuş görünüyor.”

Kemal’e, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmesinden yana olup olmadığını sorduğumda: “Şarta bağlı; ancak Cemiyet şu anki işleyiş şekliyle bir deney olma niteliğini sürdürmektedir.” cevabını verdi.

KADIN-ERKEK EŞİT OLMALI

I.F.M. “Evrensel öneme sahip bir konuda, Türk kadınının kurtuluşu konusunda Kemal’in kesin fikirleri var. Yalnız peçenin kesinlikle yasaklanmasına taraftar olmakla kalmıyor, aynı zamanda kadının kamusal hayatın bir parçası olmasını da istiyor. Bu konudaki görüşleri şöyle” :

M.K. “Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklerle eşit olmalıdır. İslam’ın en erken dönemlerinden itibaren kadın bilginler, yazarlar, hatipler olmuş; okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam dini, kadınlara, kendilerini erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlarla olan savaşta Türk kadınları cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hatta ordu için ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve güçlü hale getirmek için kadınların erkeklerle işbirliği yapması gerektiği prensibinin sonucu olmuştur.”

“Türkiye’de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler haricinde Türkiye’nin tümünde kadınlar, erkeklerle yan yana tarlalarda çalışır ve genel olarak milli çalışmaya katılırlar. Yalnızca büyük şehirlerde kadınlar kocaları tarafından kapatılmaktadır. Bunun nedeni de, kadınlarımızın dinin emrettiğinden daha fazla örtünmeleri ve kendilerini toplumsal hayattan izole etmeleridir. Gelenek, bu noktada aşırıya kaçmıştır.”

BAYAN KEMAL

Isaac Frederick Marcosson, yazısının devamında “Bayan Kemal” başlığı altında Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanımla yaptığı röportaja yer vermişti. Latife Hanım hem kendi hayatını anlatmış, hem de Mustafa Kemal Paşa hakkında bazı önemli bilgiler vermişti. 

“Bayan Kemal’in, Türk kadınlarının geleceği konusunda kesin fikirleri var. Halide Hanım gibi o da, kadınların hürriyete kavuşmalarına kuvvetle inanıyor. Bu konuda şunları söyledi: “Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum; bu, oy verme ve Büyük Millet Meclisine seçilme hakkı demek. Ama şuna da inanıyorum ki, eğitim, oy hakkından ve kamu hizmetinden önce gelmeli. Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. (…) Peçenin kaldırılmasına taraftarım ama bu da kademeli bir gelişme olmalı. Hızlı değişimler istemiyoruz. Bu devrim değil, evrim olmalı…” 

Marcosson, “Kemal Paşa” başlıklı yazısını, Atatürk ve Yeni Türkiye hakkındaki bazı izlenimlerine de yer vererek şöyle bitirmişti: “(Mustafa Kemal’in) savaş meydanındaki ve toplum hayatındaki muhteşem başarısını ekonomik kurtarıcı olarak da tekrarlayıp tekrarlamayacağını zaman gösterecek. Ona ne kadir-i takdir düşerse düşsün, o şimdiden çağının tarihine kendisini büyük harflerle yazmıştır.”

ATATÜRK’ÜN İLERİ GÖRÜŞLÜLÜĞÜ 

Atatürk’ün, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasına ve Cumhuriyet’in ilanına az bir zaman kala Amerikalı Gazeteci I.F.Marcosson’un sorularına verdiği yanıtlar dikkatle incelendiğinde Atatürk’ün “tam bağımsızlık”, “demokrasi”, “milliyetçilik”, “kadın hakları” ve “çağdaşlaşma” kavramlarına vurgu yaparak adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin kısa bir özetini yaptığı görülecektir.

Atatürk’ün söz konusu röportajında kurduğu bazı cümleler, 103 yıl sonra bugün de üzerinde durup düşünmeyi gerektirecek kadar dikkat çekicidir. O cümlelerden bazılarını tekrar hatırlayalım:

Misakı Milli’miz, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’ne çok benzer. İstediğimiz, sadece Türk ülkesinin istiladan kurtarılması ve kendi kaderimize hâkim olmamızdır. Bağımsızlık, hepsi bu.

Şu andaki Türk hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak hâkimiyetine dayanır.

Türkiye, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu ve daha da kötü olan başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. 

Kamu hizmetinin en yüce biçimi, bencil olmayan çabadır.

Panislamizm, din ortaklığına dayanan bir federasyonu temsil ediyordu. Panturanizm ise, aynı türden bir çaba ve amaç birliğini ırk temelinde simgeliyordu. Her ikisi de yanlıştı.

Emperyalizm ölüme mahkûmdur… Demokrasi insan ırkının (insanlığın) ümididir. 

Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Sadece bağımsız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasi kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur.

Benim milliyetçilik anlayışım soy, din ve mizaç bakımından birbirine yakın bir halk demektir.

Eski imparatorluğumuz Osmanlıydı. Bu da kuvvet ve zor demekti. Artık bu kavram sözlüğümüzden silinmiştir. Biz şimdi Türk’üz, sadece Türk. 

Türklere ait olan bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir; ancak Avrupa’nın birçok yerinde self-determinasyonu (kendi kaderini tayin etme hakkını) engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değildir.

Bunca yıllık kan ve fetihten sonra Türkler sonunda bir vatan elde etmişlerdir.

Sınırları belirlenmiş (vatanımızda) kendi duruşumuzu sergileyip kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizde efendi olmayı amaçlıyoruz.

Avrupa’da barışı ve yeniden inşayı ne engelledi, biliyor musunuz? Bunu basitçe söylemek gerekirse, bir milletin diğerine müdahalesi… Bu daha önce söylediğim çıkarcı, bencil milliyetçiliğin bir parçasıdır.

Dünyanın laneti, küçük çaplı siyasettir.

Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi siyasi değil, ekonomiktir. Biz hem tüketim dünyasının hem de üretim dünyasının bir parçası olmak istiyoruz.’

(Osmanlı’dan ayrıcalıklar elde etmek isteyen emperyalist) devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler; kendileri bir çıkar sağlayamazlarsa, rakiplerinin de elde etmesini engellemeyi görev bilirlerdi.

Biz, John Hay tarafından ortaya atılan herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz.

(Dünyanın bugünkü hastalığı için çare) aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliğidir.

Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklerle eşit olmalıdır.

Atatürk’ün, 103 yıl önce, “bencilce milliyetçiliğe”, “Panislamizme” ve “Panturanizme” karşı çıkması, “emperyalizmin ölüme mahkûm” olduğunu belirterek “demokrasiyi insanlığın ümidi” olarak tanımlaması çok dikkat çekicidir.  

Atatürk’ün 1923 yılındaki bu röportajında söylediği bu sözler, onun çağını aşan ileri görüşlülüğünün unutulmuş kanıtları gibidir.        

Kaynaklar:

Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.16, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s.34-41.

Ergun Özbudun, “Türkiye’nin Kuruluş Yıllarında Bir Yabancı Gazetecinin Ankara Yolculuğu ve Atatürk’le Görüşmesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1984, C.1, S.1, s.167-191.

Isaac Frederick Marcosson, “Kemal Pasha”, The Saturday Evening Post, 20 Ekim 1923, s. 8-9. 

“Isaac Frederick Marcosson’un Kaleminden Mustafa Kemal”, Çev. Mustafa Berk Turhan, https://turkinkilabi.com/isaac-f-marcossonin-kaleminden-kemal-pasa/ (Son Erişim: 2 Şubat 2026)

Yazarın Diğer Yazıları
Emperyalizm Ölüme Mahkûmdur, Demokrasi İnsanlığın Ümididir

Atatürk’ün The Saturday Evening Post gazetesine verdiği röportaj. “Bir zamanlar Ankara sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün Anadolu’nun uzak tepelerindeki bu ağır ilerleyen eski şehrin başka, dünya çapında bir önemi var. O sadece yeniden inşa edilmiş Türk devletinin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi tecrübelerinin en renklisinin mekânı değil, aynı zamanda Dünya Savaşı’nın nihayet bulmasından […]

Devamını Oku
Vahdettin’in Kaçışı

“17 Kasım 1922 günlü resmi bir telgrafın ilk cümlesi şu idi: Vahdettin Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır.” (M. Kemal Atatürk, Nutuk) Son Padişah Vahdettin, 17 Kasım 1922’de, İstanbul’u işgal altında tutan İngiltere’ye sığınarak Türkiye’den kaçtı. II. Mehmet (Fatih) 1453’te İstanbul’u fethetmişti. VI. Mehmet (Vahdettin) ise 1922’de İstanbul işgal altındayken İstanbul’u işgal edenlere sığınıp kaçtı.  İNGİLİZ GEMİSİYLE KAÇTI […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Evvelimiz Ahirimiz Direniş

Üç bin yıl önce yaşayan insanla bugünkü insan arasında, doğduğu ilk günlerde fark yoktur. Bu kadar kısa sürede genetik bir dönüşüm oluşacak değil ya. Ama bunların yirmi beş yaşına gelmiş halleri, birbirinden oldukça farklıdır. Çünkü kendilerine aktarılan insanlığın birikimi farklıdır. Kültür gelişmeler hızlı ve çalkantılı biçimde ilerliyor.  Çağımızın hızlanan iletişim ve ulaşım koşulları, geçmişten kopuş […]

Devamını Oku
Yeni Şehir’de Hep Yeniden

Yıllardır düşünürüm. Edebiyatımızdaki yenilerin birincisinin Ankara’da, üstelik Yenişehir’de ortaya çıkmış olması sadece bir tesadüf müdür? Mekânın yeni oluşu gelenekten kopmak için teşvik etmiş olmasın gençleri? Gençler dediğim, Oktay Rifat ile Orhan Veli. Özen Pastanesi’nde oturmuşlar. Şöyle hayal edin. Bütün ömrünüz boyunca daracık sokaklarda yürümüş, kargacık burgacık konaklarda, bahçeler içinde ahşap evlerde, olmadı nohut oda bakla […]

Devamını Oku