“Masumiyet ve huzurdan başka hiçbir şeyi kutsamadım…” Miguel de Cervantes Sükût ve sakinlik, insanlığın tarihi kadar eski. Pisagor okulunda, sakinlik arzusuyla sessizlik alanları oluşturulurmuş, kadim zamanlarda… Yağmurlu bir yaz ikindisinde, Berlin’in orta yerinde, kalbinde bulunan “Sessizlik Müzesi”ni gezerken anımsadım. Ressam Nikolai Makarov ikonik bir mabet alanı gibi oluşturmuş mekânı. “Bana sık sık resimlerimin belirli bir […]
“Masumiyet ve huzurdan başka hiçbir şeyi kutsamadım…”
Miguel de Cervantes
Sükût ve sakinlik, insanlığın tarihi kadar eski. Pisagor okulunda, sakinlik arzusuyla sessizlik alanları oluşturulurmuş, kadim zamanlarda…
Yağmurlu bir yaz ikindisinde, Berlin’in orta yerinde, kalbinde bulunan “Sessizlik Müzesi”ni gezerken anımsadım.
Ressam Nikolai Makarov ikonik bir mabet alanı gibi oluşturmuş mekânı. “Bana sık sık resimlerimin belirli bir dinginlik yaydığı ve bunların sürekli olarak görülebileceği bir yer olması gerektiği söylendi.” diyerek çağdaş bir meditasyon alanı olarak tasarımlamış bu küçük müzeyi. Makarov’un iki resmi var içinde. Birisi çok büyük, soyut bir sükûnet resmi. Karşısına geçip, loş odadaki ahşap banka oturduğunuzda; dünyanın sessizliğini dinletiyor sanki, içiniz sükûnetle doluyor, resmin içine giriyorsunuz.
Sessizliği, bir sanat yapıtı olarak deneyimleyen John Cage’i anımsatıyor bu müze. Onun sessizlik sonatını; sahneye çıkıp, dört dakika otuz üç saniye piyano önünde sessizce oturarak, sessizliği yeni bir anlam üzerinden tanımlamasını…
Çağın yarattığı bunalımı, duygusal dalgaların yüklerini gizemli bir biçimde yansıtmanın en önemli, en özel ifade efektleriyle sunma biçimidir susku figürleri. Çünkü duygularımıza ulaşan iletilerle yüklüdür her biri. Sessizlikleri bir parçasıdır sesin. Suskular, sözle söylenenden çok daha anlamlı bir sezgi oluşturur. Devinimsiz, susuk bir sanat yapıtı çok daha çabuk dokunur içimize. Sessizliğin yarattığı anlam bazen sessiz bir çığlığa dönüşür. Bazen de varoluşsal umutsuzluğun sesi olur susku.
Uzun zamandır sanatını yakından izlediğim ressam Ilgın Erdem’in resimlerindeki figürlerin suretlerinde; silinmez bir ifade efekti sükût. Mutlak bir sessizliğin içinde duruyor her figür.
“Yalnızca biçim, desen aracılığıyla…
Kendi dinginliği içinde hareket etmesi gibi,
sessizliğe ulaşılabilir.” der ya T.S. Eliot, Ilgın Erdem’in suretleri de dingin bir sessizliğe ulaşıyor; masumiyeti ve huzuru kutsayarak, resminin içindeki derinliğe çekiyor izleyicisini. Sanatı masumiyetle dolu. Yiten masumiyetlerinin sessizliğini arıyor; susturulmuş kadınların, düşle gerçek arasındaki sükutunu. İzleyicisini içsel bir diyaloğa çağırıyor onun kadınları. Dünyanın yüklerinden arınarak, iç huzuru ve dinginliği, “burada ve şimdide olma” üzerinden, özgürleşmek için arıyorlar sanki. Ve suskuları, ruhlarını yoran sancıların suretlerindeki gölgesi.
Yaşamın bunaltıcı, kaotik yoğunluğundan, dünyanın gürültüsünden arınarak; kendi içine çekilen, kendine yolcu kadınların susuk resimsel şiirleri dokunuyor içimize…
Yoğun duygular tutanağı her bir resmi, Erdem’in özel dünyasına götürüyor bizi.
İnsanın sesini yitirip duyulmadığındaki duru, saf ve masum halleri onun temel izleği. Her bir suretine masumiyet katıyor:
Çocukluğumuzdan uzaklaştıkça, yitirdiğimiz masumiyetimizden uzaklaşmamızı sorgulayarak.
Saf ve masum an’lar toplamı bu resimler.
Çizgilere, renklere derin bir duyarlıkla yön vererek kır çiçeklerinin hüznüyle betimliyor suretlerin masumiyetini. Dramatik bir yoğunlukla yüklü bu büyülü suretler; izleyicisiyle arasında kalbi bir bağ oluşturuyor. Her bir resmi metaforların, alegorilerin, sessiz duyguların yoğunluğunu taşıyor. Kimi zaman, yaşadığımız anın içinde değilmişiz gibi, başka anları yaşar ya zihnimiz; geçmiş zaman hayallerini anımsarız, birbirine karışır ya hayallerimiz. Özlemin eski tadını arayıp, bulamayız ama geçmişi de hiç unutmak istemeyiz ya… “Çocukluk masumiyet durumudur, unutmak ve yeniden başlamaktır.” diyen Nietzsche’nin söylemini anımsatıyor Ilgın Erdem ve resimlerinin içinde; izleyicisini yeniden buluşturuyor kendisiyle. Zorlamalardan, yapmacıklıktan uzak, içten bir anlatımla sunuyor resimlerini. “Masumiyet ve mutluluk dönemi; hayatın cennetidir, kayıp cennet.” diyen Schopenhauer’un yitik cennetini arıyor. Duru ve saf olanla masumiyet arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendiriyor. Saflığın en iyi betimlenmiş güzellik biçimi olduğunu duyumsatıyor masumiyetin. Mutlak bir saflık ve masumiyet anlarını yansıtan resimlerinde; en çok çiçeklere büründürüyor suretleri. Çiçekler aşkı, sadakati, güzelliği sembolize eder; çağrıştırır. Bu çağrışımların duygusal derinliği, masumiyeti daha bir çoğaltarak ekliyor saflığın gizemine. Ve bir zaman duygusu da katıyor çiçekler… Nefes kesen susku dolu yüzler, sessizliğin tonal görüntülerini çağrıştırıyor Ilgın Erdem’in resimlerinde. İçimizdeki sessizliğin uğultusuyla buluşturuyor. Ve sessizliğin senfonisi oluyor, susku.
Geride kaldı karanlık ve soğuk günler. Kış, yalnızca havayı değil, insanın içini de ağırlaştıran o uzun suskunluğuyla çekilirken; bahar, fark ettirmeden, bir sızıntı gibi girdi hayatımıza. Önce ışık değişti, sonra sesler. Ağaçların kabuğunda, toprağın kokusunda, kuşların telaşında çoğaldı hayat. Ve insan, doğanın bu sessiz ama kararlı dönüşümüne her seferinde yeniden kapıldı. Çünkü bahar yalnızca bir […]
Devamını Oku
Saint-Rémy-de-Provence’te, “Vincent van Gogh’un İzinde” dolaşırken, tedavi gördüğü Saint-Paul de Mausole Akıl Hastanesi’nin bahçesinde, kederli bir mor deniz gibi uzanan lavantaların arasında gezindim, dakikalarca. Kardeşi Theo’ya yazdığı dokunaklı mektuplarda anlattıklarını anımsadım. Hâlâ açık o hastane. Van Gogh’un yattığı oda üst katta duruyor öylece… Kime yazsa desenlerle, resimlerle süslemiş yazıların mektuplarını: Aslında süslemek değil, sözcüklerin yetersiz […]
Devamını Oku
Ankara’da çocuk olmak; bozkırın sert rüzgârına karşı avuçlarında bir güneş saklayarak, tarihin suskun taşları arasında kendi masumiyetinin sesini aramak gibi… Bozkırdan Başkente Dönüşen Ankara’da Çocukluk Ankara, bir zamanlar bozkırın ortasında sade bir kasabaydı. Rüzgârı sert, toprağı yalın, ufku genişti. Ama o ufkun içinde büyüyen çocuklar için dünya kocamandı. Sokaklar oyun alanı, boş arsalar düş kurma […]
Devamını Oku
Başkentte ilk evimiz Çıkrıkçılar Yokuşu’nun tepesine yakın “Safranhan”ın eteğindeki… Salman Sokak’taydı, yurdun her yöresinden komşumuz vardı. Çocuk aklımla canının istediği gibi sansürsüz konuşan amcaları teyzeleri… Akranlarımı yadırgamazdım; dilleri bizim dile benziyordu… “Anam eccük duz istiyo… İpta ben geldim… Ne diyo o gabcuk aaazlı… Gayfe iccen mi? Ellaam sen iyi bilin…” Bizim evdekiler de komşular da […]
Devamını Oku