Pelin Batu
Tüm Yazıları
Işığın Kenti: Sevilla
Ana Sayfa Tüm Yazılar Işığın Kenti: Sevilla

Bazı şehirler farklı bir ışıkla yıkanmıştır, adeta ışıktan yontulmuş, ışıktan doğmuşlardır. Benim için Sevilla böyle bir yer ama gördün mü diye soracak olursanız, hayır. Ama okudum. Rahmetli dedem Selahattin Batu’nun 70’lerde yazdığı İspanya Büyüsü adlı nefis seyahatnamesinin içinde kaybolup “doğunun renkleri” adlı sükunetli şiirleriyle birleştirince Sevilla ve Güney İspanya’ya adım atmış olmasam da o altuni […]

Bazı şehirler farklı bir ışıkla yıkanmıştır, adeta ışıktan yontulmuş, ışıktan doğmuşlardır. Benim için Sevilla böyle bir yer ama gördün mü diye soracak olursanız, hayır. Ama okudum. Rahmetli dedem Selahattin Batu’nun 70’lerde yazdığı İspanya Büyüsü adlı nefis seyahatnamesinin içinde kaybolup “doğunun renkleri” adlı sükunetli şiirleriyle birleştirince Sevilla ve Güney İspanya’ya adım atmış olmasam da o altuni güzelliği, o portakal çiçeklerinin parfümüyle yıkanmış sokaklarını bir kuş hafifliğiyle hissettim. Sanki doğunun sıcak ışıklarıyla öyle bir ısındım ki, kitaplarının içinden süzülen şua ile garip bir aydınlanma yaşadım. Zen anı değil, hayır. İspanya, Japon sadeliğine gelemeyecek kadar allı pullu. Zil, şal ve gülüyle fazlasıyla tutkulu ama doğu şehirlerinin andante rahatlığı da var. Ve yeni hayatımın gayelerinden biri huzur ve siesta olduğundan Sevilla beni kendine çekiyor.

Bazı şehirler vardır sizin ziyaret etmek istediğiniz, bazı şehirler vardır sizi ziyaret eden. Sevilla onlardan biri. Ayaklarınız Arnavut kaldırımlarının hesapsız taşlarına değmeden şehrin ruhu, simli yankısıyla beyninizin haznelerine sirayet eder. Güneyin tüm ihtişamı ürpertir sizi aynı anda ısıtırken. Yarı hatırlanmış bir rüyanın titreyen ışığı gibi elle tutulamaz bir duygudur bu, içinizde yavaş yavaş büyüyen. Siz şehrin, şehir sizin oluyorsunuzdur. Ham, yeşil, kekremsi bir şeyin yavruağzı bir kıvama gelmesi, aheste aheste olgunlaşıp beklenmedik bir güneş gibi doğmasıdır… Bir flamenco yükselir sizi çağıran. Ağır başlayıp kırmızı kırmızı patlat. 

Kalbiniz, bilmediğiniz bir şehir için çalarken, bilmediğiniz bir özlemle uykularınız çalınırken anlarsınız çağırıldığınızı. Şehir Romalı savaşkanlıkla, Silingi Vandallarının fırtınasıyla geliyordur- kendini belli etmeden diyeceğim ama kendini belli ettiğinin tatminkâr gururuyla geliyordur. 8’inci yüzyıldan 13’üncü yüzyıla kadar süregelen İslami Rönesans’ın güllü çokluğu ile geliyordur. Sonra bir Ferdinand gelir ve herkesi kovar. Dünya keşifleri, altınlar, emperyalist hayaller, sömürü ve kan… Zümrüt kesikleriyle kanayan kıtalar… Batının illetleriyle tanışıp yok olan halklar… İspanya’nın tarihinde ne kadar kâşif heyecanıyla raks ediyorsa o kadar da iskelet sızlıyordur habersiz gönderildikleri adsız mezarlarda. Uçaktan canlı canlı atılan çocukların ahı kara yeller olarak soğutuyordur kalbi kalmamış olan, insanı böcek gibi gören yüreksizleri. 

Sevilla’da 1503 yılında kurulan Casa de Contratación (Ticaret Evi) yeni dünya ile İspanya arasındaki alışverişi regüle etmek isterken aynı zamanda Sevilla’yı keşfin ve istismarın da merkezi haline getiriyordu. 16 yüzyıla gelindiğinde akan altınlarla Sevilla, İspanya’nın en zengin ve kalabalık şehrine dönüşmüştü. Velasquez sarayda ötekileştirmediği cüceleri ve prensesleri resmederken, Cervantes katıldığı seferlerden ve savaşlardan korsanlara, oradan da Sevilla’daki kodeslere düştükten sonra tasarladı yel değirmenlerine karşı koşan, rüzgâra karşı ters ters duran Don Kişot adlı kahramanını. Büyük, güzel dallar yükselirken gölgeleri de daha bir karartıyordu altındakileri. 

Bilmediğiniz kelimeler bitiyor ağzınızda. Latin otları zenci çiçekleriyle fışkırıyor rüyalarınızdan. Sevilla katman katman, kış gibi. Ya da güzel bir nü kadın. İlk çıplaklık, utancın olmadığı bir çağdan kalma gibi doğal. Romalı göklerden kaçıp Berberi sütunların arasında koşmaya, Katolik kral ve kraliçelerin kazındığı taş ve gölgelerin arasına karışıyorum. Zaman, kıvrak ellerde sallanan  yelpazeler gibi bir açılıp bir kapanıyor. Geçmiş ve gelecek birbirine dokunmadan bir yaklaşıp bir kaçıyor. Yaseminin ıtırı sizi meydandan meydana sürüklüyor. Onu hiçbir zaman yakalayamıyorsunuz ama biliyorsunuz ki bir sonraki avluda bir yerde sizi bembeyaz kucaklayacak. Sessizlik hatıralarla dolup taşıyor. Sizin olmayan ama sizin olacak bir hafıza. Nasıl bir özlemdir bu, bilinmeyenin uyandırdığı? Nasıl bir sevdadır bu, salt güzelliğe duyulan? Güzellik ki antik bir vazo misali bize kendinden çok daha büyük bir ulvilik bağış eden. Güzellik ki ölümsüzlüğe davetiye çıkartan. Güzellik ki sizin bütünün parçası hissettirip yalnızlığınızı unutturan. 

Sevilla öyle kolay bir lokma değil. Sizi her an öyle kolayca kapısından sokmaz. Davetiyesi gümüşî sarmaşıklarla sarmalamaz. Bekler, bir kuyu gibi ketum ve sabırlı. Ta ki siz içine bağıra bağıra şakıyana kadar bekler. Ve kaçar. Kuş olur kalbiniz. Hür ve bağlı, bağımlı bu güzelliğe. Doyumsuz ve sakin, nasıl oluyorsa, yan yana… Acı kahvelerini içe içe, içinizi çeke çeke varırsınız rahatı hiç kaçmaya yanaşmayacak bir ağacın huzuruna. Kökleri sizi yutar. Yer altının nehirleri okyanuslardan bile haşindir bu saatte, lacivert ve koyu, kayalı, kaygusuz ve abdal.  

Varmadan uyanırsınız, aydınlanmadan evvelki karanlığa. Ama rüya bir yerine erişmiş, saklanmıştır bir kuytunuzda. Isırmayı ve kaşımayı bekler en münasip zamanda. Biliyorsunuzdur, elbet bir gün gideceksiniz ruhunuzun bir kere gidip mesken ettiği yere. Ruhunuzun ihtiyar köşesi hatırlayacaktır orayı, emin olun. Ağzınızda acı telvesi. Gönlünüz kırmızılı, karanfilli, zincifre ve kara.

Yazarın Diğer Yazıları
Umursamaz Bir Kadın Olarak İstanbul

Kadim bir şehirde yaşarken, kentin ihtiyarlığını her yerde hissedersiniz. Bu gibi yerlerde neolitik insanların ne yiyip içtiklerini kayıkların içinde bulunan testilerden, nasıl raks edip yıkandıklarını saraylarından ve hamamlarından, karanlık dehlizlerinde ne vebalı yolculuklara çıktıklarını adeta dinlersiniz. Ama binlerce yıldır ayakta kalmış bir şehirde ankebut fısıltılarının dışında akan hayatın davulu ve zurnası, gençlerinin ve martılarının cıvıltısı […]

Devamını Oku
Çocukluğum ve Ben, Ben ve Ankara

Hayatın hangi yıllarının taze, hangi yıllarının pastele çalan bir flulukta kalacağını o anda bilemiyorsunuz. Ankara’da geçen dört yıllık çocukluğum, o yıllardaki kömür siyahı Ankara’nın katranlı parlaklığı gibi solmayan bir fotoğraf. 1988-1991 yılları arasında, çocukluğumun en kırılgan ve en köklü yıllarında oradaydım. Hayat âdeta beni ben yapacak en saf halini göstermişti. Şimdi geriye dönüp albümleri karıştırdığımda, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Ankara, Düşlerin Gerçek Olduğu Yerdir!

DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu.  Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]

Devamını Oku
Müşterek İhtimalini Mümkün Kılmak: Esat Hâl’in Hafızası ve Gelecek Yolculuğu

Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]

Devamını Oku