Ne zaman Harf ve Dil devrimleriyle Cumhuriyet’ten önceki okuryazarlık sözkonusu olsa, hep aynı ağızlardan aynı tümceler dökülüyor; “Bir gecede cahilleştik…” Bir de dedesinin mezar taşını okuyamamaktan yakınanlar var… Benim kuşağım bırakın mezar taşını, mektubunu dilekçesini bile yazamayan dedelerini, ninelerini tanıdı. Çok uzun zamandır Harf ve Dil devrimlerini yadsıyan bilgi yoksulu “malum” koronun derdi aslında Arap […]
Ne zaman Harf ve Dil devrimleriyle Cumhuriyet’ten önceki okuryazarlık sözkonusu olsa, hep aynı ağızlardan aynı tümceler dökülüyor; “Bir gecede cahilleştik…” Bir de dedesinin mezar taşını okuyamamaktan yakınanlar var… Benim kuşağım bırakın mezar taşını, mektubunu dilekçesini bile yazamayan dedelerini, ninelerini tanıdı. Çok uzun zamandır Harf ve Dil devrimlerini yadsıyan bilgi yoksulu “malum” koronun derdi aslında Arap abecesine, Osmanlıcaya dönmek değil; bu iki devrim bireysel ve siyasal çıkara araç yapılıyor.
Arapça-Farsçanın sözcükleriyle kurallarının baskın olduğu, Türkçenin dolgu aracı işlevi gördüğü Osmanlıca, dinsel anlam yüklenen Arap abecesiyle yazılıyordu. 1928’de kabul edilen Latin kökenli yeni abece, Türkçenin ünlü-ünsüz (sesli-sessiz) bütün seslerini yansıttığından öğrenmeyi-öğretmeyi kolaylaştırmıştır.
Arap abecesinde Türkçenin 8 ünlüsü, /a, e, i, ı, u, ü, o, ö/ seslerini yansıtan özgün “tek” bir harf yoktu. /a, e/ için elif; /a, e, i, u, ü/ için hemze imi; /a/ ve aynı zamanda /h/ için ayın; /o, ö, u, ü/ için vav; /v/ için yine vav; /ı, i/ ve /y/ için ye sesleri kullanılıyordu. Ünsüzler de birkaç harfle karşılandığından ünlülerde olduğu gibi bunlarda da öğretme-öğrenme zorluğu yaşanıyordu. Örneğin /c/ cim, /ç/ çim ile yazılmasına karşın, özellikle el yazısında biçimsel benzerlikleri iki sesin karışmasına yol açıyordu. Öteki ünsüzlerin yazılışındaki benzerlik de yazma ve okuma güçlüğü yaratıyordu; /h/ için ha, hı, ayın; /t/ için te, tı; /s/ içinse sin, sat; /d/ için dal, dat; /z/ için zel, ze, dat, zı (d ile z karışabiliyordu); /n/ için nef, sağır kef, nun kullanılıyordu. En çok karıştırılan ünsüzler /g, ğ/ için kullanılan gayın, kaf, kef, gef sesleriydi. Yazılıştaki benzerlik, üstteki alttaki nokta sayıları nedeniyle /b/ ile /p/ ya da /ş/ ile /s/ gibi /j, z, r/ seslerini özellikle el yazısında karıştırma olasılığı yüksekti. Yüz yıllarca Türkçenin ekleri, kökleri ve tamlama oluşturma özelliği unutulmuş, öğretme-öğrenme zorluğu olan Arapça-Farsçanın kuralları gelmişti; /a, e, i, u, ü/ gibi seslerin ne zaman, hangi ünsüzden sonra uzatılarak ya da inceltilerek okunacağı zorluğunun yanı sıra sözcüklerin tekil-çoğul kullanımında da zorluk vardı.
“Bir gecede cahilleştirildik” diyenlerin açıklamalarına baktığımızda Türkçenin tarihsel akışını da Arap abecesinin özelliklerini de hiç bilmediklerini anlayabiliyoruz. Harf Devrimi, Cumhuriyet kurulur kurulmaz bir gecede değil topluma anlatılarak, kuruluştan beş yıl sonra yapıldı. İmparatorluk duraklamadan çöküşe geçerken Osmanlı aydınları da yazı ve dili tartışıyordu. Bugün tarihsel akışı çarpıtanlar Osmanlı aydınlarına da saygısızlık yapıyorlar. Osmanlıca Ziya Paşaların dediği gibi Müslüman olmayan “tebaa”nın ve “ümmi ümmet kul” sayılan Müslüman Türk’ün de ortak dili olamamıştır. Şimdi bilimsel verilerle tartışılması gereken Harf Devrimi değil, bu yüzyılda dinselleşen eğitimle okullarda Türkçe yazılanı anlamayan, kendini anlatamayan, iki satırlık dilekçeyi doğru yazamayan çocuk ve gençlere Arap abecesinin dayatılmasıdır. Atatürk’ün Harf Devrimi’ni niçin yasa çıkararak yaptığını, bugün daha iyi anlıyoruz.
Harf Devrimi’yle her yaştaki yurttaş tez zamanda okuryazar olmuş, Cumhuriyet’in getirdiği yeniliklerle geçmişi doğru değerlendirme olanağı bulmuştur. Çocukların kendi kendine öğrenebildiği yeni yazı, kültürel değerleri doğru anlamamızı sağlamış; geçmişle bağları sağlamlaştırmıştır. Aynı yüzyılda yaşayan Fuzuli de Pir Sultan da bizim değil mi?
Geçmişte Arap abecesi aracılığıyla halkın inançları kullanılmış, yazılı her kâğıt kutsallaştırılarak okuryazar olmayanlar kandırılmıştır. Harf Devrimi, halkın inancını kullanma yolunu kapatmıştır; bu devrimle hesaplaşmanın temelinde yatan da budur.
1993’te Dışişleri Bakanlığı içindeki TİKA, “Ortak Türk Alfabesi” oluşturmak amacıyla Türkiye’nin öncülüğünde Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’la bizim 29 harfli abecemize 5 yeni harf ekleneceğini duyurmuştu, olamadı. Bir süredir 90’lardakine benzer girişimler olduğunu, resmi Türk Dil Kurumu’nun başı çektiğini görüyoruz.
Devrim yasalarından en köklü olanı, “1 Teşrinisâni (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”dur; kısaca söylersek Harf Devrimi’dir. Harf Devrimi’yle Türkçenin olanaklarını görme ve kullanma bilincimizi güçlendiren Mustafa Kemal Atatürk’ü; Atatürk’ün öncülüğünde devrimin doğumunu sağlayan “Dil Encümeni” üyeleri Emin Erişirgil’i, İhsan Sungu’yu, Fazıl Ahmet Aykaç’ı, Ragıp Hulusi Özden’i, Ahmet Cevat Emre’yi, İbrahim Grandi Grantay’ı, Falih Rıfkı Atay’ı, Ruşen Eşref Ünaydın’ı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu saygıyla anıyorum. Devrim yapıldıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı içine alınan dil kurulu, ilk “İmlâ Lûgati”ni de hazırlamıştır.
Mustafa Kemal’in öncülüğünde yaklaşık yüz yıl önce yapılan Harf Devrimi, belli dönemlerde, anamın diliyle “konuşuk olsun” diye hep gündemde… Atışmalar, tartışmalar boşuna; Harf Devrimi, toplumca içselleştirdiğimiz devrimlerin başında gelmektedir.
1961 Ağustos’unda Angara yanıyor. İki gün sonra 30 Ağustos… Burada bayrama nasıl gideceğiz? Geldiğimiz ilçede mahallenin bütün çocukları yola düşer… Gazi Mahallesi’nden istasyon önündeki alana koşar büyükleri beklerdik. Okullar kapalı olduğundan 30 Ağustos, Topçu Okulu’nun rütbeli rütbesizlerinin… Askeri araçların şahane gösterileriyle başlar biterdi. Babam, “Akşamüstü Hipodrom’a gidelim çocuklar…” dedi abimlerle bana. Başkentteki ilk ulusal bayramımızdı. […]
Devamını Oku
Çok özlediğim(iz) canım arkadaşım Kerim… Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi’ni sürdürmek için 22 Nisan 1987’de Dil Derneği’ni kurduk. Derneğin amacı, Türkçe için çalışmak… Kurulması yasak dernek sayıldı, iyi mi? Bir süre arkadaş evlerinde, işyerlerinde çalıştık. Ormancılar Derneği önce küçük, sonra büyükçe iki odasını açtı. Odalar çıplak… Cumhuriyet’e, “Olanaksızı Olanaklı Kılmak” diye yazdım. Bir müdür çalıştığı bankanın […]
Devamını Oku
Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]
Devamını Oku
UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]
Devamını Oku