Yaban romanını kuruluş edebiyatının başına yerleştirmek gerekir. Orada aydın yalnızlığının yanı sıra, düşman işgalinden doğan tehlikeyi sezemeyen halkın ruhsal durumunu görürüz. Yunan işgalini önemsemeyen eğitimsiz köylüler yazara göre korkunçtur. Roman tekniği yazarın anlattığı konuyla duygudaşlık ettiği bir noktadan ilerlediği için okuru da bir üzüntü kaplar. Yazarın Sodom ve Gomore’yi yazarken yaşadığı öfke büyümüş ve yalnızlığa […]
Yaban romanını kuruluş edebiyatının başına yerleştirmek gerekir. Orada aydın yalnızlığının yanı sıra, düşman işgalinden doğan tehlikeyi sezemeyen halkın ruhsal durumunu görürüz. Yunan işgalini önemsemeyen eğitimsiz köylüler yazara göre korkunçtur. Roman tekniği yazarın anlattığı konuyla duygudaşlık ettiği bir noktadan ilerlediği için okuru da bir üzüntü kaplar. Yazarın Sodom ve Gomore’yi yazarken yaşadığı öfke büyümüş ve yalnızlığa dönüşerek bu romana da eşlik etmiştir.
Çünkü Yakup Kadri, Sodom ve Gomore’yi işgal yıllarındaki İstanbul sosyetesinin işbirlikçiliğini lanetleyerek yazmış görünmektedir. Yaban, İstanbul’un teslim oluşundaki züppeliğinin karşısına Anadolu’nun eğitimsiz karanlığını ve bilgisizliğini koyar.
Yirminci yüzyılın başlarında devletin otokrat ve tepeden inmeci olduğunu anımsamalıyız: Zengin kibrinin bayağılığını ve boş kuruntuya dayandığını belki bugün biliyoruz ama o zamanlar altı yüz yıllık bir ön kabulün parçası olarak içselleştirilmişti. Devlet halk için Yaban’dı, halk da devlet için. Hükümetin padişaha ait olması ile meclise dayanması arasındaki fark bilinmiyordu. Bu nedenle Porsuk Çayı yakınlarındaki bir köyde Kuvvacılar tanımlanırken “Tee senin gibi yabanın biriydi” denmesi, eleştiriden çok nesnel bir saptamaya benzer.
Fakat böyle bir tanımlamayı kim işitse yapayalnız kalır. Ülkemizi özgürleştirmek isteyenlerin yalnızlığıdır bu. Koşulların nasıl da ince dengelerle belirlendiğini gören devrimcilerin hüznünü açığa çıkartır ama asla umutsuzluk yaratmaz, tam tersine öfkeyi yeşertir.
İşte bu yüzden, Yaban romanını, Sodom ve Gomore’yi yazdıran öfkenin uzantısı olarak görüyorum. Sanki aynadan görülen bir hakikattir bu; biri sarayı, biri de halkı göstermektedir.
Tamam, o yıllarda köylünün gözünde Kuvvacılar ‘yaban’dı. Fakat ülke paramparça edilirken sırf saltanat sürsün diye her türlü melanete razı bir güruhun işbirlikçiliğini de yaban saymayacak mıyız? Türk halkı bu işgale karşı toptan direnmemiştir, zalimle işbirliği yapanlar da vardı, üstelik Kuvvacıların kellesini getirmek dinsel bir görevmiş gibi propaganda yapılıyordu. İstanbul sosyetesi gece eğlencelerindeydi ve iyi ki bizi işgal ettiniz der gibi zalimlerin eteğine yapışıyordu.
Yaban’da o yüzden Anadolu’nun yoksulluğunu ve yalnızlığını görmekle yetinemeyiz, bu roman ülkemizin saray hanedanı tarafından fırlatılıp atılmışlığının da bir belgesidir. Şurası çok iyi bilinmelidir ki; Yakup Kadri’nin öfkesi köylüden çok onu kölece düşündürten tarihedir, yazarın büyük travması İstanbul’un işgal edilmesinden doğan işbirlikçi ruhtur. Bunu Sodom ve Gomore’yi okurken anlarız. Bu roman teknik olarak iyi değildir, sıkıcıdır ama öfkelidir. Orada utandığımız için rahatça anlatamadığımız bir tarih vardır: Yazarın İngilizlere kendini beğendirmek için on asırlık birikimden vazgeçen elitlere duyduğu nefrettir bu.
Marx, 1844 yılında ideolojiyi eşsiz bir ifadeyle tanımlar: “Kulübedekilerin saraydaki gibi düşünmesi.” Bu durum, köydeki düşüncenin niçin padişahlığın fikirlerini yinelediğini açıklar. Köylüler işgalden zarar görseler de Ahmet Celal’e aldırmazlar, durumu kavrayan tek kişi kadındır. Romanın baş karakteri Ahmet Celal’in yurt için kendini feda ederken kadına anılarını yazıp bırakması İstanbul’un teslimiyetçiliğine yanıttır: Emine burada yabancıların cinsel hizmetkârı olmamıştır ve dönemin imgelemine uygun olarak kadın ile vatan özdeşleşmiş, namus korunmuştur.
Bu durum Yaban romanını romansa yaklaştırır. Hatta melodramatik sayılabilecek bu öğe, bildiği hiçbir erkeğin hoyratlığı içinde olmayan Ahmet Celal’e yakınlık duyan Emine’nin saf halkla benzerliğini gösterir. Emine mecazi olarak temsil ettiği halkın bilinçsiz ama fedakâr ve bağlı oluşunu da yansıtmaktadır.
Yakup Kadri, Yaban’da Anadolu halkının ruhuna nüfuz edemeyen, kafasını aydınlatamayan, onu kıtlığın eline bırakan aydınları da suçlar; “Ne ektin ki ne biçeceksin?” der, “Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, kendi eserindir.”
Ahmet Celal’in anlattığı yıl 1922’dir ve buradaki aydın İstanbulludur. O nedenle Yaban, saltanatçılara inat “İstanbul’dan Ankara’ya dönüşün güzelliği”ni anlatan ilk romandır. Hedonistlerin İstanbul’un doğal güzelliğinden gelen zarafeti gerekçe göstererek bu şehri Ankara’yla kıyaslamaları bir şaka gibi görünse de aslında utangaç bir biçimde Cumhuriyet eleştirisidir. Zalimler İstanbul’daki şatafata, kibre ve saltanata yeniden dönmek için hep çabalamışlardır. Ankara’dan İstanbul’a dönmek mecazi olarak cumhuriyetten hilafete dönmektir. Bu yüzden bilinmeli ki bu ülkenin yabanları bir Cumhuriyet kurucusu olarak seçilmiş tek şehri yok etmek amacındadır.
Bu ısırganlar, bu dikenler o korkunç ezikliğin, işgalcilerin eteğine yapışmışlığın ve yabanlığın eseridir.
Orhan Kemal, Çukurova’nın söyleyiş yapısıyla söz dizilişi üzerinde düşünmüş ve bundan yazınsal bir aksan yaratmıştır. Orhan Kemal’in yazısı ölçünlü İstanbul Türkçesidir fakat “yazı sesi” Çukurovalıdır. “Amma da zambırlı azametli ha! dedi. Kendini çiftlik sahibinin avradı mı belliyor?” (Hanımın Çiftliği s.19) “Sanki valinin, yahut kumandanın kızı… Nerden baksan, anan sarmısak, baban soğan. Kokmuş!” (Hanımın Çiftliği s.117) […]
Devamını Oku
1982 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri’nde öğrenciydim. Mamak Cezaevi’nden yeni çıkmıştım ve Gazi İktisat’ta öğrenci olduğum halde yeniden sınavlara girip Cebeci’ye geçmeyi başarmıştım. O yıllarda cezaevinden çıkıp öğrencilerin arasına gelmek zor bir işti. Ortalık fena halde öğrenci ve aydın düşmanlığıyla doluydu, yeni anayasa tartışmaları yapılıyor, askeri diktatörlüğün keyfi yöneticiliği her yerde boy gösteriyordu. Üniversiteye yeniden […]
Devamını Oku
DÜŞLER KENTİ ANKARA Öyle değil midir? Ankara’nın bir “düşler kenti” olduğunu 1987’den beri haykırırım, da herkes duyar mı, kimse duymaz mı? Kimisi duyar da duymazdan mı gelir? Bastığı toprağı ayağının altında kendi varlığı için anıt kaidesi ya da çöp zannedenler ayırt etmez, edemez zaten bunu. Bir de portal alanı çizmişim Ankara Ankara Güzel Ankara şiir […]
Devamını Oku
Ankara, her bir sokağında ayrı bir hikâyenin, her köşesinde farklı bir dönemin izini taşıyan bir şehir. Bu nedenle var olan binaları, parkları, sokakları, caddeleri ve mekânları da bizlere çok şey anlatabiliyor. Cumhuriyet modernizminin planlı başkenti olma mirasını omuzlarında taşıyan bu şehir, bu güçlü mirasla birlikte kendini yenileme potansiyelini de her zaman bağrında saklar. Bugünlerde Çankaya’nın […]
Devamını Oku