Özbir Erciyas
Tüm Yazıları
Şehir Kırılır, Mozaik Konuşur
Ana Sayfa Tüm Yazılar Şehir Kırılır, Mozaik Konuşur

Ememem ile bir yürüyüş, bir duruş, bir susuş üzerine. Bazı insanlar şehirleri duvarlardan okur, bazıları tabelalardan. Ama Ememem, kaldırımların çatlağından başlatıyor anlatısını. Adını gizleyen, kendini saklayan eserlerini parlatan bu Fransız sanatçı; şehirlerin tam da unutulmak istenen yerlerine dokunuyor. Kırığın içini renklerle dolduruyor. Eksik olanı tamamlamıyor; yeniden yazıyor. Ememem, Fransızca “flaque” (su birikintisi) kelimesinden “flacking” terimini […]

Ememem ile bir yürüyüş, bir duruş, bir susuş üzerine.

Bazı insanlar şehirleri duvarlardan okur, bazıları tabelalardan.

Ama Ememem, kaldırımların çatlağından başlatıyor anlatısını.

Adını gizleyen, kendini saklayan eserlerini parlatan bu Fransız sanatçı; şehirlerin tam da unutulmak istenen yerlerine dokunuyor.

Kırığın içini renklerle dolduruyor. Eksik olanı tamamlamıyor; yeniden yazıyor. Ememem, Fransızca “flaque” (su birikintisi) kelimesinden “flacking” terimini icat ediyor ve bugün bu yeni “boşluk tamir etme sanatı”nı belirtmek için “flacking”i yaygın olarak kullanıyor.

Kimi zaman kaldırımda bir desen, kimi zaman göz ucuyla fark edilen bir şiir oluyor işi.

Çankaya Belediyesi ve Fransız Kültür Merkezi iş birliğiyle hayata geçen bu özel dokunuş, Ankara’nın taşlarına sessiz ama yerinde bir müdahaleydi.

Bu vesileyle Ememem’e hem mozaiklerinden hem yürüyüşlerinden hem de kendisinden söz ettik.

Sorularımızı sessizliğe sormuş gibi… ama cevapların da çatlaklardan sızdığını hissederek…

n Hem Ankara’ya hem de Çankayamıza hoş geldiniz. Hepimizin yüzünü güldürecek bir dokunuş yaptınız şehrimize,  işlerinizi yapacağınız rotayı gezerken şehirde en çok dikkatinizi çeken ne oldu ve atölyede işlerinizin tasarımını yaparken size nasıl etkisi oldu?

Ankara’da beni etkileyen şey, şehrin katı yapısı ile insanlarının sıcaklığı arasındaki o yumuşak gerilimdi. Zıtlıklar beni etkiledi: dümdüz çizgiler, işlevsel betonlar… ve sonra bir kaldırım köşesinde aniden beliren yeşil bir alan, çiçekli bir büfe, rengârenk bir tabela.

Çankaya’da bir ritim hissettim. Hep mekâna nüfuz ederek çalışırım: yürürüm, dinlerim, şehrin nerede bir nabız attığını izlerim. Ve işte o yürüyüşte, bazı formlar belirdi. Renkler, kompozisyonlar… Atölye ise sadece onları bir araya getirdiğim yerdir — ama her şey sokakta başlar.

n Şehirlerde dolaşırken başkalarının kaçtığı yerleri mi görüyorsunuz? Kırıkları, dökülenleri, gözün ısrarla görmemeye çalıştığı yerleri… Sizi o çatlaklara çeken şey tam olarak ne?

Gözün kaçındığı yerlere karşı doğal bir ilgim olduğunu düşünüyorum. Çatlaklar, yarıklar, çukurlar… Bunlar şehirdeki sessizlikler gibi. Herkesin gözlerini çevirdiği yerde, ben dururum. Dinlerim. Bu delikler bir şeyler anlatır. Bazen bunları seçenin ben olmadığımı, asıl onların beni çağırdığını düşünüyorum 😉

n Mozaiklerle bir yeri “tamir” etmek… Bu sizce geçmişi onarmak mı, yoksa yeni bir hikâyeye kapı aralamak mı?   Yani: Bu işler geçmişle mi ilgilidir, gelecek hissiyle mi?

Bence ikisi de var. Olmuş olana yönelik düşünceli bir jest var, ama her şeyden önce gelebilecek olana yönelik bir bakış var. Çalışmalarım asla var olanın kopyaları değil. Onlar yerin hafızasına demir atmış ama başka bir ışığa doğru yansıtılmış yeni parçalardır. Bir parçayı yerleştiriyorum, sonra bir başkasını yerleştiriyorum ve yavaş yavaş şehir başka bir şey söylüyor.

n “Sanat sokakta olmalı” lafı artık klişe ama siz gerçekten sokaktasınız. Çantanızda harçla yürürken, hiç “Ben ne yapıyorum?” dediğiniz oldu mu?

Her zaman ! Haha Özellikle de sabahın üçünde, yağmur yağarken, dizlerim sırılsıklamken ve ben far ışığında bir mozaiği cilalarken. Ama tam da böyle anlarda kendimi ait olduğum yerde hissediyorum. Evet bunda biraz delilik var, evet. Ama tatlı bir delilik… bir tür zorunluluk.

n Hiç biri gelip “Kardeşim bu ne ya?” dedi mi? Sokakta sanat yaparken duyduğunuz en ilginç cümle neydi? 

Evet, çok sık. İşin güzelliği de burada. Bir keresinde birisi yapmakta olduğum bir çalışmanın üzerine eğildi, uzun süre baktı ve sonra bana şöyle dedi: “Oh, bu uzaylıları çağırmak için mi?” Bunun harika olduğunu düşünmüştüm.

n Anneni ara” cümlesini işlerinizin içine yerleştirme fikri nasıl oluştu?  Şehri mozaiklerle süsleme işi için “Şehrin yaralarını dolduruyorum.” ifadesini kullanıyorsunuz, farkındalık yaratırken bi yandan da bazı yaralara da dokunuyor olabilir misiniz?

Appelle ta mère” (Anneni ara) bariz bir seçimdi. Basit bir cümle, evrensel, biraz komik, biraz tatlı. Her şeyin hızlı hareket ettiği bir şehirde birilerinin durup bunu okuması fikri hoşuma gitti. Ve bunun hakkında gerçekten düşünüyorlar. Evet, çalışmalarım bazen daha derin fay hatlarına dokunuyor. Ama kimseyi incitmeye çalışmıyorum. Sadece her şeye farklı bakılabileceğini hatırlatıyorum, yaralara bile.

n Çankaya Belediyesi ve Fransız Kültür Merkezi ile yürütülen bu işbirliği sizin için nasıl bir deneyimdi? Kamusal alanda kurumlarla çalışmanın getirdiği yeni katmanlar oluyor mu?

Çok değerli bir karşılaşmaydı. Kamusal alanda kurumlarla çalışmak her şeyi değiştiriyor. Görünmeyen değil, davet edilen oluyoruz. Ankara’da beni gerçekten dinlediklerini, çalışmalarıma gerçekten saygı duyduklarını hissettim. Daha ileriye gitme arzusu uyandırıyor.

n Kimliğinizi gizlediğinizi ve takma isim kullandığınızı biliyoruz. Sanatçının değil de işlerin ön planda olmasını istiyorsunuz. Bu gizemin aslında daha da merak uyandıran bir şeye dönüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Gizem bir strateji değil. Bu sadece benim tarzım. İnsanların yüzüme değil, kaldırıma bakmasını istiyorum. Ama eğer bulanıklık gözü cezbediyorsa… ne güzel, yeter ki ruhu da cezbetsin.”

n Kırıkları “tamir” ederken aynı zamanda oraya ait bir hikâye veya kimlik inşa ettiğinizi düşünüyor musunuz? Bir müdahalenin kentin belleğine nasıl dokunduğunu somut örneklerle açıklar mısınız?

Her şehrin bir hafızası vardır. Asfaltın içinde bile. Doğru malzeme ve doğru form ile doğru yere yapılan bir müdahale, bu hafızayı harekete geçirebilir. Reims’te, binalarda bulunan art deco motiflerini yeniden kullandım. Mostar’da yerel taşların tonlarını kullandım. Ankara’da ise bağlam, renkler ve enerji eserleri belirledi. Ve tabii ki bana sunulan güzel geleneksel çini ve mozaik koleksiyonunu da unutmamak gerek

n Kullandığınız taş, seramik, cam gibi malzemeleri nerelerden temin ediyorsunuz? Sürdürülebilir veya geri dönüştürülmüş malzemelere özel bir tercihiniz var mı? Saha keşfinden başlayıp son yerleştirmeye kadar geçen teknik adımları bize adım adım anlatır mısınız? En zorlu aşama hangisi oluyor?

Neredeyse sadece geri dönüştürülmüş malzemelerle çalışıyorum. Bu bir prensip. Ava çıkıyorum, etrafı karıştırıyorum, kırık fayanslar ve unutulmuş toprak kaplar buluyorum.
Süreç keşifle başlıyor. Yürüyorum, tespit ediyorum. Sonra çiziyorum, oluşturuyorum ve kesiyorum. Sonra sıra çinileri döşemeye geliyor, genellikle geceleri.
En zor aşama? Hepsini sırtımda taşımak! Haha Ama daha ciddisi: en zor şey şehir ve iş arasında doğru dengeyi bulmak. Orada olanlar ve benim getirdiklerim arasında.

Yazarın Diğer Yazıları
Şehir Kırılır, Mozaik Konuşur

Ememem ile bir yürüyüş, bir duruş, bir susuş üzerine. Bazı insanlar şehirleri duvarlardan okur, bazıları tabelalardan. Ama Ememem, kaldırımların çatlağından başlatıyor anlatısını. Adını gizleyen, kendini saklayan eserlerini parlatan bu Fransız sanatçı; şehirlerin tam da unutulmak istenen yerlerine dokunuyor. Kırığın içini renklerle dolduruyor. Eksik olanı tamamlamıyor; yeniden yazıyor. Ememem, Fransızca “flaque” (su birikintisi) kelimesinden “flacking” terimini […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Dostluğumuzun Başkenti

Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]

Devamını Oku
Ankara: Tatlının Da Başkenti

Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası.  Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]

Devamını Oku