Ne zaman ilk gençliğimi (16-17 yaş) hatırlasam o mekân ve onun yüzü canlanıyor gözümde. İnsanlara inanmamı telkin eden gülümseyişiyle. Teklifimi sunmadan önce, o küçük dükkânın önünde durup nasıl biri olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Amacım şuydu; içeri girip bu güleç adamdan orada çalışma karşılığı kitap istemek (kitaplar o yaştaki bir gence daima pahalıdır). Önce şaşırıyor bu isteğe, […]
Ne zaman ilk gençliğimi (16-17 yaş) hatırlasam o mekân ve onun yüzü canlanıyor gözümde. İnsanlara inanmamı telkin eden gülümseyişiyle. Teklifimi sunmadan önce, o küçük dükkânın önünde durup nasıl biri olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum.
Amacım şuydu; içeri girip bu güleç adamdan orada çalışma karşılığı kitap istemek (kitaplar o yaştaki bir gence daima pahalıdır). Önce şaşırıyor bu isteğe, o da beni inceliyor; ama biraz şaşırmış böyle bir iş talebine. İyi bir açıdan görüyor olmalı ki, “Buyur gel delikanlı.” diyor hemen. O davetle başlıyor çıraklığım ve gençliğimin en değerli okulu oluyor Toplum Kitabevi. Her dönemin sembolleri, mekânları, insanları, işaretleri olur. Benim için ve kuşağımdaki birçokları için o dönemdeki unutulmaz kent mekânı: Zafer Çarşısı, no: 18, Toplum Kitabevi’dir. 12 Mart karanlığında, kentin ortasında küçücük, aydınlık bir hücre gibi parlayan Toplum Kitabevi. Yedi metrekarelik bir kitapçı dükkânı; ama büyük bir sığınak sanki. O günler kitabın olduğu her yerde, narkotik bir yermiş gibi, her an bir polis baskını beklenirdi. İdamlar, infazlar… Hapishaneler tıka basa tutsak doluydu. Yasak kitaplar. Fahrenheit 451 harıl harıl çalışıyor. Yıllar o yıllar. O karanlık günlerde öğrendim sosyalizmi, o zalim ortamda anladım Denizleri, Mahirleri. O vahşet günlerinde, o dükkânda buldum yeni bir dünya mümkün diyen kitapları. Dönemin direnen aydınlarının bir “remizi”ni görüyordum ustamda. Zor zamanların devrimci ruhu, direniş, dayanışma ve teslim olmamakla beslenirmiş. Yüzlerde keder ama umut başat duygu, dillerde karmaşa var ama inanç başat. Solda hava 12 Mart’ta böyleydi.
Remzi Ağabey de ben de, her an yasaklı sayılabilecek kitapların arasındayız ve çok şükür dostların da arasında. O küçücük mekâna ruhunu veren, yüzündeki gülümsemesi hiç eksik olmayan, babam yaşlarında, saçları kumral, gözleri yeşil ışık yumağı o güzel adamdı. O yıllarda devrimci dayanışma ruhunu yaşatan aydınlardan biriydi Remzi İnanç. Üniversitelerde bir gecede boşaltılmış kürsülerden atılıp işsiz kalan hocalar, gençliğin en atak gücü askeri kışlalarda mahpus; tıpkı bugünkü gibi anımsarım o günleri. Aklıma geldiğinde neredeyse bir dönemin hemen hemen bütün bir aydın kuşağı, o küçük dükkân içinde canlanır belleğimde. Kimimiz bir kısmını okuduğumuz okullardan, birkaçını gazetelerden, bazılarını kitaplarından, şiirlerinden, türkülerinden tanır, ben o bir yıl boyunca Remzi İnanç’ın dostları olarak tanıdım, sevdiğim yazarları. Nasıl sığarlardı o küçük mekâna, bugün bile şaşarım. Akşamüstleri yoğunlaşırdı kitabevi; o yedi metrekarede en az on kişi, kapıda da bir o kadar. Bir haber alışverişi, bir hal hatır sorma, bir kitap alıp verme, içerdekilere dair bir görüş günü raporu, bir dava sürecinin bilgisi… Bunlar konuşulurdu. Kitaplar hakkında, yazılanlar hakkında ayaküstü yorumlar yapılır, beğeni paylaşılır, görüş alınırdı. Hapisten çıkanlar, başka kentlerden gelenler baş köşedeydi. İki küçük tabure onlara ayrılır, çarşının kapanış saatine kadar o dükkân arı kovanı gibi işlerdi. Kimler yoktu ki gelen-gidenler arasında. Erdal Öz’ün Gülünün Solduğu Akşam’ının ilk taslaklarını o dükkânda, onun okumasıyla, gözyaşları içinde dinlediğimi de hatırlıyorum. Uğur Mumcu’nun güven veren kahkahalarını da. Cumhuriyet’in aydın kuşaklarının hemen hepsinden en az bir temsil tanıdım. Cahit Külebi’yi tanıdım örneğin, öfkesiyle ağıdı yan yana. Ceyhun Atuf Kansu, kitabevine bir ışık gibi girerdi; coşkusuna kayıtsız kalmak olanaksız. Saçları şiirinden daha da konuşkan Hasan Hüseyin… Bıyıkları kaytan Ergin Günçe… Hep coşkulu, bazen de öfkeliydi; şövalye bir hava gelirdi onunla birlikte. Babasının bir küçük modeli gibiydi, oğlu Dadal. Ahmet Say gelirdi, hep zarif giyimli… Oğlu Fazıl kapıda beklerdi babasını. İkinci Yeni’nin hemen bütün şairleri, Ankara’ya adım atmışlarsa, Remzi Ağabey’e de mutlaka uğrarlardı. Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu, Vecihi Timuroğlu hemen her gün uğrarlardı. Vüs’at O. Bener’den Bilge Karasu’ya, Adalet Ağaoğlu’ndan Ayla Kutlu’ya, Oğuz Atay’dan Erol Toy’a, Oktay Akbal’dan Yaşar Kemal’e her çevreden, her kuşaktan yazarlar, şairler, sanatçılar… Rıfat Ilgaz’ın otogardan sonra ilk durağıydı Toplum Kitabevi. Ruhi Su ile Sıdıka Hanım geldiğinde o yedi metrekarenin havası bir başka olur, adeta ruhani bir sessizliğe bürünürdü. Tanıyanlar bilir, o gür sesli baritonu konuşurken duymak için sıkı bir sessizlik şarttı. İpek gibi bir sesle, kusursuz bir dille konuşurdu. Sohbetinin tadına varmak için çarşının gürültüsü azalsın diye kitabevinin kapısını kapatırdık. Cemal Süreya ile Muzaffer Buyrukçu, Ankara’ya gelenlerin kılavuzu gibiydi. O yıllara dair Buyrukçu’nun günlüklerinde ilk bölüm genellikle Toplum Kitabevi ve Remzi Ağabey ile ilintilidir. Günün anlatımı oradan başlar. Kim geldi kim gelecek, kim gidecek, kime ne olmuş. Sonra çıkıp hangi meyhaneye gidilecek, kime not bırakılacak, hepsi bu mekânda kararlaştırılırdı. Sevgi Soysal, içerisi kalabalıksa girmez, Remzi Ağabey ile vitrinden işaretleşir, kitap almaya, sohbet etmeye gelecekse sabah tenha saatlere denk getirirdi. Yazdıklarından, anılarından da anlaşılıyor; Remzi Ağabey’in o dönemde yaşayan aydınlarla derin dostluğu vardı ama bazılarıyla daha da derindi. Aziz Nesin geldiğinde heyecanını, sevincini, gürül gürül şakalaşmasını anımsıyorum. Nesin’in geldiği görülmüşse dükkânın önü bu cesur aydına hayranlıkla bakan insanlarla dolup taşardı. İsmail Beşikçi’nin dervişane sessizliğiyle, Metin Altıok’un küçücük bedeninde sakladığı lirik gerginliği, Bingöl’de değil ama belki sadece yan yana Toplum Kitabevi’nde bir araya gelmiş olabilir. İşte bu kalabalığın içinde her gelen kişinin hatırını içtenlikle soran, iletilecek bir not, bir haber varsa ileten, yüzündeki dostça gülümseme kolay kolay kararmayan Remzi İnanç. Toplum Kitabevi olmasa bunca insanın buluşacağı ne bir dernek ne bir parti ne de başka bir kurum vardı. O yıllarda öylesine korunaksızdı Ankara.
Okuyacağım kadar kitabı, edineceğim kadar dostu, bilebileceğim kadar bilgiyi o bir yılda edinip beni beklediğini sandığım kentlere doğru uçup gittim. Bazen dönüp geldiğimde o dükkânı bıraktığım gibi canlı, bıraktığım gibi cıvıltılı, bıraktığım gibi keder ve umut yüklü insanlarla dolup taşar buluyordum. Yazılanların parıltısı kadar ölenlerin, öldürülenlerin yakıcı duygusu da sinmiş oluyordu yedi metrekareye. Her şey hızla değişiyor, kitaplar, dergiler, aydınlar, yazarlar yeni bir dünyaya anlam devşiriyorlardı. Duruşu, tutumu değişmeyen tek kişi vardı; aynı inanç yüküyle koca bir kuşağın buluşma adresi, dostluk odağı Remzi İnanç. Yazdığı öykü kitapları dışında yapıtlarının tümünde o kitabevinin konuklarına dair anılar, ilginç anekdotlar vardır. Anı kitaplarının adı da, içi de Toplum Kitabevi gibidir: Gün Gördüm Yüzler Gördüm, Kar Altında Güller Var, Ortak Belleğimizdir Dostlar…
Ve tabii Yazmak Anımsamaktır.
Ne zaman ilk gençliğimi (16-17 yaş) hatırlasam o mekân ve onun yüzü canlanıyor gözümde. İnsanlara inanmamı telkin eden gülümseyişiyle. Teklifimi sunmadan önce, o küçük dükkânın önünde durup nasıl biri olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Amacım şuydu; içeri girip bu güleç adamdan orada çalışma karşılığı kitap istemek (kitaplar o yaştaki bir gence daima pahalıdır). Önce şaşırıyor bu isteğe, […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku