Ali Cengizkan
Tüm Yazıları
Şehirler Konuşur
Ana Sayfa Tüm Yazılar Şehirler Konuşur

Yanlış okumadınız: Şehirler konuşur! Her şehrin bir dili vardır, konuşma tarzı vardır, anlatacakları vardır ama her şehrin dinleyeni azdır. Her şehirde farklı insanlar yaşar, zekiler, çokbilmişler, kurnazlar, yoksullar, sokakta yatanlar, işbilenler, işbirlikçiler, hastalar, gürbüzler, şehirsevenler, kırsevenler… En tehlikeli şehirliler, şehri sevmediğini bile bilmeden onu değiştirmek, ‘güzelleştirmek’ isteyen ve bu gücü olanlardır. “İstanbul’u dinlerken” Orhan Veli, […]

Yanlış okumadınız: Şehirler konuşur! Her şehrin bir dili vardır, konuşma tarzı vardır, anlatacakları vardır ama her şehrin dinleyeni azdır. Her şehirde farklı insanlar yaşar, zekiler, çokbilmişler, kurnazlar, yoksullar, sokakta yatanlar, işbilenler, işbirlikçiler, hastalar, gürbüzler, şehirsevenler, kırsevenler… En tehlikeli şehirliler, şehri sevmediğini bile bilmeden onu değiştirmek, ‘güzelleştirmek’ isteyen ve bu gücü olanlardır.

“İstanbul’u dinlerken” Orhan Veli, gözlerini kapatmış ve şairaneye göz kırpmıştır; herkes de bu yemi yutmuştur. Oysa Orhan Veli, gerçek bir Ankaralı olarak, hem de Ankara doğumlu olmayan bir Ankaralı olarak şairaneye karşıdır. Bense gözlerimi kapatmadan bakarım Ankara’ya; beş duyum yetmez, altı duyumla, gönül gözümle de anlamaya çalışırım onun ne dediğini.

Şehir konuşuyor! Duyuyor musunuz, sokaklarını her zaman kullanmasını bilen bu şehir, taşkınların, sıkıyönetimlerin ve pandemilerin, işgalcilerin ve zorbaların ev içine, dört duvar arasına hapsetmeye çalıştığı ama her zaman sokağa çıkmayı başaran bu şehir, diyor ki: Sokaklar ve caddeler ve bulvarlar benimdir! Parklar ve boş arsalar ve mezarlıklar ve yollar benimdir. Kızılcagünde Dikmen karşılamaları, Tandoğan Meydanı’nın aydınlığı, Kurtuluş Göbeği’nin yüz bin alan merkezliği, İstasyon Meydanı’nın kan içindeki güvercinleri, Güvenpark’ın hoyratlığı barındıran yaraları, Kızılay’ın, aahh Kızılay’ın dört bir yöne, dört istikamete yön veren birleştiriciliği, bütünleyiciliği, Sıhhiye Meydanı’nın Ortadoğu için küresel sözünü geçiren kitle buluşturuculuğu; hepsi, hepsi benimdir. Ortadoğu demişken, okulları unutmadık, üniversiteleri unutmadık; ODTÜ, Hacettepe Beytepe, Fen Fakültesi, Ziraat, tabii ki Veteriner’le Ziraat; Hukuk’la kardeş Siyasal, kuşkusuz Atatürk Bulvarı’na hâkim Dil Tarih; şehir dışı yerleşke üniversitelerimizi ve şehir üniversitelerimizi unutmadık. Bütün bunlar bahçeleri ve avluları ve gezinti alanları, stadyumları ve forumları, koruları ve ormanlaştırılmış alanlarıyla benimdir. Bakanlıkları ve kışlaları ve özel-tüzel kişilikleri olan kurumları ve onların bahçelerini teker teker saymamayım. Hepsi benimdir!

Şehir konuşuyor! Biraz daha eğileyim mazgallarına, kapatılan derelerinin sesleri arasında duyayım haykırışını.

Ankara baharlarıyla Ankara’dır, bilmez misin? En zor zamanlarıyla Ankara’dır, ki 20 Nisan 1920’de bile titriyordu herkesin gönlü. Üç gün sonra olacakları herkes bilmese bile, şehir olarak bildim ben. Nal seslerinden, Hükümet Meydanı’nda telaşla toparlanan bej formalı subaylardan; telaşlı koşuşturmalarından işgalci ve yandaşlarının, korkulu bakışlarından işbirlikçilerin… “Kemal geliyor!”

Sonra Hipodrom yapılmadan önce 10. yıl kutlamalarında gördüm, şimdiki Beşevler’den şimdiki Tandoğan yönüne yürüyüşçülerin ve tankların geçişini izledim; onun ağırbaşlı duruşunu, halkı ve korteji selamlamasını gördüm. Ve içtenlikle kutlamasını… Orada uygun görmüştü, Cumhuriyet’e yakışır bir stadyum ve hipodrom yapılmasını. Gelen önerilerden Paolo Vietti Violi’nin arkadaşıyla sunduğu projesini beğendi -ki Vietti Violi, İtalya’daki neredeyse bütün spor tesislerinin ve alanlarının müellifi idi. 1933 yılında ilk bölümü açılan hipodrom, 1936 yılında işletmeye alınan 19 Mayıs Stadyumu, benim için de onur kaynağı oldu; Kale’mize en yakışan, Kale’yle birlikte en fazla kullanılan bir kent düşü… Bu düş somutlaştı ve Ankaralı her bayramda Hipodrom’da, Stadyum’da, bulvarlarda, parklarda toplanarak kendi bayramında sosyalleşti. Bugün bakıyorum Hipodrom güdükleştirilip bir Sergi Objesi’ne dönüştürülmüş; yerine milleti tatmin etmeyen çünkü milleti bir araya getiremeyen bir bahçe yapılmış. Bin bir zahmetle yapılan Stadyum da, yanındaki ikincil ve ince ayarlı spor yapılarıyla birlikte, yüzme havuzuyla, tenis kortlarıyla, antrenman sahasıyla birlikte yıkılmış; yerlerine benim Kale’mle boy ölçüşecek bir yeni stadyum yapılmakta. Stadyum dediysem… 

Bütün bunlar niçin? Benim sokağımı, bulvarımı, açık alanımı, parklarımı elimden almak için… Halk sokağa çıkmasın diye!

Kale’mi gezenler, eski mahallelerimi gezenler her daim görürler, halk sokaklardadır. Sokakta komşularıyla birlikte oturur, yününü örer, bebesini pışpışlar, yemeğini yapar, ailecek yemeğini yer. Yeri geldiğinde yürüyüşe çıkar; bir konu aklına yatmıyorsa yürüyüşe katılır, mitinglere gider. Ancyra’dan beri benim sokaklarım bunu böyle gördü; ne berduş krallar ve tektosaglar, her gün reklam yürüyüşü yapan (şimdilerde propaganda diyorlar) ne sefil ve rüküş insanlar gördü, ne yiğitler ve kahramanlar gördü bu sokaklar, meydanlar… Halkım Ancyra’dan beri bilir ki, yöneticilerin bütün amacı, iktidarı kaybetmemek, sokakları kaybetmemek, meydanları kaybetmemektir. Onun için meydanları kaybettirirler, sokakları kaybettirirler, toplanma alanlarını, bahçeleri, parkları kaybettirirler!

Halkın sokaklarda olduğu yakın zamanları hatırlarım! Çankaya Köşkü’nden başlayıp Ulus’ta Parlamento’da biten geçit töreni ve fener alaylarını; yeni Parlamento’da başlayıp Ulus’a kadar süren, Kale’me tırmanan fener alaylarını; Aydınlıkevler’den başlayarak Ankara çınarlarıyla birlikte yabancı konuklarını karşılayıp Çankaya Köşkü’ne taşıyan karşılama törenlerini; sonra Karayalçın zamanlarında Hipodrom’da yapılan yeni yıl konserlerini ve kutlamalarını; hepsini, hepsini halktan, halkından korkmayanlar zamanlarındaki cadde ve sokak etkinliklerini hatırlarım…

Niye yaymayalım yeni yıla hep birlikte girme coşkusunu?

Şehirler konuşur! Şehirler dinlenmeli!

Ankara gibi şehirler hele, herkesten uzun ömürlüdür!

Yazarın Diğer Yazıları
Ankara yerlisi

Baudelaire… Sonra Cendrars, Aragon, Benjamin, Berk, Barthes, hepsi de kapı aralar. Yalnızca modern şiir tanımına değil, şehirlerin, yerleşimin gidişatına da… Dolayısıyla her şey edebiyattır. Ama yazmak değildir temel edim, neyi yazmak: Bugünü. Herşey yazılır; yazılabilir, yazılır. Şu anlamda: Konuşma, iletme, belirleme, arkasını getirme, anlatma, anlattığını paketleme… Kuşkusuz yazdığını atma, vazgeçme, yeniden yazma; dönüştürme, çevirip takla […]

Devamını Oku
Ankara Yazı

“Ankara Yazı” bir kitap adıdır biliyorsunuz. Yevgeni Lansere’nin geldiği kasaba irisi Ankara’da Kurtuluş Savaşı sıcağı karşılamıştır onu, yani 1922 yazı. Boğmuş mudur, yoksa kentin ve yeni Cumhuriyet’in sıcaklığıyla özdeşleşmiş midir? Konumuz bu. Ben Ankara Yazı’nı çocukluğumdan beri koşturduğum kentin sokaklarından, tozlu caddelerinden, meydanlarından, futbol sahalarından, çayırlarından, alanlarından, bahçelerinden, bağlarından, çeşme başlarından ayrı tutamam. Kenar köşeye […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Eylül gelince Ankara gençleşir

Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, […]

Devamını Oku
Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

UYANAN ŞEHİR “Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara […]

Devamını Oku