“Son zamanlarda” ifadesini kadına yönelik şiddeti anlatırken kullanmak anlamlı değil. Çünkü “son zamanlar” on yıllardır bitmiyor. Kadınlar, “uygar” denilen ülkelerde de değişik formlarda hâlâ ayrımcılığa uğruyor. Kadınların adil yaşam mücadelesi bir maratondur. Antik Yunan’da düzenlenen olimpiyatlar, Fransız Baron Pierre de Coubertin tarafından 1896’da yeniden hayata geçirildi. Buna ‘Modern Olimpiyatlar’ da deniyor ama 1896’daki ‘modern’ […]
“Son zamanlarda” ifadesini kadına yönelik şiddeti anlatırken kullanmak anlamlı değil. Çünkü “son zamanlar” on yıllardır bitmiyor.
Kadınlar, “uygar” denilen ülkelerde de değişik formlarda hâlâ ayrımcılığa uğruyor. Kadınların adil yaşam mücadelesi bir maratondur.
Antik Yunan’da düzenlenen olimpiyatlar, Fransız Baron Pierre de Coubertin tarafından 1896’da yeniden hayata geçirildi. Buna ‘Modern Olimpiyatlar’ da deniyor ama 1896’daki ‘modern’ başlangıç pek de öyle değildi. Yunan Stamata Revithi’nin maraton koşmasına izin verilmedi çünkü o bir kadındı ve erkeklerle boy ölçüşemezdi! Stamata pes etmedi. Ertesi gün 40 kilometrelik parkuru (bugün parkur 42 kilometre 195 metre) 5 saat 30 dakikada koştu. Çok geciktiğini söyleyenleri “Yolda alışveriş yaptım.” diye yanıtladığı rivayet edilir. İronin zirvesi.
Her maraton statta biter ama Stamata’nın stada girmesine de izin verilmedi. Sarışın, iri gözlü ve zayıf Stamata’nın maratonu koştuğunu “erkek komiteleri” kabul etmedi. Stamata, kadınlara uygulanan cinsiyet ayrımcılığının aşılması yolunda resmi bir evraktan çok daha fazlasına imza attı tarih önünde.
Stamata’nın başlattığı maratonu Marie-Louise Ledru, koşmaya devam etti. 1918’de Paris Maratonu’nu 5 saat 40 dakikada bitirerek, maraton koşan ilk kadın oldu, resmen! İngiliz Violet Piercy ise 1926’da 3 saat 40 dakikayla maratonda kadın rekorunu kıran kişi oldu. Ledru, böylece “kırılgan kadınlar” önyargısını da kırıyordu.
Piercy’nin 1936 Londra Maratonu’ndan bir süre önce erkeklerin önünde başlamasına izin verilirken, 1959’da Pikes Maratonu’nu koşan Arlene Pieper de maraton bitiren ilk Amerikalı kadın oluyordu.
Yarış başladı ve yüzlerce erkek atlet 42 kilometrelik maratona koyuldu. İleride bir yerde çalılıkların arasından da biri koşarak bu erkeklerin arasına karıştı! Hayır bir tavşan falan değil, bir kadındı! Roberta Louise Gibb, namıdiğer Roberta ‘Bobbi’ Gibb.
‘Çalılıklardan havalanan’ Bobbi, tarihsel bir yasağı deliyordu. Açık başvurusuna şu cevabı almıştı: “Kadınlar fizyolojik olarak maraton koşma yeteneğine sahip değillerdir ve tıbbi sorumluluğu üstlenmek istemeyiz. Ayrıca, Boston Maratonu erkekler bölümü etkinliğidir. Uluslararası Sporlar ve Amatör Atletizm Birliği kuralları, kadınların onaylanmış bir buçuk milden daha uzun yarışlar koşmasına izin vermez.”
Bobbi, bu yasağı dinlemeyecekti çünkü onun için kadim bir durum vardı: “Şu anda yirmi bir yaşındayım ve son on yıldır ormanda tek başıma, yapayalnız, gizlice koşuyorum. Burada modern toplumda neredeyse kaybolmuş bir şeyi yeniden keşfediyorum. Kadınların tanrıça olduğu ve av köpekleriyle ormanda koştuğu, yeryüzünün harikalarının yeni ve sebeplerinin gizemli olduğu bir zamana, kadim köklere yeniden bağlanıyorum. Bin yıllık medeniyetten kurtuluyorum ve modern toplumda kaybolmuş, kadim bir insan potansiyeliyle, zihin, beden ve ruhun ilkel birliğiyle yeniden bağlantı kuruyorum.”
Hemşirelerin kullandığı ağır ayakkabılarla çalışıyordu: “Nasıl antrenman yapacağımı bilmiyorum, koşu kıyafetim yok, koşu ayakkabım yok. Hemşire ayakkabıları ve siyah bir atlet mayo ile koşuyorum, üstüne de şort ve pamuklu bir gömlek giyiyorum.”
Hemşire ayakkabılarından daha ağır bir yük vardı: Kocası. Koşmasına karşıydı. Bobbi, dinlemedi ve 3 bin millik yolculuğun sonunda Boston’a ulaştı. Bu sırada bir erkek spor ayakkabısı da alarak o ağır hemşire ayakkabısından kurtuldu.
Sonrası şöyle: “Boylston Caddesi’ne çıkıyorum. Birdenbire yol açılıyor. Binlerce insan sokakları dolduruyor. Bir uğultu yükseliyor. Basın aracı yanımdan geçiyor, flaşlar, spiker ve polis. Hızımı artırıyorum ve bitiş çizgisine üç saat yirmi dakikada, grubun üçte ikisinin önünde vardığım söyleniyor. Fena değil. Elimi uzatıp koyu mavi yün paltolu, yakışıklı, kare yapılı bir adamın elini sıkıyorum. Beni tebrik etmeye gelen Massachusetts Valisi John Volpe bu…”
Hemşire ayakkabılarıyla ormanlarda gizlice koşarak ve çalılıkların arasından kaçak girdiği maratonu böylesine muhteşem bir finalle noktalayan Bobbi, ‘güçlü erkekler’in üçte ikisini de geçip kadınların davasına adeta 42 kilometrelik bir taş daha koyuyordu.
Adını ve ön adını kısaltarak yazdı başvuru formuna: K.V. Switzer. Böylece erkek sanıldı. Ama o maraton günü rujunu sürmeyi ihmal etmedi, antrenörü Arnie’nin “Delirdin mi?” tepkisine aldırmadan. Bobbi gibi onun da en büyük engeli kurallar değil, kocası Tom’du. Sürekli, “Zaten çok da yavaşsın.” diyordu.
Arnie, Tom ve K.V. Switzer yan yana koşuyordu ki yarışın direktörü Jock Semple, onu fark etti. Bir hışımla saldırıp onu yarıştan atmaya yeltendi. Arnie ve Tom, Jock’a mani olmaya çalışırken Kathrine şoka girdi: “Midem ağzımdaydı. Hiç bu kadar utandığımı ve korktuğumu hatırlamıyorum. O ana dek hiç tartaklanmamıştım. Beni serseme çevirmişti. Oraya kök salmış gibi donup kaldığımı hissediyordum. Tişörtümü yakalamış, bırakmıyordu.”
Bu badireyi de atlatan Kathrine, yüksek hızla koşuyordu. Arnie uyardı: “Bitirmek istiyorsan önce temponu düşür. Zamanı unut, bitirmeye odaklan.” Tom ise hâlâ Kathrine’e söylenip duruyor, kendisinin başını belaya sokmakla suçluyordu onu.
4 saat 20 dakika sonra, 261 göğüs numaralı Kathrine Switzer, erkeklerle beraber başlangıçtan bitişe kadar maratonu koşan ilk kadın oluyordu. Evet, sonuncu olmuştu ama onun koşusu cinsiyet eşitliği adına binlerce şampiyonluktan daha kıymetliydi.
Stamata, Ledru, Violet, Bobbi ve Kathrine… Can Yücel babanın güzel şiirinden feyz alırsak şayet; “O kadınlar, maratonun en güzel 42 kilometresini koştular.”
Türkiye’de spor denince, malum akla yalnızca futbol gelir. İşte, sahip olduğu büyük potansiyele rağmen Türkiye’nin uluslararası alanda hak ettiği noktaya gelememesinin temel nedeni bu tek boyutlu bakıştır. Oysa Cumhuriyet’in spor hikâyesi çok boyutlu, bütüncül haliyle de daha derin bir anlayışla başlamıştı. Bu başlangıçta başkent Ankara, öncülerdendi. Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin her anlamda bir dışavurumudur; sanatta, mimaride, […]
Devamını Oku
Spordan söz edildiğinde bilindik bir cümle kurulur: Spor; barış ve kardeşliktir. Ağırlıklı olarak bir temenninin ifadesindir. Günümüzde profesyonelleşip bir endüstri olan spor, rahatlıkla ‘silahsız savaş’ olarak adlandırılabilir. Buna karşın sporun birçok kez gerçek savaş veya büyük siyasi gerilimleri bitirmede büyük rol oynadığı da görülmüştür. Kuşkusuz dünyanın bir numaralı profesyonel ve endüstriyel sporu futboldur. Zaten son […]
Devamını Oku
Bazı şehirler, insanın yalnızlığını büyütür, bazılarıysa onu paylaşılabilir kılar. Ankara, bu iki duygunun ince dengesinde yaşar. Daha doğrusu, bana öyle gelir. Belki de pek bilmediğim bu şehre uzaktan baktığımdan öyle görüyorumdur, az sayıdaki Ankaralı arkadaşım öyle bir izlenim yaratmıştır. O dostlar da gri gökyüzü gibi mesafeli, yüklü bulutlar gibi yakınlar zaten. Onlardan dinlediğim Ankara’nın dostlukları, […]
Devamını Oku
Eski Ankara pastaneleri, o günlerin tatlı anılarını günümüze taşımakla beraber, bir zamanlar Ankara’nın tatlının başkenti olduğunun da ispatı. Bugün hâlâ o tatları yapabilen mekânların olması, eskinin bizlere mirası. Pastane deyip geçmemek lazım. Şimdilerde endüstrileşmeyle birlikte form değiştiren pastacılığın mekânları, bir zamanların en önemli buluşma noktalarıydı. Şairlerin, sanatçıların, yazarların gündelik hayat akışında başat rol alan bu […]
Devamını Oku