Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne. Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi. Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi […]
Geçmiş zamanda bir gün, henüz 20 yaşında bir kadını öğretmen atamışlar bir dağ köyüne.
Okul yokmuş ama öğretmenin iyi yetiştiğine inanç tammış. O zamanlar eğitim çok önemli şeymiş; hava gibi, su gibi.
Köylü toplanmış, okul için en uygun yer seçilmiş, kil karılmış, kalıplara dökülmüş, kütükler kesilmiş, biçimli taşlar dağlardan toplanmış, inşaata başlanmış, beyaz kireçle içi tertemiz boyanmış.
Okul, tam gününde açılmış.
37 çocuk varmış, yaşları birbirinden farklıymış. Öğretmen sınıfı yaşlara göre dizmiş, her çocukla bir bir ilgilenmiş. İlk öğretmenliğiymiş.
Okulda öğrettikleri bir yana, çocuk nedir o da bir yandan öğrenmekteymiş. Her gün son saatte, sorular sorarmış çocuklara.
Anlamaya çalışırmış bir çocuk nasıl bakar hayata.
Sorarmış mesela en sevdikleri mevsim nedir, kuzularına verdikleri isim nedir, ne olmak isterler büyüyünce, hangi şehri görmek isterler, bir tek ünlü isimle tanışacak olsalar kim olur, en çok hangi oyunu oynarlar sokakta ve ne yemişler dün akşam acaba?
Bu cevaplardan yola çıkarak anlatırmış ertesi günün dersini, mevsim konuşmuşlarsa kışların bitmediği ülkeleri anlatırmış, çölleri, meridyenleri, ekvatoru.
Şehirleri anlatırmış, hangisinin kömürü meşhur, hangisinin pancarı.
Yeni oyunlar icat eder, beden derslerine eklermiş bu oyunları, bazen de son saate, çocuklar eve güle oynaya gitsin diye.
Bir gün sormuş çocuklara: “Peki sizce barış ne demek?”
“Kurtların başını sevebilmek” demiş biri, “saçımı kazıtmayıp kız gibi uzatabilmek ve kimsenin benimle alay etmemesi” demiş bir oğlan, “düğünlerde gelinlerin ağlamaması” demiş bir kız, “her tavuğa ayrı bir horozun olması” demiş bir diğeri, “sansarların köylere inmemesi” demiş başkası, “denizi görebilmek” demiş biri, “her istediğimde gökkuşağı çıkması” demiş öteki, “dedemin hep yaşaması” diyen olmuş, “sünelerin yok olması”, “dayımların Almanya’dan geri gelmesi”, “gofretin ağaçta yetişmesi”, “futbol maçlarının köyde de oynanması”, “radyonun içindeki küçük insanların artık ortaya çıkması”, “koşarken kimsenin dur dememesi”, “her ağaca çıkılabilip hiç düşülmemesi”, “trenin köyde mola vermesi”, “annelerin kaşıkla oynaması”, “babaların çocuklarını başından öpmesi”, “elmaların hiç kurtlanmaması”, “yeşil eriklerin karın ağrıtmaması”, “yaramazlıkların sonunun dayak olmaması” ve “hiçbir yaramazlığın çocukları öldürmemesi…”
Çok uzun konuşmuşlar, her çocuk en az üç beş farklı cümle ile anlatmış aklındaki barışı.
Savaş, tarih dersi konusu ve henüz okuma yazmayı sökmediklerinden işlememişler o konuyu. Hiçbirinin aklına gelmemiş savaşların durması. Çocuk işte, rakamdan ibaret hayatı, hiç görmemiş, ne bilir savaşı, çatışmayı.
Çok hoşuna gitmiş öğretmenin bütün bu yanıtlar. Yazmış defterine hepsini teker teker. Sonra bir müsamereye dönüştürmüş bu satırları. Okulun son haftası, köylüler kendi taburelerini yanlarında getirmiş, okul bahçesine müsamereyi seyre gelmişler. O köydeki herkesin izlediği ilk oyun bu olmuş. Bazı şeylerin öğretilmesine gerek yoktur, zaten doğalında içten gelir. Öyle olmuş, tüm köy, çocukları ayakta alkışlamış.
Sonra doğan ilk çocuğun adına Barış demişler, çok tatlı bir bebekmiş, hep gülermiş. Ona benzesin diye doğan başka bir bebeğe de Barış adı verilmiş.
Bir sonraki sene yine Barış oyunu isteriz demişler öğretmene, çocuklar büyüdükçe barışı anlatışları değiştiğinden, replikler değişmiş ama oyun aynı kalmış.
Köylü yine ayakta alkışlamış. Böyle böyle geçmiş seneler.
Öğretmenin görev süresi dolunca gözyaşlarıyla uğurlanmış. Yerine gelen öğretmene bir efsane gibi Barış oyunu anlatılmış. O da bozmamış geleneği, üzmemiş kimseyi. Aynı oyunu devam ettirmiş. Köyün geleneği olmuş Barış, her sene de yeni Barışlar doğmuş kucaklara. Başka isim aranmaz, akla gelmez olmuş.
Gel zaman git zaman, o dönemde doğan Barışlar, Barışlarla evlenip yeni Barışlar dünyaya getirmişler.
Gün gelmiş köydeki herkesin adı Barış olmuş. O zaman birbirlerinden lakapla ayırt edilir olmuşlar: Güleç Barış, Sarı Barış, Mavi Barış, Çoban Barış, Tekgöz Barış, Çolak Barış, Dargın Barış, Kara Barış, Bıdır Barış, Oynak Barış, Olgun Barış, Yetim Barış, Mazlum Barış, Çatlak Barış, Deli Barış, Cazgır Barış, Alim Barış…
Köyün adı tabelada ve kimlikte farklı yazıyormuş o zamanlar, farklıymış hâlâ da. Köylülerin isim değişikliği dilekçesi kabul olmamış devlet tarafından, ne bir zamanlar ne bu zamanda.
Ama gideceğin zaman dolmuşlara “Barışlar’da inecek var” diyecekmişsin. Öyle biliniyormuş bu coğrafyada.
Hiçbir duruşmada kütük olarak okunmamış, iki insanı birbirine hiç dava açmamış bir köy varmış uzaklarda.
Yağmurun doluyla karışık camları dövdüğü bir kış günüydü. Didem’in mutfağında çayın altını habire yeniden yakıyorduk, kaçıncı demlikti bu saymaz olmuştuk. Doğalgaz çok yazmasın diye kat kat giyinmiş, çayın buharında ısınıyorduk. Eşyalarını toplamıştık bütün gün. Tüm kaslarımız ağrıyordu. Ertesi gün son kolileri kapatıp eve bir boya vuracaktık. Evet biz yapacaktık çünkü usta çok pahalıydı. Şirketteki küçülme […]
Devamını Oku
Üç kadın bir pazar sabahı balkonda kahve içip yaz planı yapmaya çalışıyorlardı. Liseden beri tanırlar birbirlerini. Yıldan kıdemli arkadaşlıkların alışkanlığına yaslı çeşitkenar bir üçgenidirler. Biri birkaç derece eğilse ya da dikelse zorlanacaklar. Yine de senelerdir farklı yalnızlıklarından bir çıkış gibi gördükleri dostluklarına sabır yoğun bir emek vermekteler. Biri beyaz yakalı Sevda, biri matematik öğretmeni Elif, […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku